Connect with us

Yazarlar

KARACABEY’DE DEPREM GERÇEĞİ

Yapılan jeolojik çalışmalara göre Karacabey fayının 6.0 ve üzeri büyüklükte,  Uluabat Fayı’nın ise 7.0 büyüklüğüne kadar sarsıntı oluşturabileceğine dikkat çekilmektedir.

1964 yılındaki 7 şiddetindeki Manyas depreminde Karacabey’de çok sayıda ev yıkılıp can kaybı yaşanmıştı. 1855 yılında “Küçük Kıyamet”  adıyla tarihe geçen 7,5 şiddetindeki Mustafakemalpaşa ve bir ay sonra yaşanan 6,5 şiddetindeki Bursa depreminde yaklaşık 3 bin kişi yaşamını yitirmişti. Uzmanlar 1855 depreminin üzerinden yaklaşık 170 yıl geçtiğini hatırlatarak, bölgedeki enerji birikimine dikkat çekmektedirler.

Karacabey’e Bursa, Bandırma ve Yeniköy olmak üzere üç ana yoldan giriş ve çıkış yapılmakta. Yani üç giriş bölgesi de Canbalı, Hanifedere ve Taşlık olmak üzere köprülerle çevrili. Olası bir depremde bu üç köprü yıkıldığı takdirde ilçeye yardım desteğinin gelmesi zor gibi görünüyor. 

Deprem doğal afetlerin başında gelmektedir. Günümüzde deprem uzmanları yaptıkları açıklamalarda sürekli olası bir İstanbul depreminden bahsetmektedirler. Öyle bir depremde Bursa’nın ve Karacabey’in de büyük kayıplar vereceği acı bir gerçektir.

Ben bir deprem uzmanı değilim, ancak sizlerle İstanbul haricinde göz ardı edilen bir depremden, olası Karacabey depremini gözler önüne sermek ve araştırmalarım sonrası elde ettiğim bilgileri paylaşmak istiyorum.

Karacabey, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın (KAF) güney kolu üzerinde ve çevresinde yer alan aktif fayların etkisi altındadır. Bu nedenle de olası sarsıntıyı zemin yapısı nedeniyle daha şiddetli hissedebilecek bir konumdadır.

Bu nedenle de Karacabey, Türkiye Deprem Tehlike Haritası’na göre birinci derece deprem bölgesi içerisinde kabul edilmektedir. Karacabey Fayı (yaklaşık 29 km) ve Uluabat Fayı ilçeyi doğrudan etkileyebilecek kapasitededir.

Karacabey’in büyük bir bölümü alüvyon (gevşek dolgu) ova üzerine kuruludur. Bu tür zeminler, deprem dalgalarının şiddetini artırır. Yer altı su seviyesinin yüksek olduğu tarım arazileri ve ova kesimlerinde, sarsıntı anında toprağın balçık gibi davranması (sıvılaşma) binaların temellerinin çökmesine veya yan yatmasına neden olabilir.

Karacabey’i doğrudan veya dolaylı etkileyen başlıca fay hatları şunlardır:

1 – Karacabey Fayı : İlçenin kendi adıyla anılan bu fay, yaklaşık 29-30 km uzunluğundadır. Yapılan jeolojik çalışmalara göre bu fayın 6.0 ve üzeri büyüklükte deprem üretme potansiyeli bulunmaktadır.

2 – Uluabat Fayı : Karacabey’in hemen doğusunda, Uluabat Gölü çevresinden geçen bu fay oldukça kritiktir. Uzmanlar, Uluabat Fayı’nın 7.0 büyüklüğüne kadar sarsıntı oluşturabileceğine dikkat çekmektedir.

3 – Diğer Yakın Fay Hatları : Karacabey, bölgedeki diğer büyük fayların da sarsıntı menzilindedir:

a) Mustafakemalpaşa Fayı : İlçenin güneyinde yer alır ve 7.0 üzerinde deprem üretme kapasitesine sahiptir.

b) Zeytinbağı (Mudanya) Fayı : Mudanya ile Karacabey (Kocasu Deltası) arasında uzanan yaklaşık 40 km’lik bir hattır.

c) Manyas Fayı : Karacabey’in batısında yer alan ve geçmişte yıkıcı depremler üretmiş bir hattır.

Karacabey, hem Marmara Denizi’ndeki aktif fay hatlarına yakınlığı hem de Manyas -Mustafakemalpaşa hattı üzerindeki konumu nedeniyle tarih boyunca ciddi sarsıntılar yaşamıştır. Bunların en önemlileri şunlardır.

1 – Manyas  Depremi (1964) : Karacabey tarihinin en yıkıcı olaylarından biridir. 6 Ekim 1964 Salı günü saat 16.31’de merkez üssü Manyas Gölü’nün güneyinde 7.0 şiddetinde meydana gelen deprem Karacabey’de çok ciddi hasara yol açmıştır.

Deprem en çok Karacabey, Manyas, Bandırma ve Mustafakemalpaşa dörtgeninde etkili olmuştur. Karacabey ve köylerinde yaklaşık 5.400 bina ağır hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır. Özellikle kerpiç ve taş yapılar yerle bir olmuştur. Hükümet Konağı, bazı camiler ve okullar ciddi çatlaklar alarak kullanılamaz hale gelmiştir. Bölgedeki alüvyon zemin yapısı, sarsıntının şiddetini artırmış ve zeminde geniş yarıklar oluşmasına neden olmuştur.

Depremde 25 kişi hayatını kaybetmiş, 80 kişi de yaralanmıştır. Can kaybının büyüklüğe oranla az olmasının sebebi, depremin gündüz saatlerinde, yani insanlar dışarıdayken veya tarladayken meydana gelmiş olmasıdır.

1964 Manyas-Karacabey depremi, bölgenin modern tarihindeki en öğretici ve sarsıcı olaylardan biridir. Deprem, sadece binaları yıkmakla kalmamış, bölgenin jeolojik yapısını da değiştirmiş, Karacabey ovasının zemin yapısının ne kadar hassas olduğunu kanıtlayan olaylara sahne olmuştur. Karacabey’in alüvyon topraklarında zemin sıvılaşması yaşanmış, tarlalardan ve bahçelerden sıcak su ve kum fışkırmıştır. Karacabey – Manyas yolu üzerinde genişliği 1 metreyi, derinliği ise birkaç metreyi bulan devasa yer yarıkları oluşmuştur.

Depremden sonra Karacabey’de prefabrik konutlar (deprem evleri) inşa edilmiş ve ilçenin yapılaşma tarzında değişikliklere gidilmeye çalışılmıştır. Ancak bu deprem, Karacabey’in her zaman yüksek risk altında olduğunu gösteren en somut “uyarı” olarak tarihe geçmiştir.

2 – 1855 Bursa Depremi (Küçük Kıyamet) : 1855 yılında Bursa’yı sarsan ve halk arasında “Küçük Kıyamet” olarak adlandırılan iki büyük deprem yaşanmıştır. Bu iki depremin merkez üsleri farklı noktalardır.

İlk olarak 28 Şubat 1855 günü 7.5 şiddetinde Kirmasti (Mustafakemapaşa) merkezli deprem meydana gelir. Bu sarsıntı özellikle Bursa’nın batısını ve Karacabey – Mustafakemalpaşa hattını çok şiddetli vurmuştur. Bursa surlarının bir kısmının ve birçok caminin bu sarsıntıda hasar gördüğü bilinir.

Bursalı Gökmenzade Seyyid Hüseyin tarafından yazılan ve Türk tarihinin ilk bilimsel deprem tarihli kitabı olan “İşaretnüma”de, depremin merkez üssünün Mustafakemalpaşa (Kirmasti) olması nedeniyle Karacabey ve çevresinde de “çok sayıda ev ve caminin yıkıldığı, birçok kişinin hayatını kaybettiği” not edilmiştir.

İkinci deprem yaklaşık bir ay sonra 11 Nisan 1855 tarihinde merkez üssü Bursa şehir merkezinin hemen doğusu, Gökdere – Işıklar civarında 6.5 şiddetindeki artçı deprem olarak meydana gelir. Bursa şehir merkezini neredeyse tamamen yıkan bu deprem, Karacabey’deki taş ve kerpiç yapılarda da önemli hasarlar bırakmıştır. Tarihi kaynaklar, sarsıntının Marmara’nın güneyindeki tüm yerleşim birimlerini vurduğunu kaydeder.

İlk depremde hasar alan binaların (Bursa Ulu Cami dahil) çoğu bu ikinci sarsıntıyla tamamen yıkılmıştır. Bu deprem Gemlik ve Mudanya tarafında da ağır hasara yol açmıştır.

Ölümlerin çoğu Bursa şehir merkezindeki binaların çökmesi ve ardından çıkan büyük yangınlar nedeniyle yaşanmıştır. Karacabey gibi kırsal ağırlıklı ilçelerde ölümler daha çok kerpiç evlerin çökmesi sonucu meydana gelmiştir. Bazı yerel kaynaklara göre toplam can kaybının 3 bini geçtiği söylenmektedir.

Uzmanlar, 1855 Bursa depreminin üzerinden yaklaşık 170 yıl geçtiğini hatırlatarak, bölgedeki enerji birikimine dikkat çekmektedirler.

3 – 12 Mayıs 1327 Miletopolis (Karacabey) Depremi : Tarihi kaynaklara göre Karacabey’in Mihaliç adını almadan önce ilçe sınırları içerisinde “Miletopolis” adında bir şehir olduğu bilinmektedir. 12 Mayıs 1327 yılında Miletopolis merkezli yaşanan 6.5 şiddetindeki bu deprem, doğrudan bölgeyi etkileyen en eski ve en şiddetli ilk kayıtlı büyük depremlerden biridir.

Bu depremde Karacabey (Miletopolis) ve Uluabat (Lopadium) çevresinde ağır hasar oluşturmuştur. Hatta tarihi kaynaklara göre, Ulubat Kalesi surlarının bu depremde zarar gördüğü ve bu zafiyetten yararlanılarak bölgenin Osmanlılar tarafından fethini kolaylaştırdığı belirtilmiştir.

4 – 1999 Marmara Depremi : 17 Ağustos 1999 Salı günü saat 03.02’de, 45 saniye süren ve yaklaşık 17 bin kişinin yaşamını yitirdiği 7,4 şiddetindeki depremin merkez üssü Gölcük olmasına rağmen, Karacabey’de de çok güçlü hissedilmiş ve bazı yapılarda çatlaklara neden olmuştur.

İlçedeki mahalleleri jeolojik yapılarına göre üç ana grupta inceleyebiliriz:

  1. Bölge / Mahalleler. b) Zemin Yapısı. c) Risk Durumu.

Merkez Mahalleler (Runguçpaşa, Sırabademler, Hamidiye vb.) : Alüvyon, killi ve kumlu birimler. Yeraltı suyu seviyesi yer yer yüksektir. Sarsıntı büyütme ve sıvılaşma potansiyeli mevcuttur.

Göl ve Ova Mahalleleri (Uluabat, Bakırköy, Hotanlı vb.) : Tamamen gevşek alüvyon ve bataklık çökelleri. En zayıf zemin yapısı bu bölgelerdedir. Sıvılaşma riski en üst seviyededir.

Yüksek Kesimler / Yamaçlar (İnkaya, Canbaz, Dağkadı vb.) : Daha sert kayaçlar veya yaşlı tortullar. Merkeze göre zemin daha sağlamdır ancak eğimli bölgelerde heyelan riski kontrol edilmelidir.

Runguşpaşa Mahallesi : Yapılan etütlerde zeminin çoğunlukla yüksek plastisiteli kil (ince taneli doğal toprak) ve yer yer siltli kumdan (gevşek yapılı zemin türü) oluştuğu tespit edilmiştir.

Uluabat ve Çevresi : Rakımın 4-7 metre olduğu bu bölgelerde zemin “çok zayıf” yapıda olup, sismik dalga hızı düşüktür. Bu da deprem etkisini maksimize eder.

İnkaya : İlçenin güneyindeki yüksek bölgelerde zemin, ovaya kıyasla çok daha dirençlidir.

         Karacabey’e Bursa, Bandırma ve Yeniköy olmak üzere üç ana yoldan giriş ve çıkış yapılmakta. Yani üç giriş bölgesi de Canbalı, Hanifedere ve Taşlık olmak üzere köprülerle çevrili. Olası bir depremde bu üç köprü yıkıldığı takdirde ilçeye yardım desteğinin gelmesi zor gibi görünüyor. 

          Deprem için söylenecek son söz; doğayla savaşmak yerine onun gerçekliğini kabul edip, bilimin ışığında “deprem dirençli kentler” inşa etme zorunluluğudur. Afetlerin kaçınılmaz olduğu bu coğrafyada, unutulmaması gereken nihai ders, önlem alınmayan yapıların en büyük tehdit olduğudur.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

BAĞIMSIZLARIN DA KATILMASIYLA REKOR ÜYELİK BEKLENİYOR

Bursa’da CHP’den yaşanan toplu istifaların ardından gözler Türkiye’nin en yeni siyasi oluşumu YENİ PARTİ’ye çevrildi. Teşkilatlanma çalışmalarını hızla sürdüren partinin Bursa yapılanması şekillenirken, kamuoyunda en çok merak edilen konuların başında belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve üyelik sürecine ilişkin gelişmeler geliyor. Gazeteci Okan Tuna, kaleme aldığı değerlendirme yazısında, Bursa’daki son siyasi tabloyu ve YENİ PARTİ’nin teşkilatlanma sürecinde yaşanan gelişmeleri ayrıntılarıyla ele aldı.

         Tuna’nın köşe yazısı şöyle;

“İnanılmaz hızlı bir süreç yaşanıyor Türkiye’nin en yeni siyasi partisi YENİ PARTİ’de.

Yaşanan, CHP’den büyük kopuş sonrasında, yurt genelinde olduğu üzere Bursa’da da eski CHP’li yöneticiler, YENİ PARTİ’nin teşkilatlanma sürecinde görülüyorlar.

Bugün itibariyle, yeni partinin ilçe yönetimleri de takviye isimlerle birlikte oluşmaya ve Ankara’dan onay almaya başladılar.

Kurucu İl Başkanı Nihat Yeşiltaş da yönetim kurulu listesini tamamladı.

Yalnız, bu noktada bir yanlış anlaşılma var ki o da Bursa’da siyasi dengeleri değiştiren istifalara dair. Bu sorunun cevabını bulamayanlar zaman zaman bizleri de arıyorlar.

Sorulan soru, YENİ PARTİ’nin belediye başkanları, meclis üyeleri ve olası üyelerine dair.

Aslında, şu an itibariyle YENİ PARTİ’nin Bursa’da belediye başkanı yok.

Her ne kadar, Osmangazi, Nilüfer, Mudanya, Gemlik, Mustafakemalpaşa ve Harmancık Belediye Başkanları, çok sayıda belediye meclis üyesiyle birlikte CHP’den istifa ettilerse de halihazırda YENİ PARTİ’li değiller!

Sebebi de, YENİ PARTİ’de henüz üyeliklerin açılmaması. Konuyu bugün parti yöneticileriyle görüştük. Üyelik sistemi altyapısının tamamlanmak üzere olduğu ve birkaç güne değin, isteyen her vatandaşın YENİ PARTİ’ye ilçeler aracılığıyla üye olabileceği ifade edildi.

Bu nedenle, gerek Büyükşehir, gerekse ilçe belediye meclislerindeki sandalye dağılımı henüz belli değil.

Ancak şu bir gerçek ki, yaşanan toplu istifalar nedeniyle CHP’nin belediye meclislerinde ve ihtisas komisyonlarında bir hükmü artık yok, çünkü oradaki seçilmişler CHP’den istifa ettiler, halen de bağımsız görünüyorlar.

Şu anda, tıpkı 6 belediye başkanı gibi çok sayıdaki belediye meclis üyesi halen bağımsız görünse de, birkaç güne değin hepsi resmen YENİ PARTİ’li olacaklar, üyeliklerin açılmasıyla.

Bir de, sokağa yansıyan görüntü şu. Gerçekten de YENİ PARTİ’ye kamuoyu nezdinde bir teveccüh var. Bu teveccühün iki büyük sebebi var.

Biri, butlan kararı nedeniyle yaşanan ve hemen herkesin kabul ettiği bir mağduriyet.

İkincisi de, Özgür Özel’in, YENİ PARTİ’nin kapılarını tüm demokratlara açması.

İşte, bu nedenle CHP’den büyük bir kopuşun yanı sıra, eski ANAP’lılar, DYP’liler ve hatta İYİ PARTİ’lilerden de üyelik talepleri var YENİ PARTİ’ye.

Kulağımıza gelenlere göre, Kurucu İl Başkanı Yeşiltaş, yeni il yönetimini kamuoyuna açıkladıktan sonra, görkemli toplu üyelik törenleri de düzenleyecek.

Konuşulanlar, bu üyeliklerin açılmasıyla birlikte, Türkiye’nin en yeni partisine Bursa’da da rekor oranda üyelik başvurusu olacağı yönünde.”

Continue Reading

Yazarlar

ZİNCİRİ KIRAN KADIN: FERAYE’NİN KENDİNİ SEÇİŞ HİKAYESİ

Sevgili okurlar, haftalardır Salim Kocaba’dan başlayan, Deliorman’ın tozlu yollarından geçip kuşaktan kuşağa aktarılan ağır bir travma zincirini takip ediyoruz. Sabiha’dan Muhlise’ye, Muhlise’den kızı Feraye’ye devredilen o görünmez kamburu… Anadolu insanının boyun eğerek “Ne yapalım, kız çocukları ana bahtıyla doğar, anasının kaderini yaşar” dediği, adeta kabullendiği o sinsi döngünün son durağındayız şimdi.

Ancak travma dediğimiz o devasa sarmaşık, sadece anne soyunun kırık kanatlarından beslenmez; madalyonun bir de baba tarafı, yani kökleri erkek figürüne uzanan o diğer karanlık yüzü vardır. İşte Şermin, bu iki taraflı kapanın tam ortasında büyüdü.

Dededen babaya geçen miras: Öfke ve şiddet

Feraye, henüz 1.5 yaşındayken babaanne ve dedesinin yanına bırakıldı, çocukluğunun en kritik yıllarını o evde geçirdi. O ev, huzurun değil, korkunun hüküm sürdüğü bir yerdi. Dede, fevri, sinirli ve babaanneye acımasızca şiddet uygulayan bir adamdı. Feraye’nin babası Recai ise o evin en küçük çocuğuydu. Çocuk yaşta babasının annesine uyguladığı o ağır şiddeti izleyerek büyüyen Recai, ruhundaki o yaraları iyileştiremedi. Tam aksine, büyüdüğünde tıpkı babası gibi şiddete meyilli, bencil, ilgisiz ve sürekli sinirli bir babaya dönüştü.

Feraye çocukluğu boyunca o evde şiddetin gölgesinde yaşadı. Belki o darbeler bizzat kendi tenine inmedi, o bizzat dayak yemedi ama bir çocuğun ruhu için kendi canının yanması gerekmezdi; gözlerinin önünde en sığındığı insanların, babaannesinin ve annesinin uğradığı o ağır şiddeti görmek, ruhunda kapanmaz yaralar açmaya yetti. Feraye, erkek figürünü “öfke, bencil bir sessizlik ve şiddet” olarak kodlarken; kadın figürünü ise “maruz kalan ve susan” bir kurban olarak benimsedi farkında olmadan.

Yastık değişse de kader değişmez mi?

Sanki Sigmund Freud, yıllar öncesinden Salim Kocaba’nın ve bu öfkeli dedenin açtığı o derin yaraları bilip de konuşmuştu: İnsan, çocukken canını en çok yakan acı her neyse, büyüdüğünde farkında olmadan gider yine o tanıdık acıyı üretecek insanları seçer. Psikolojide “tekrarlama zorlantısı” denilen bu amansız kuralı, sevgili Gülseren Budayıcıoğlu da o sarsıcı cümlesiyle özetlemişti: “Yastık değişse de kader değişmez.”

İşte Feraye de tam olarak bu iki taraflı kıskacın içinde evlendi. Anne tarafından gelen “boyun eğme” mirası ile baba tarafından gelen “bencil ve öfkeli erkek” modeli birleşti. Feraye, evlendiği adamda babası Recai’nin o ilgisiz, bencil ve sinirli yüzünü buldu. Belki dedesi gibi fiziksel bir dayak yemedi ama evliliğinde ruhunu parça parça eden ağır bir psikolojik şiddetin ortasında buldu kendini. Her gün gitmekle kalmak, susmakla haykırmak arasında tam dokuz yıl boyunca sıkışıp kaldı.

Feraye’nin zaferi: İki soyun da döngüsünü kırmak

Ancak Feraye, bu evliliği 9 yıl boyunca sırtında bir yük gibi taşıdıktan sonra, o güne kadar ne annesinin ne de babaannesinin cesaret edemediği o büyük adımı attı: Durdu ve sorguladı. “Bu öfke, bu ilgisizlik benim kaderim değil; bu bana geçmişten bırakılan bir miras” dedi ve o evliliği bitirme kararı aldı.

Bu karar, sadece bir boşanma değildi. Feraye o mahkeme salonundan çıkarken arkasında sadece eski bir kocayı bırakmadı; Salim Kocaba’nın adaletsizliğini, Sabiha’nın sızısını, Muhlise’nin kırık kanatlarını ve baba evindeki o öfkeli dedeyle babası Recai’nin bencil mirasını bıraktı. İki taraftan gelen o asırlık travma zincirine tek bir darbe vurdu ve onu un ufak etti.

Büyük bir farkındalıkla acıyı değil iyileşmeyi; başkalarının dayattığı “ana-baba bahtını” değil, kendini sevmeyi seçti. Kendi küllerinden, kendi sevgisiyle yeniden doğdu.

Sevgili okurlar; fark etmediğimiz her acı çocuklarımıza kader diye miras kalır. Ama o zincir, farkındalık zırhını giyen tek bir kadının “Dur!” demesiyle kırılmaya mahkumdur. Feraye’nin hikayesi hepimize ayna olsun: Kaderimiz geçmişin bize dayattığı o çift taraflı yaralar değil; kendimizi sevmeyi seçtiğimiz o şifalı yolculuktur.

Heybemdeki bu uzun, sarsıcı ama sonu aydınlıkla biten hikayenin sonuna geldik. Gelecek hafta bu hikayenin bizim hayatlarımızda yaşanan döngülerin bizi nasıl etkilediğini analiz edeceğiz. Kendinizi sevmeyi unutmayın, sevgiyle kalın.

Continue Reading

Yazarlar

AHBAP VE HALUK LEVENT DOSYASI:

İYİLİĞİN SAHİBİ KİM, HESABI KİM VERECEK?

Haluk Levent ve AHBAP hakkında yürütülen soruşturma, Türkiye’de sıkça karşılaştığımız iki uç yaklaşımı yeniden gündeme getirdi.

Bir tarafta, henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadan Haluk Levent’i bütünüyle suçlu ilan edenler var. Diğer tarafta ise deprem dönemindeki çalışmalarını gerekçe göstererek hesaplarının incelenmesini dahi haksızlık sayanlar…

Oysa hukuk, bu iki yaklaşımın da dışında durmak zorundadır.

Haluk Levent’in 6 Şubat depremleri sonrasında insanları bir araya getiren, yardımları organize eden ve toplumsal dayanışmayı görünür kılan çalışmalarını yok saymak hakkaniyetli değildir. Binlerce gönüllünün harekete geçirilmesi ve yardımların ihtiyaç bölgelerine ulaştırılması küçümsenemez.

Fakat bütün bunlar, yürütülen mali faaliyetlerin denetim dışında kalmasını gerektirmez.

Bir insanı geçmişte yaptığı iyilikleri görmezden gelerek, kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan suçlu ilan etmek ne kadar yanlışsa; yönettiği hesapların incelenmemesini ve tartışmalı işlemler hakkında makul açıklamalar istenmemesini savunmak da hukuk devleti bakımından o kadar yanlıştır.

Yardımın gerçek sahibi kim?

Deprem döneminde yapılan yardımların büyük bölümü vatandaşların bağışlarıyla gerçekleştirildi.

Bir organizasyonu kurmak, gönüllüleri bir araya getirmek ve yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak değerlidir. Ancak organizasyon başarısı, kullanılan kaynağın sahibini değiştirmez.

O yardımlar yalnızca bir sanatçının veya dernek başkanının parasıyla yapılmadı. Öğrenciler harçlıklarından, emekliler maaşlarından, işçiler alın teriyle kazandıkları paralardan fedakârlık yaptı. Kimi battaniye gönderdi, kimi aracını tahsis etti, kimi günlerce yardım kolisi hazırladı.

Dolayısıyla deprem dayanışmasının asıl kahramanı, kendi rızkından vazgeçerek hiç tanımadığı insanlara el uzatan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır.

Haluk Levent’in ve AHBAP çalışanlarının emeğini teslim etmek gerekir. Ancak milletin ortak iyiliğini tek bir kişinin şahsında toplamak, bağışçıların fedakârlığını ve gönüllülerin emeğini görünmez kılar.

Hesap sormak iyilik düşmanlığı değildir

Devlet, vatandaşlardan topladığı vergilerle yol, hastane veya köprü yaptığında bunlar herhangi bir yöneticinin kişisel servetinden karşılanmış olmaz. Bir yöneticinin kamu kaynaklarıyla yapılan hizmetleri kendi cebinden yapmış gibi anlatması ne kadar anlamsızsa, vatandaşların bağışlarıyla gerçekleştirilen yardımları bir dernek yöneticisinin kişisel iyiliği gibi sunmak da o kadar yanlıştır.

Devlet bütçesiyle dernek bağışı hukuken aynı değildir. Ancak ortak bir ilke vardır: Belirli bir amaç için emanet edilen kaynağı kullanan kişi, o kaynağın hesabını vermekle yükümlüdür.

Bağışçı, parasının hangi projede, hangi kararla ve hangi belgeye dayanılarak kullanıldığını bilmek ister. Bu soruları sormak AHBAP düşmanlığı değildir. Tam tersine, yardım faaliyetlerine duyulan güveni korumanın yoludur.

Geçmişte iyilik yapmış olmak değerlidir; ancak hiç kimseye hukukun dışında hareket etme ayrıcalığı vermez. Kişiye duyulan güven ve emanet edilen paranın miktarı arttıkça hesap verme sorumluluğu da artar.

Bununla birlikte hesapların incelenmesi, suçun kanıtlandığı anlamına gelmez. Tutuklama da kesinleşmiş mahkûmiyet değildir. Haluk Levent’in savunması dinlenmeli, belgeler incelenmeli ve iddialar bağımsız yargı tarafından değerlendirilmelidir.

Masumiyet karinesi “hesap sorulamaz” demek değildir. Hesap sormak da “suçlu ilan etmek” değildir.

Son Söz: İyiliğin Payesi, Türkiye’mizde Kuvâ-yi Milliye Ruhuyla Yardıma Koşan Fedakâr Yurttaşlarımıza Aittir.

Haluk Levent’in geçmişte yaptıklarını yok saymak da bu geçmişi gerekçe göstererek denetimi reddetmek de hakkaniyetli değildir.

Hukukun görevi kahraman üretmek veya kahraman yıkmak değil; yapılan iyiliği inkâr etmeden yetkinin nasıl kullanıldığını ve emanet edilen paranın nereye harcandığını ortaya çıkarmaktır.

Ne geçmişte yapılan iyilikler beraat belgesidir ne de bugün yürütülen soruşturma kesinleşmiş mahkûmiyet hükmüdür. İyiliğin payesi, Türkiye’mizde Kuvâ-yi Milliye ruhuyla yardıma koşan fedakâr yurttaşlarımıza; yönetme yetkisi görevlilere, hesap verme sorumluluğu ise bu yetkiyi kullananlara aittir.

Continue Reading

Trending