Connect with us

Yazarlar

KARACABEY’DE DEPREM GERÇEĞİ

Yapılan jeolojik çalışmalara göre Karacabey fayının 6.0 ve üzeri büyüklükte,  Uluabat Fayı’nın ise 7.0 büyüklüğüne kadar sarsıntı oluşturabileceğine dikkat çekilmektedir.

1964 yılındaki 7 şiddetindeki Manyas depreminde Karacabey’de çok sayıda ev yıkılıp can kaybı yaşanmıştı. 1855 yılında “Küçük Kıyamet”  adıyla tarihe geçen 7,5 şiddetindeki Mustafakemalpaşa ve bir ay sonra yaşanan 6,5 şiddetindeki Bursa depreminde yaklaşık 3 bin kişi yaşamını yitirmişti. Uzmanlar 1855 depreminin üzerinden yaklaşık 170 yıl geçtiğini hatırlatarak, bölgedeki enerji birikimine dikkat çekmektedirler.

Karacabey’e Bursa, Bandırma ve Yeniköy olmak üzere üç ana yoldan giriş ve çıkış yapılmakta. Yani üç giriş bölgesi de Canbalı, Hanifedere ve Taşlık olmak üzere köprülerle çevrili. Olası bir depremde bu üç köprü yıkıldığı takdirde ilçeye yardım desteğinin gelmesi zor gibi görünüyor. 

Deprem doğal afetlerin başında gelmektedir. Günümüzde deprem uzmanları yaptıkları açıklamalarda sürekli olası bir İstanbul depreminden bahsetmektedirler. Öyle bir depremde Bursa’nın ve Karacabey’in de büyük kayıplar vereceği acı bir gerçektir.

Ben bir deprem uzmanı değilim, ancak sizlerle İstanbul haricinde göz ardı edilen bir depremden, olası Karacabey depremini gözler önüne sermek ve araştırmalarım sonrası elde ettiğim bilgileri paylaşmak istiyorum.

Karacabey, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın (KAF) güney kolu üzerinde ve çevresinde yer alan aktif fayların etkisi altındadır. Bu nedenle de olası sarsıntıyı zemin yapısı nedeniyle daha şiddetli hissedebilecek bir konumdadır.

Bu nedenle de Karacabey, Türkiye Deprem Tehlike Haritası’na göre birinci derece deprem bölgesi içerisinde kabul edilmektedir. Karacabey Fayı (yaklaşık 29 km) ve Uluabat Fayı ilçeyi doğrudan etkileyebilecek kapasitededir.

Karacabey’in büyük bir bölümü alüvyon (gevşek dolgu) ova üzerine kuruludur. Bu tür zeminler, deprem dalgalarının şiddetini artırır. Yer altı su seviyesinin yüksek olduğu tarım arazileri ve ova kesimlerinde, sarsıntı anında toprağın balçık gibi davranması (sıvılaşma) binaların temellerinin çökmesine veya yan yatmasına neden olabilir.

Karacabey’i doğrudan veya dolaylı etkileyen başlıca fay hatları şunlardır:

1 – Karacabey Fayı : İlçenin kendi adıyla anılan bu fay, yaklaşık 29-30 km uzunluğundadır. Yapılan jeolojik çalışmalara göre bu fayın 6.0 ve üzeri büyüklükte deprem üretme potansiyeli bulunmaktadır.

2 – Uluabat Fayı : Karacabey’in hemen doğusunda, Uluabat Gölü çevresinden geçen bu fay oldukça kritiktir. Uzmanlar, Uluabat Fayı’nın 7.0 büyüklüğüne kadar sarsıntı oluşturabileceğine dikkat çekmektedir.

3 – Diğer Yakın Fay Hatları : Karacabey, bölgedeki diğer büyük fayların da sarsıntı menzilindedir:

a) Mustafakemalpaşa Fayı : İlçenin güneyinde yer alır ve 7.0 üzerinde deprem üretme kapasitesine sahiptir.

b) Zeytinbağı (Mudanya) Fayı : Mudanya ile Karacabey (Kocasu Deltası) arasında uzanan yaklaşık 40 km’lik bir hattır.

c) Manyas Fayı : Karacabey’in batısında yer alan ve geçmişte yıkıcı depremler üretmiş bir hattır.

Karacabey, hem Marmara Denizi’ndeki aktif fay hatlarına yakınlığı hem de Manyas -Mustafakemalpaşa hattı üzerindeki konumu nedeniyle tarih boyunca ciddi sarsıntılar yaşamıştır. Bunların en önemlileri şunlardır.

1 – Manyas  Depremi (1964) : Karacabey tarihinin en yıkıcı olaylarından biridir. 6 Ekim 1964 Salı günü saat 16.31’de merkez üssü Manyas Gölü’nün güneyinde 7.0 şiddetinde meydana gelen deprem Karacabey’de çok ciddi hasara yol açmıştır.

Deprem en çok Karacabey, Manyas, Bandırma ve Mustafakemalpaşa dörtgeninde etkili olmuştur. Karacabey ve köylerinde yaklaşık 5.400 bina ağır hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır. Özellikle kerpiç ve taş yapılar yerle bir olmuştur. Hükümet Konağı, bazı camiler ve okullar ciddi çatlaklar alarak kullanılamaz hale gelmiştir. Bölgedeki alüvyon zemin yapısı, sarsıntının şiddetini artırmış ve zeminde geniş yarıklar oluşmasına neden olmuştur.

Depremde 25 kişi hayatını kaybetmiş, 80 kişi de yaralanmıştır. Can kaybının büyüklüğe oranla az olmasının sebebi, depremin gündüz saatlerinde, yani insanlar dışarıdayken veya tarladayken meydana gelmiş olmasıdır.

1964 Manyas-Karacabey depremi, bölgenin modern tarihindeki en öğretici ve sarsıcı olaylardan biridir. Deprem, sadece binaları yıkmakla kalmamış, bölgenin jeolojik yapısını da değiştirmiş, Karacabey ovasının zemin yapısının ne kadar hassas olduğunu kanıtlayan olaylara sahne olmuştur. Karacabey’in alüvyon topraklarında zemin sıvılaşması yaşanmış, tarlalardan ve bahçelerden sıcak su ve kum fışkırmıştır. Karacabey – Manyas yolu üzerinde genişliği 1 metreyi, derinliği ise birkaç metreyi bulan devasa yer yarıkları oluşmuştur.

Depremden sonra Karacabey’de prefabrik konutlar (deprem evleri) inşa edilmiş ve ilçenin yapılaşma tarzında değişikliklere gidilmeye çalışılmıştır. Ancak bu deprem, Karacabey’in her zaman yüksek risk altında olduğunu gösteren en somut “uyarı” olarak tarihe geçmiştir.

2 – 1855 Bursa Depremi (Küçük Kıyamet) : 1855 yılında Bursa’yı sarsan ve halk arasında “Küçük Kıyamet” olarak adlandırılan iki büyük deprem yaşanmıştır. Bu iki depremin merkez üsleri farklı noktalardır.

İlk olarak 28 Şubat 1855 günü 7.5 şiddetinde Kirmasti (Mustafakemapaşa) merkezli deprem meydana gelir. Bu sarsıntı özellikle Bursa’nın batısını ve Karacabey – Mustafakemalpaşa hattını çok şiddetli vurmuştur. Bursa surlarının bir kısmının ve birçok caminin bu sarsıntıda hasar gördüğü bilinir.

Bursalı Gökmenzade Seyyid Hüseyin tarafından yazılan ve Türk tarihinin ilk bilimsel deprem tarihli kitabı olan “İşaretnüma”de, depremin merkez üssünün Mustafakemalpaşa (Kirmasti) olması nedeniyle Karacabey ve çevresinde de “çok sayıda ev ve caminin yıkıldığı, birçok kişinin hayatını kaybettiği” not edilmiştir.

İkinci deprem yaklaşık bir ay sonra 11 Nisan 1855 tarihinde merkez üssü Bursa şehir merkezinin hemen doğusu, Gökdere – Işıklar civarında 6.5 şiddetindeki artçı deprem olarak meydana gelir. Bursa şehir merkezini neredeyse tamamen yıkan bu deprem, Karacabey’deki taş ve kerpiç yapılarda da önemli hasarlar bırakmıştır. Tarihi kaynaklar, sarsıntının Marmara’nın güneyindeki tüm yerleşim birimlerini vurduğunu kaydeder.

İlk depremde hasar alan binaların (Bursa Ulu Cami dahil) çoğu bu ikinci sarsıntıyla tamamen yıkılmıştır. Bu deprem Gemlik ve Mudanya tarafında da ağır hasara yol açmıştır.

Ölümlerin çoğu Bursa şehir merkezindeki binaların çökmesi ve ardından çıkan büyük yangınlar nedeniyle yaşanmıştır. Karacabey gibi kırsal ağırlıklı ilçelerde ölümler daha çok kerpiç evlerin çökmesi sonucu meydana gelmiştir. Bazı yerel kaynaklara göre toplam can kaybının 3 bini geçtiği söylenmektedir.

Uzmanlar, 1855 Bursa depreminin üzerinden yaklaşık 170 yıl geçtiğini hatırlatarak, bölgedeki enerji birikimine dikkat çekmektedirler.

3 – 12 Mayıs 1327 Miletopolis (Karacabey) Depremi : Tarihi kaynaklara göre Karacabey’in Mihaliç adını almadan önce ilçe sınırları içerisinde “Miletopolis” adında bir şehir olduğu bilinmektedir. 12 Mayıs 1327 yılında Miletopolis merkezli yaşanan 6.5 şiddetindeki bu deprem, doğrudan bölgeyi etkileyen en eski ve en şiddetli ilk kayıtlı büyük depremlerden biridir.

Bu depremde Karacabey (Miletopolis) ve Uluabat (Lopadium) çevresinde ağır hasar oluşturmuştur. Hatta tarihi kaynaklara göre, Ulubat Kalesi surlarının bu depremde zarar gördüğü ve bu zafiyetten yararlanılarak bölgenin Osmanlılar tarafından fethini kolaylaştırdığı belirtilmiştir.

4 – 1999 Marmara Depremi : 17 Ağustos 1999 Salı günü saat 03.02’de, 45 saniye süren ve yaklaşık 17 bin kişinin yaşamını yitirdiği 7,4 şiddetindeki depremin merkez üssü Gölcük olmasına rağmen, Karacabey’de de çok güçlü hissedilmiş ve bazı yapılarda çatlaklara neden olmuştur.

İlçedeki mahalleleri jeolojik yapılarına göre üç ana grupta inceleyebiliriz:

  1. Bölge / Mahalleler. b) Zemin Yapısı. c) Risk Durumu.

Merkez Mahalleler (Runguçpaşa, Sırabademler, Hamidiye vb.) : Alüvyon, killi ve kumlu birimler. Yeraltı suyu seviyesi yer yer yüksektir. Sarsıntı büyütme ve sıvılaşma potansiyeli mevcuttur.

Göl ve Ova Mahalleleri (Uluabat, Bakırköy, Hotanlı vb.) : Tamamen gevşek alüvyon ve bataklık çökelleri. En zayıf zemin yapısı bu bölgelerdedir. Sıvılaşma riski en üst seviyededir.

Yüksek Kesimler / Yamaçlar (İnkaya, Canbaz, Dağkadı vb.) : Daha sert kayaçlar veya yaşlı tortullar. Merkeze göre zemin daha sağlamdır ancak eğimli bölgelerde heyelan riski kontrol edilmelidir.

Runguşpaşa Mahallesi : Yapılan etütlerde zeminin çoğunlukla yüksek plastisiteli kil (ince taneli doğal toprak) ve yer yer siltli kumdan (gevşek yapılı zemin türü) oluştuğu tespit edilmiştir.

Uluabat ve Çevresi : Rakımın 4-7 metre olduğu bu bölgelerde zemin “çok zayıf” yapıda olup, sismik dalga hızı düşüktür. Bu da deprem etkisini maksimize eder.

İnkaya : İlçenin güneyindeki yüksek bölgelerde zemin, ovaya kıyasla çok daha dirençlidir.

         Karacabey’e Bursa, Bandırma ve Yeniköy olmak üzere üç ana yoldan giriş ve çıkış yapılmakta. Yani üç giriş bölgesi de Canbalı, Hanifedere ve Taşlık olmak üzere köprülerle çevrili. Olası bir depremde bu üç köprü yıkıldığı takdirde ilçeye yardım desteğinin gelmesi zor gibi görünüyor. 

          Deprem için söylenecek son söz; doğayla savaşmak yerine onun gerçekliğini kabul edip, bilimin ışığında “deprem dirençli kentler” inşa etme zorunluluğudur. Afetlerin kaçınılmaz olduğu bu coğrafyada, unutulmaması gereken nihai ders, önlem alınmayan yapıların en büyük tehdit olduğudur.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!

KÂRLILIK ORANLARI: ŞİRKET ÇOK MU KAZANIYOR, YOKSA SERMAYESİNİ Mİ İYİ KULLANIYOR?

Bir işletmenin borçlanması, kullandığı kaynakların yapısı, nakit üretme gücü ve elindeki varlıkları ne kadar verimli kullandığı bize önemli veriler sunar. Ancak bütün bu analizlerin sonunda yöneticinin karşısına çok temel bir soru daha çıkar:

Şirket gerçekten ne kadar kâr ediyor?

Daha da önemlisi; bu kâr, işletmenin sahip olduğu kaynaklara ve kullandığı sermayeye göre ne kadar anlamlı? Çünkü yalnızca “şirket 20 milyon TL kâr etti” demek, tek başına şirketin ne kadar başarılı olduğunu anlatmaya bazen yetmeyebilir. 20 milyon TL kâr eden bir işletme düşünelim. Bu işletmenin 70 milyon TL satış yaptığını mı, 700 milyon TL satış yaptığını mı biliyoruz? Ya da 20 milyon TL kâr elde etmek için 60 milyon TL varlık mı kullandı, 600 milyon TL varlık mı?

İşte kârlılık oranları tam olarak bu noktada devreye girer.

I-) Kâr tutarı tek başına neden yetmez?

Bir işletmenin dönem sonunda kâr elde etmesi elbette önemli bir husustur. Ancak kârın büyüklüğünü değerlendirirken, bu kârın hangi büyüklüğe göre elde edildiğine de bakmak gerekebilir.

Örneğin; A işletmesi 100 milyon TL satış yaparak 10 milyon TL net kâr elde etmiş olsun. B işletmesi ise 500 milyon TL satış yaparak 20 milyon TL net kâr elde etmiş olsun. İlk bakışta B işletmesinin daha fazla kâr elde ettiğini söyleyebiliriz.

Ancak satışlara oranladığımızda farklı bir tablo ortaya çıkar.

A işletmesinde: 10 Milyon TL / 100 Milyon TL = %10

B işletmesinde: 20 Milyon TL / 500 Milyon TL = %4

Yani B işletmesi daha yüksek tutarda kâr elde etmesine rağmen, satışlarının kâra dönüşme oranı A işletmesine göre daha düşüktür. Demek ki bazen “ne kadar kâr elde ettik?” sorusundan önce “ne kadar satıştan ne kadar kâr elde ettik?” sorusunu sormak gerekebilir.

Burada ilk önemli göstergelerden biri karşımıza çıkar:

II-) Net kâr marjı: Satışın ne kadarı kâra dönüşüyor?

Net kâr marjı, işletmenin elde ettiği satışların ne kadarının dönem sonunda net kâr olarak ifade edildiğini gösteren temel kârlılık göstergelerinden biridir.

Basit şekilde: Net kâr marjı = Net kâr / Net satışlar × 100

Örneğimizde 100 milyon TL satış yapan ve 10 milyon TL net kâr elde eden işletmenin;

Net kâr marjı: 10 Milyon TL / 100 Milyon TL × 100 = %10

Bu ne demektir?

İşletme yaptığı her 100 TL’lik satışın yaklaşık 10 TL’sini net kâr olarak bırakabilmektedir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır.

Net kâr marjının düşük olması tek başına işletmenin başarısız olduğunu göstermeyebilir. Bazı sektörlerde yüksek satış hacmi ve düşük marjlarla çalışmak olağan olabilir. Bazı sektörlerde ise daha yüksek marjlarla çalışılması mümkün olabilir.

Bu nedenle oranları değerlendirirken sektör, geçmiş dönemler ve işletmenin kendi faaliyet yapısı dikkate alınmalıdır.

III-) Faaliyet kâr marjı: Asıl iş ne kadar kazandırıyor?

Net kâr bize dönem sonunda işletmede kalan kârı gösterir. Ancak yöneticinin bir başka sorusu daha vardır: “Bizim asıl yaptığımız iş ne kadar kâr üretiyor?”

Burada faaliyet kâr marjı önem arz eder. Faaliyet kâr marjı = Faaliyet kârı / Net satışlar × 100

Örneğin işletmenin 100 milyon TL net satış yaptığını ve faaliyetlerinden 15 milyon TL kâr elde ettiğini düşünelim.

Faaliyet kâr marjı: 15 Milyon TL / 100 Milyon TL × 100  = %15

Bu oran, işletmenin temel faaliyetlerinden satışlarına göre ne ölçüde faaliyet kârı ürettiği konusunda fikir verir. Net kâr marjı ile birlikte değerlendirildiğinde ise başka bir hikâye ortaya çıkabilir.

Örneğin faaliyet kârı 15 milyon TL iken yüksek finansman giderleri nedeniyle net kâr 5 milyon TL’ye düşüyorsa, işletmenin asıl faaliyetleri kârlı olsa bile finansman yapısının kâr üzerinde ciddi bir etkisi olduğu görülebilir.

Bu da bizi yeniden 12. yazımızdaki borçluluk ve finansal kaldıraç konusuna bağlar.

IV-) Brüt kâr marjı: Satışın altında ne kadar alan kalıyor?

Bir işletmenin satışları büyüyebilir. Ancak satışların maliyeti de aynı hızda veya daha hızlı büyüyorsa, cirodaki artış işletmeye beklenen ölçüde katkı sağlamayabilir.

Brüt kâr marjı burada önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkar.

Brüt kâr marjı = Brüt kâr / Net satışlar × 100

Örneğin; 100 milyon TL satış yapan bir işletmenin satışlarının maliyeti 70 milyon TL olsun.

Brüt kâr: 100 Milyon TL – 70 Milyon TL = 30 Milyon TL

Brüt kâr marjı ise: 30 Milyon TL / 100 Milyon TL × 100 = %30

Yani işletme, satışlarının maliyetini karşıladıktan sonra satışlarının %30’u kadar brüt kâr alanı oluşturmuştur. Ancak bu tutarın tamamı işletmenin nihai kazancı değildir. Çünkü bunun içerisinden faaliyet giderleri, finansman giderleri ve diğer giderler düşülecek; vergisel etkiler de dikkate alınacaktır.

Bu nedenle brüt kâr, faaliyet kârı ve net kâr birbirinden farklı sorulara cevap verebilir.

V-) Aktif kârlılığı: Şirket varlıklarıyla ne kadar kâr üretiyor?

Şimdi önemli bir adım daha atalım. Bir işletmenin ne kadar kâr elde ettiğini biliyoruz. Peki, bu kârı elde etmek için ne kadar varlık kullandı? İşte burada aktif kârlılığı, yani ROA gündeme gelir.

Basitleştirilmiş haliyle: Aktif kârlılığı = Net kâr / Ortalama toplam varlıklar ×100

Örneğin işletmenin dönem boyunca ortalama toplam varlıkları 200 milyon TL ve net kârı 20 milyon TL olsun.

Aktif kârlılığı: 20 Milyon TL / 200 Milyon TL × 100 = %10

Bu oran, işletmenin sahip olduğu varlık büyüklüğüne kıyasla ne ölçüde net kâr ürettiğini değerlendirmeye yardımcı olur.

Buradaki temel soru şudur: “Elimizdeki varlıklar yalnızca büyüyor mu, yoksa bu varlıklar kâr üretme kapasitemizi de artırıyor mu?”

Çünkü bilançoda varlıkların büyümesi her zaman aynı ölçüde ekonomik değer yaratıldığı anlamına gelmeyebilir.

VI-) Özkaynak kârlılığı: Ortakların sermayesi ne kadar kazandırıyor?

Şimdi bakış açımızı biraz daha değiştirelim. İşletmenin toplam varlıklarına değil, ortakların işletmeye koyduğu özkaynağa bakalım. Burada karşımıza ROE çıkar.

Basitleştirilmiş haliyle: Özkaynak kârlılığı = Net kâr / Ortalama özkaynaklar × 100

Örneğin işletmenin ortalama özkaynakları 100 milyon TL ve net kârı 20 milyon TL ise bu oran;                               

Özkaynak Kârlılığı: 20 Milyon TL / 100 Milyon TL × 100 = %20

Bu oran, işletmenin özkaynaklarını kullanarak ne ölçüde net kâr ürettiğini değerlendirmeye yardımcı olur. Ancak burada çok önemli bir nokta vardır. Özkaynak kârlılığının yüksek olması, tek başına işletmenin daha güçlü olduğu anlamına gelmeyebilir. Çünkü işletme daha fazla borç kullanarak özkaynaklarını daha düşük seviyede tutuyor olabilir. Bu durumda özkaynak kârlılığı yükselirken finansal risk de artabilir. Yani yüksek ROE rakamının arkasında bazen güçlü operasyonel performans, bazen de yüksek finansal kaldıraç bulunabilir.

Bu nedenle bir oranı tek başına alkışlamak yerine, o oranın nasıl oluştuğuna bakmak gerekir.

VII-) Yüksek kârlılık her zaman güçlü finansal yapı mı?

Burada önemli bir yanılgıya dikkat etmek gerekebilir. Bir işletmenin kârlılık oranları yüksek olabilir. Ancak aynı işletmenin; yüksek borçluluğu, yüksek finansman giderleri, düşük likiditesi, müşterilerden tahsil edilemeyen yüksek tutarlı alacakları, depoda bekleyen yüksek miktarda stokları bulunabilir.

Bu nedenle kârlılık oranları, diğer finansal göstergelerden bağımsız değerlendirilmemelidir.

Örneğin yüksek ROE dikkat çekici olabilir. Ancak bunun nedeni işletmenin gerçekten çok verimli çalışması mı, yoksa yüksek borç kullanarak küçük bir özkaynak tabanı üzerinden yüksek getiri üretmesi mi? Aynı şekilde net kâr marjının yükselmesi de tek başına yeterli olmayabilir. Bu yükseliş satış fiyatlarındaki artıştan mı kaynaklandı? Maliyetlerin kontrol edilmesinden mi? Tek seferlik bir gelirden mi?

Finansman giderlerindeki değişimden mi? Kârlılık oranlarını anlamanın yolu, oranın kendisinden çok oranı oluşturan hikâyeyi okumaktan geçer.

VIII-) Üç mali tablo, tek kârlılık hikâyesi

Buraya kadar aslında serimizin önceki yazılarında anlattığımız üç temel mali tabloya yeniden dönmüş olduk. Bilanço, işletmenin sahip olduğu varlıkları ve bu varlıkların hangi kaynaklarla finanse edildiğini gösterir. Gelir tablosu, satışların, maliyetlerin, giderlerin ve dönem kârının nasıl oluştuğunu anlatır.

Nakit akış tablosu ise bu faaliyetlerin sonucunda işletmenin gerçekten ne kadar nakit ürettiğini ve nakdin nerelerde kullanıldığını gösterir. Kârlılık oranları ise bu bilgileri farklı açılardan karşılaştırmamıza yardımcı olur.

Net kâr marjı bize satışların kâra dönüşümünü, faaliyet kâr marjı işletmenin temel faaliyetlerinin kârlılığını, aktif kârlılığı varlıkların kâr üretme gücünü, özkaynak kârlılığı ise ortakların sermayesinin kârlılığını değerlendirmede yardımcı olur.

Dolayısıyla yöneticinin bakması gereken yalnızca tek bir oran değildir. Oranların birlikte ne söylediğidir.

Son söz

Ancak finansal analiz açısından asıl mesele yalnızca kârın tutarını görmek değildir. O kârın satışlara, varlıklara ve özkaynaklara göre ne ifade ettiğini anlamaktır. Çünkü 20 milyon TL kâr eden iki işletmenin finansal hikâyesi birbirinden tamamen farklı olabilir. Birisi 100 milyon TL satıştan bu kârı üretirken, diğeri 500 milyon TL satıştan üretmiş olabilir. Birisi 50 milyon TL’lik varlıkla bu sonucu elde ederken, diğeri 500 milyon TL’lik varlık kullanmış olabilir.

Bir işletmenin kârlılığını anlamak için bu nedenle şu soruları sormak gerekir: Satışlarımızın ne kadarı kâra dönüşüyor? Asıl faaliyetimiz ne kadar kâr üretiyor? Varlıklarımız ne kadar kâr yaratıyor? Özkaynaklarımızı ne kadar verimli kullanıyoruz?

Ve belki de en önemlisi:

Bu kârlılık hangi finansal yapı sayesinde ortaya çıkıyor? Çünkü yüksek bir kârlılık oranı, tek başına finansal gücün kanıtı değildir. Önemli olan kârlılığın kaynağını, kullanılan kaynaklarla ilişkisini ve işletmenin genel finansal yapısı içindeki yerini görebilmektir.

Şimdiye kadar işletmenin varlıklarını, kaynaklarını, borçlarını, özkaynaklarını, gelirlerini, nakit akışını, işletme sermayesini, likiditesini, faaliyet verimliliğini ve kârlılığını farklı açılardan ele aldık.

Ancak bütün bu göstergelerin üzerinde başka bir soru daha vardır: Peki işletmenin henüz bilançoya tam olarak yansımayan riskleri var mı?

Bir sonraki yazımızda, finansal tabloların görünen rakamlarının biraz daha ötesine geçiyor ve FİNANSAL RİSK kavramını masaya yatırıyoruz.

FİNANSAL RİSK: BİLANÇODA HENÜZ GÖRÜNMEYEN TEHLİKE NEREDE?

Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.

Continue Reading

Yazarlar

GÜVENLİ LİMANDA KALABİLMEK: GÜVENLİ BAĞLANANLARIN İLİŞKİ VE PROBLEM ÇÖZME DÜNYASI

Bir önceki yazıda bağlanma stilleri hakkında konuşmuştuk. Şimdi bu stillerin sağlıklı olan tarafını masaya yatıralım. Güven duygusu çocukluğun ilk yıllarında bize bakım veren ailemizle kurduğumuz ilişki ile temelleri atılır. Özellikle doğumdan sonra ilk bir yıllık süreçte ihtiyaçlarımız sevgi ile tam zamanında karşılanırsa kendimizi sevilmeye değer buluruz ve bu duygu da ilerleyen dönemlerde tökezlesekte her zaman elimizden tutmaya hayata karşı daha güçlü adımlar atmamıza yardımcı olur.

İnsan ilişkilerinin karmaşık okyanusunda herkes farklı bir pusula ile yol alır. Kimi kayalıkların arasında savrulur, kimi fırtınalardan kaçmak için limana sığınmayı reddeder. Ancak güvenli bağ kurabilen kişiler, ilişkilerde fırtınalar koptuğunda dahi pusulasını kaybetmez. Bu kişiler, ilişkileri toz pembe bir masal olarak görmezler; aksine, çatışmaların hayatın kaçınılmaz bir parçası olduğunu bilir ve bu problemleri çözme biçimleriyle ilişkilerini adeta sağlam bir kaleye dönüştürürler.

Güvenli bağlanma stiline sahip bir bireyin ilişkideki en büyük gücü, “öz değer” ve “güven” dengesini kusursuz kurabilmesidir. Bu kişiler ne kendilerini partnerlerinden üstün görürler ne de değersiz hissederler. İlişkiye katıldıklarında, kendi bireysel alanlarını kaybetmeden “biz” olabilmeyi başarırlar. Onlar için ilişki, bir var olma mücadelesi değil, huzurlu bir yol arkadaşlığıdır. Bu temel güven duygusu, partnerleriyle kurdukları tüm dinamiklere, özellikle de kriz anlarına doğrudan yansır.

İlişkilerde asıl sınav, her şey yolunda giderken değil, sular bulandığında başlar. Güvenli bağlananlar, kriz anlarında refleks olarak savunmaya geçmek yerine meseleyi anlamaya odaklanırlar. Problemler karşısındaki duruşlarının temel özellikleri şunlardır:

• Sağlıklı iletişim ve duygu düzenleme: Öfke patlamaları ya da tamamen kabuğa çekilme (sessizlik cezası) onların iletişim dağarcığında yer almaz. Duygularını net bir şekilde ifade ederken, partnerini suçlamaktan kaçınırlar. “Sen hep böylesin” demek yerine, “Bu durum beni kırdı, konuşabilir miyiz?” diyebilme olgunluğuna sahiptirler.

• Eleştiriye yapıcı yaklaşım: Partnerlerinden bir eleştiri aldıklarında bunu bir kişilik saldırısı olarak algılamazlar. Savunmaya geçip duvar ördürmek yerine, söylenilenin arkasındaki haklılık payını sakinlikle değerlendirebilirler.

• Empati ve uzlaşma: Karşı tarafın bakış açısını görebilmek onlar için zor değildir. Problemleri bir “kazanan-kaybeden” maçı olarak görmezler; aksine, sorunun karşısında partneriyle omuz omuza durarak “biz ve sorun” yaklaşımını benimserler.

• Onarım çabası (Repair attempts): Tartışma sırasında işler gerildiğinde bile ortamı yumuşatacak bir esprili yaklaşım sergileyebilir veya “Şu an çok doluyum, biraz sakinleşip devam edelim” diyerek sürecin kontrolden çıkmasını engellerler.

Sonuç olarak, güvenli bağlanma bir kusursuzluk hali değildir; yanlış anlaşılmaların, kırgınlıkların ve çatışmaların olduğu bir ilişkide bile sevgi bağını koparmadan çözüm üretebilme becerisidir. Bu kişiler, ilişkideki sorunları bir tehdit değil, bağı derinleştirme fırsatı olarak görürler.

Onların yanında kavgalar dahi yakıp yıkan birer yangın değil, ilişkilerini daha sağlam temeller üzerine inşa ettikleri yapıcı birer onarım sürecidir. Güvenli bağlanmak, fırtınaların hiç kopmadığı bir liman bulmak değil; en sert dalgalarda bile gemiyi güvenle yüzdürebilmeyi bilmektir.

Hayat yolculuğuna nasıl başlarsak başlayalım her zaman güvenli bağlanma stiline sahip olabileceğimizi unutmayalım.

Yaşadığımız sürece değişimin sadece bizim elimizde olduğunu kaybettiğimiz güveni sevgiyi kendi içimizde bulabileceğimizi her zaman hatırlamanız dileğiyle. Kendinize şefkat göstermeyi ihmal etmeyin.

Continue Reading

Yazarlar

İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!

BORÇLULUK VE FİNANSAL KALDIRAÇ: BORÇ ŞİRKETİ BÜYÜTÜYOR MU, YOKSA SERMAYESİNİ Mİ YİYOR

Bir işletmenin elindeki kaynakları ne kadar verimli kullandığını anlamak önemlidir. Ancak kaynakların ne kadar verimli kullanıldığını gördükten sonra karşımıza başka bir soru çıkar: Peki bu kaynaklar nasıl finanse ediliyor?

Çünkü bir işletmenin büyümesi yalnızca satışlarını artırması, kâr elde etmesi veya varlıklarını büyütmesiyle net bir şekilde açıklanamayabilir. O büyümenin arkasında hangi finansman kaynaklarının bulunduğu da en az büyümenin kendisi kadar önemli olabilir. Bir işletme yatırımlarını kendi özkaynaklarıyla gerçekleştirebilir. Banka kredisi kullanabilir. Tedarikçilerden vadeli mal alabilir. Tahvil veya benzeri finansman araçlarına başvurabilir. Kısacası işletmeler büyürken çoğu zaman yalnızca kendi paralarını değil, başkalarının parasını da kullanabilir.

Burada önemli olan borç kullanılıp kullanılmadığı değil; borç ne için kullanılıyor, ne kadar bir maliyeti oluyor ve işletme bu borcu hangi kaynakla ve ya kaynaklarla geri ödüyor?

İşte finansal analizde borçluluk ve finansal kaldıraç başlığı tam olarak bu soruların peşine düşer.

I-) Borç her zaman kötü müdür?

Finansal analizde borç kelimesi bazen gereğinden fazla olumsuz algılanabilir. Oysa borç, zaman zaman işletmeler açısından doğal ve gerekli bir finansman kaynağı olarak karşımıza çıkabilir.

Bir üretim işletmesinin yeni fabrika yatırımı yaptığını düşünelim. İşletmenin yatırım için 100 milyon TL kaynağa ihtiyacı olsun. Bunun tamamını özkaynaklarıyla karşılamak yerine 60 milyon TL’sini banka kredisiyle, 40 milyon TL’sini kendi kaynaklarıyla finanse etsin. Eğer bu yatırım sonucunda işletmenin üretim kapasitesi artıyor, satışları büyüyor, faaliyetlerinden daha fazla nakit doğuruyor ve borcun geri ödemeleri sağlıklı şekilde gerçekleştirilebiliyorsa, burada borç işletmenin büyümesini destekleyen bir finansman aracı olarak karşımıza çıkabilir. Ancak aynı 60 milyon TL borç, işletmenin sürekli oluşan nakit açığını kapatmak, geçmiş borçları çevirmek veya faaliyet giderlerini karşılamak için kullanılıyorsa tablo değişebilir.

Dolayısıyla yöneticinin yalnızca: “Ne kadar borcumuz var?”diye sorması yeterli değildir.

Bir soru daha sormalıdır: “Bu borç işletmede ne üretiyor?”

II-) Borçluluk oranı bize ne söylüyor?

Borçluluk analizinin ilk adımı, işletmenin varlıklarının ne ölçüde yabancı kaynaklarla finanse edildiğine bakmaktır.

Basitleştirilmiş şekilde: Borçluluk oranı = Toplam borçlar / Toplam varlıklar

Örneğin bir işletmenin toplam varlıkları 300 milyon TL, toplam borçları ise 180 milyon TL olsun.

Bu durumda: 180 / 300 = %60 oranına ulaşırız.

İlk bakışta işletmenin varlıklarının önemli bir bölümünün borçla finanse edildiğini görürüz. Ancak burada önemli bir noktayı tekrar hatırlatalım: Tek başına hiçbir oran, işletmenin finansal sağlığı hakkında kesin hüküm vermeyebilir. %60 borçluluk oranı bir işletme için yönetilebilir olabilirken, başka bir işletmede önemli bir finansal baskıya işaret edebilir.

Çünkü sektörlerin sermaye yapıları farklıdır. Üretim işletmesinin finansman ihtiyacı ile hizmet işletmesinin finansman ihtiyacı aynı değildir. Ayrıca borcun vadesi, maliyeti, işletmenin kârlılığı ve nakit doğruma kapasitesi de sonucu değiştirebilir.

Bu nedenle oran bize fotoğrafı gösterir; fotoğrafın ne anlattığını ise işletmenin bütün hikâyesi belirler.

III-) BORÇ / ÖZKAYNAK: Şirket kendi kaynaklarına göre ne kadar borçlu?

Borçluluğu değerlendirirken yalnızca toplam varlıklara değil, işletmenin kendi kaynaklarına da bakmak gerekir.

Basitleştirilmiş olarak: Borç / Özkaynak oranı = Toplam borçlar / Özkaynaklar

Örneğin işletmenin 150 milyon TL borcu ve 100 milyon TL özkaynağı varsa: 150 / 100 = 1,5 oranı ortaya çıkar.

Bu bize işletmenin kendi kaynaklarına kıyasla ne ölçüde yabancı kaynak kullandığı hakkında fikir verir. Ancak burada da yalnızca sayıya bakmak yeterli olmayabilir. Çünkü 150 milyon TL borcun; kısa vadeli mi uzun vadeli mi olduğu, faiz maliyetinin ne olduğu, hangi amaçla kullanıldığı, karşılığında hangi varlıkların bulunduğu, işletmenin ne kadar kâr ve nakit ürettiği gibi unsurlar değerlendirmeye dâhil edilmelidir. Borcu anlamanın yolu, borcun karşısına ne koyduğumuzu anlamaktan geçer.

IV-) Finansal kaldıraç: Borç getiriyi nasıl değiştirir?

Şimdi biraz daha farklı bir kavrama geçelim: Finansal kaldıraç.

Kaldıraç kelimesinin kendisi bize önemli bir fikir verir. Nasıl ki fiziksel bir kaldıraç, küçük bir kuvvetle daha büyük bir etki yaratabiliyorsa, finansal kaldıraç da işletmenin özkaynaklarıyla birlikte borç kullanarak daha büyük bir ekonomik faaliyet yürütmesine imkân sağlayabilir. Ancak burada çok önemli bir ayrıntı vardır: Kaldıraç yalnızca getiriyi değil, riski de büyütebilir.

Örneğin bir işletmenin 100 milyon TL özkaynağı olsun. Bu işletme 50 milyon TL borç kullanarak yeni bir yatırım yapıyor ve yatırımın işletmeye sağladığı ekonomik getiri, borcun maliyetinin üzerinde gerçekleşiyorsa, borç kullanımı özkaynakların getirisini artırabilir. Fakat işler beklendiği gibi gitmezse? Satışlar düşer. Maliyetler yükselir. Faiz giderleri artar. Yatırım beklenen nakdi yaratamaz. Bu durumda borç, işletmenin sabit finansman yükünü artırırken özkaynaklar üzerindeki baskıyı da artırabilir. Yani finansal kaldıraç için şu cümleyi akılda tutmak gerekir: Borç, iyi giden işin etkisini büyütebildiği gibi, kötüleşen finansal yapının etkisini de büyütebilir.

V-) Borçla yatırım yapmak mı, borçla açık kapatmak mı?

İşte belki de borç analizinin en önemli sorularından biri budur. İki işletme düşünelim. A İşletmesi 100 milyon TL borçlanıyor. Bu kaynakla yeni üretim hattı kuruyor. Üretim kapasitesi artıyor. Satışlar büyüyor. Faaliyetlerden yaratılan nakit artıyor. Borç geri ödemeleri yatırımın yarattığı nakitle karşılanıyor. B İşletmesi 100 milyon TL borçlanıyor. Ancak bu kaynak yeni bir üretim kapasitesi oluşturmaktan ziyade sürekli oluşan işletme açığını kapatmak için kullanılıyor. Eski borçların bir kısmı yeni borçlarla çevriliyor. Faaliyetlerden yeterli nakit üretilemediği için finansman ihtiyacı devam ediyor. Her iki işletmenin de borcu: 100 milyon TL. Ama bu iki borcun işletme açısından anlamı aynı değildir.

İlkinde borç, gelecekte gelir ve nakit üretme kapasitesini artırmak için kullanılıyor olabilir. İkincisinde ise borç, mevcut finansal yapının sürdürülebilmesi için kullanılmaktadır. İşte bu nedenle mali tablo analizinde yalnızca borcun tutarını değil, borcun kullanım amacını ve işletmeye sağladığı ekonomik katkıyı da sorgulamak gerekir.

VI-) Vadesi gelen borç, kârlı şirketi de zorlayabilir

Burada önceki yazılarımızdan bir başka kavram yeniden karşımıza çıkıyor: Nakit. Bir işletme kârlı olabilir. Ama aynı zamanda nakit sıkıntısı yaşayabilir. Örneğin işletme 20 milyon TL kâr elde etmiş olsun. Ancak müşterilerinden olan alacaklarının önemli bir bölümü henüz tahsil edilmemiş olsun.

Aynı dönemde 30 milyon TL kredi geri ödemesi yaklaşmışsa, gelir tablosundaki kâr ile bankaya yapılması gereken ödeme arasında önemli bir zamanlama farkı oluşabilir.

İşte burada borcun yalnızca “ne kadar?” olduğu değil, “ne zaman ödenecek?”olduğu da önem kazanır. Bu nedenle borçluluk analizinde; kısa vadeli borçlar, uzun vadeli borçlar ve işletmenin kısa vadede yaratabileceği nakit birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü işletmeler bilanço üzerinde kârlı olabilir. Ama borcun vadesi geldiğinde kasada yeterli para yoksa finansal hareket alanı daralabilir.

VII-) Borcun maliyeti: Sadece ana para yok

Bir başka önemli konu ise borcun işletmeye gerçek maliyetidir. 100 milyon TL kredi kullanıldığında işletmenin yükü yalnızca 100 milyon TL değildir. Kredi faizi, komisyonlar, tahsis ücretleri, teminat maliyetleri ve diğer finansman giderleri de işletmenin finansal yapısını etkileyebilir.

Bu nedenle: “100 milyon TL borçlandık.” demek tek başına yeterli değildir.

Asıl soru: “Bu 100 milyon TL’nin işletmeye toplam finansman maliyeti ne olacak?” sorusudur.

Çünkü işletmenin borçlanarak elde ettiği ekonomik getiri ile bu borcun maliyeti arasındaki fark, borçlanmanın işletmeye sağladığı gerçek katkıyı anlamamız açısından önem arz eder.

VIII-) Borçluluk analizinde hangi göstergelere bakılmalı?

Yöneticilerin borçluluk konusunda tek bir göstergeye bağlı kalması doğru değildir. Birlikte değerlendirilmesi gereken başlıca göstergeler arasında;

  • Toplam Borç / Toplam Varlıklar
  • Borç / Özkaynak
  • Kısa Vadeli Borç / Toplam Borç
  • Finansman Giderleri
  • Finansman Giderlerini Karşılama Gücü
  • Borç Geri Ödeme Kapasitesi gibi göstergeler bulunabilir.

Bunların her biri işletmenin farklı bir yönünü gösterir. Örneğin borçluluk oranı yükselmiş olabilir. Ancak işletmenin satışları, faaliyet kârlılığı ve nakit yaratma gücü de aynı dönemde güçlü şekilde artıyorsa, değerlendirme farklılaşabilir. Tam tersine borçluluk oranı çok değişmemiş olsa bile faaliyet kârı düşüyor, finansman giderleri yükseliyor ve nakit akışı zayıflıyorsa işletmenin finansal riski artabilir.

Bu nedenle: Rakamın kendisinden çok, rakamların birlikte anlattığı hikâyeye bakmak gerekebilir.

IX-) Üç tablo, tek hikâye

Serimizin başından beri üzerinde durduğumuz temel yaklaşım burada bir kez daha önem arz ediyor. Bilanço bize işletmenin ne kadar borcu olduğunu ve bu borcun karşılığında hangi varlıkların bulunduğunu gösterir.

Gelir tablosu işletmenin faaliyetlerinden ne kadar kâr elde ettiğini ve finansman giderlerinin bu kâr üzerindeki etkisini gösterir. Nakit akış tablosu ise çok daha kritik bir sorunun cevabını arar: “Bu borçlar hangi nakitle ödenecek?”İşte finansal analiz tam burada anlam kazanır. Çünkü borç tek başına bir sayı değildir. Borç; varlıklarla, kârla, nakitle, özkaynakla, faiz maliyetiyle ve işletmenin gelecekteki faaliyetleriyle birlikte değerlendirilmesi gereken bir finansal ilişkidir.

Son söz

Bir işletmenin borçlanması, tek başına onun güçlü veya zayıf olduğunu göstermez. Bazen borç, işletmenin büyümesini sağlayan önemli bir finansman aracıdır. Bazen de yanlış zamanda, yanlış amaçla ve işletmenin taşıma kapasitesinin üzerinde kullanılan borç, işletmenin hareket alanını daraltabilir.

Bu nedenle yöneticinin kendisine yalnızca:

  • “Ne kadar borcumuz var?” diye sorması yetmez.

Asıl sorular şunlardır:

  • Bu borç neden alındı?
  • Nereye kullanıldı?
  • Bize ne kazandırıyor?
  • Ne zaman geri ödenecek?
  • Ve en önemlisi, geri ödeme hangi nakit kaynağıyla yapılacak?

Çünkü finansal güç, borçsuz olmak anlamına gelmez. Finansal güç; kullanılan borcun işletmenin taşıma kapasitesiyle, kârlılığıyla, nakit üretme gücüyle ve gelecekte yaratacağı ekonomik değerle uyumlu olmasıdır. Sonuçta bir işletmenin borç kullanması kadar, kullandığı borçla ne kadar değer ve kârlılık üretebildiği de önemlidir. İşte şimdi finansal analizde yeni bir sorunun kapısını aralıyoruz:

Şirket gerçekten ne kadar kâr ediyor?

Daha da önemlisi; Bu kâr, işletmenin sahip olduğu kaynaklara ve kullandığı sermayeye göre ne kadar anlamlı?

Bir sonraki yazımızda, kârın yalnızca tutarına değil, kârlılığın nasıl ölçüldüğüne bakacağız.

KÂRLILIK ORANLARI: ŞİRKET ÇOK MU KAZANIYOR, YOKSA SERMAYESİNİ Mİ İYİ KULLANIYOR?

Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.

Continue Reading

Trending