Yazarlar
KARACABEY’DE DEPREM GERÇEĞİ
Yapılan jeolojik çalışmalara göre Karacabey fayının 6.0 ve üzeri büyüklükte, Uluabat Fayı’nın ise 7.0 büyüklüğüne kadar sarsıntı oluşturabileceğine dikkat çekilmektedir.
1964 yılındaki 7 şiddetindeki Manyas depreminde Karacabey’de çok sayıda ev yıkılıp can kaybı yaşanmıştı. 1855 yılında “Küçük Kıyamet” adıyla tarihe geçen 7,5 şiddetindeki Mustafakemalpaşa ve bir ay sonra yaşanan 6,5 şiddetindeki Bursa depreminde yaklaşık 3 bin kişi yaşamını yitirmişti. Uzmanlar 1855 depreminin üzerinden yaklaşık 170 yıl geçtiğini hatırlatarak, bölgedeki enerji birikimine dikkat çekmektedirler.
Karacabey’e Bursa, Bandırma ve Yeniköy olmak üzere üç ana yoldan giriş ve çıkış yapılmakta. Yani üç giriş bölgesi de Canbalı, Hanifedere ve Taşlık olmak üzere köprülerle çevrili. Olası bir depremde bu üç köprü yıkıldığı takdirde ilçeye yardım desteğinin gelmesi zor gibi görünüyor.
Deprem doğal afetlerin başında gelmektedir. Günümüzde deprem uzmanları yaptıkları açıklamalarda sürekli olası bir İstanbul depreminden bahsetmektedirler. Öyle bir depremde Bursa’nın ve Karacabey’in de büyük kayıplar vereceği acı bir gerçektir.
Ben bir deprem uzmanı değilim, ancak sizlerle İstanbul haricinde göz ardı edilen bir depremden, olası Karacabey depremini gözler önüne sermek ve araştırmalarım sonrası elde ettiğim bilgileri paylaşmak istiyorum.
Karacabey, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın (KAF) güney kolu üzerinde ve çevresinde yer alan aktif fayların etkisi altındadır. Bu nedenle de olası sarsıntıyı zemin yapısı nedeniyle daha şiddetli hissedebilecek bir konumdadır.
Bu nedenle de Karacabey, Türkiye Deprem Tehlike Haritası’na göre birinci derece deprem bölgesi içerisinde kabul edilmektedir. Karacabey Fayı (yaklaşık 29 km) ve Uluabat Fayı ilçeyi doğrudan etkileyebilecek kapasitededir.
Karacabey’in büyük bir bölümü alüvyon (gevşek dolgu) ova üzerine kuruludur. Bu tür zeminler, deprem dalgalarının şiddetini artırır. Yer altı su seviyesinin yüksek olduğu tarım arazileri ve ova kesimlerinde, sarsıntı anında toprağın balçık gibi davranması (sıvılaşma) binaların temellerinin çökmesine veya yan yatmasına neden olabilir.
Karacabey’i doğrudan veya dolaylı etkileyen başlıca fay hatları şunlardır:
1 – Karacabey Fayı : İlçenin kendi adıyla anılan bu fay, yaklaşık 29-30 km uzunluğundadır. Yapılan jeolojik çalışmalara göre bu fayın 6.0 ve üzeri büyüklükte deprem üretme potansiyeli bulunmaktadır.
2 – Uluabat Fayı : Karacabey’in hemen doğusunda, Uluabat Gölü çevresinden geçen bu fay oldukça kritiktir. Uzmanlar, Uluabat Fayı’nın 7.0 büyüklüğüne kadar sarsıntı oluşturabileceğine dikkat çekmektedir.
3 – Diğer Yakın Fay Hatları : Karacabey, bölgedeki diğer büyük fayların da sarsıntı menzilindedir:
a) Mustafakemalpaşa Fayı : İlçenin güneyinde yer alır ve 7.0 üzerinde deprem üretme kapasitesine sahiptir.
b) Zeytinbağı (Mudanya) Fayı : Mudanya ile Karacabey (Kocasu Deltası) arasında uzanan yaklaşık 40 km’lik bir hattır.
c) Manyas Fayı : Karacabey’in batısında yer alan ve geçmişte yıkıcı depremler üretmiş bir hattır.
Karacabey, hem Marmara Denizi’ndeki aktif fay hatlarına yakınlığı hem de Manyas -Mustafakemalpaşa hattı üzerindeki konumu nedeniyle tarih boyunca ciddi sarsıntılar yaşamıştır. Bunların en önemlileri şunlardır.
1 – Manyas Depremi (1964) : Karacabey tarihinin en yıkıcı olaylarından biridir. 6 Ekim 1964 Salı günü saat 16.31’de merkez üssü Manyas Gölü’nün güneyinde 7.0 şiddetinde meydana gelen deprem Karacabey’de çok ciddi hasara yol açmıştır.
Deprem en çok Karacabey, Manyas, Bandırma ve Mustafakemalpaşa dörtgeninde etkili olmuştur. Karacabey ve köylerinde yaklaşık 5.400 bina ağır hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır. Özellikle kerpiç ve taş yapılar yerle bir olmuştur. Hükümet Konağı, bazı camiler ve okullar ciddi çatlaklar alarak kullanılamaz hale gelmiştir. Bölgedeki alüvyon zemin yapısı, sarsıntının şiddetini artırmış ve zeminde geniş yarıklar oluşmasına neden olmuştur.
Depremde 25 kişi hayatını kaybetmiş, 80 kişi de yaralanmıştır. Can kaybının büyüklüğe oranla az olmasının sebebi, depremin gündüz saatlerinde, yani insanlar dışarıdayken veya tarladayken meydana gelmiş olmasıdır.
1964 Manyas-Karacabey depremi, bölgenin modern tarihindeki en öğretici ve sarsıcı olaylardan biridir. Deprem, sadece binaları yıkmakla kalmamış, bölgenin jeolojik yapısını da değiştirmiş, Karacabey ovasının zemin yapısının ne kadar hassas olduğunu kanıtlayan olaylara sahne olmuştur. Karacabey’in alüvyon topraklarında zemin sıvılaşması yaşanmış, tarlalardan ve bahçelerden sıcak su ve kum fışkırmıştır. Karacabey – Manyas yolu üzerinde genişliği 1 metreyi, derinliği ise birkaç metreyi bulan devasa yer yarıkları oluşmuştur.
Depremden sonra Karacabey’de prefabrik konutlar (deprem evleri) inşa edilmiş ve ilçenin yapılaşma tarzında değişikliklere gidilmeye çalışılmıştır. Ancak bu deprem, Karacabey’in her zaman yüksek risk altında olduğunu gösteren en somut “uyarı” olarak tarihe geçmiştir.
2 – 1855 Bursa Depremi (Küçük Kıyamet) : 1855 yılında Bursa’yı sarsan ve halk arasında “Küçük Kıyamet” olarak adlandırılan iki büyük deprem yaşanmıştır. Bu iki depremin merkez üsleri farklı noktalardır.
İlk olarak 28 Şubat 1855 günü 7.5 şiddetinde Kirmasti (Mustafakemapaşa) merkezli deprem meydana gelir. Bu sarsıntı özellikle Bursa’nın batısını ve Karacabey – Mustafakemalpaşa hattını çok şiddetli vurmuştur. Bursa surlarının bir kısmının ve birçok caminin bu sarsıntıda hasar gördüğü bilinir.
Bursalı Gökmenzade Seyyid Hüseyin tarafından yazılan ve Türk tarihinin ilk bilimsel deprem tarihli kitabı olan “İşaretnüma”de, depremin merkez üssünün Mustafakemalpaşa (Kirmasti) olması nedeniyle Karacabey ve çevresinde de “çok sayıda ev ve caminin yıkıldığı, birçok kişinin hayatını kaybettiği” not edilmiştir.
İkinci deprem yaklaşık bir ay sonra 11 Nisan 1855 tarihinde merkez üssü Bursa şehir merkezinin hemen doğusu, Gökdere – Işıklar civarında 6.5 şiddetindeki artçı deprem olarak meydana gelir. Bursa şehir merkezini neredeyse tamamen yıkan bu deprem, Karacabey’deki taş ve kerpiç yapılarda da önemli hasarlar bırakmıştır. Tarihi kaynaklar, sarsıntının Marmara’nın güneyindeki tüm yerleşim birimlerini vurduğunu kaydeder.
İlk depremde hasar alan binaların (Bursa Ulu Cami dahil) çoğu bu ikinci sarsıntıyla tamamen yıkılmıştır. Bu deprem Gemlik ve Mudanya tarafında da ağır hasara yol açmıştır.
Ölümlerin çoğu Bursa şehir merkezindeki binaların çökmesi ve ardından çıkan büyük yangınlar nedeniyle yaşanmıştır. Karacabey gibi kırsal ağırlıklı ilçelerde ölümler daha çok kerpiç evlerin çökmesi sonucu meydana gelmiştir. Bazı yerel kaynaklara göre toplam can kaybının 3 bini geçtiği söylenmektedir.
Uzmanlar, 1855 Bursa depreminin üzerinden yaklaşık 170 yıl geçtiğini hatırlatarak, bölgedeki enerji birikimine dikkat çekmektedirler.
3 – 12 Mayıs 1327 Miletopolis (Karacabey) Depremi : Tarihi kaynaklara göre Karacabey’in Mihaliç adını almadan önce ilçe sınırları içerisinde “Miletopolis” adında bir şehir olduğu bilinmektedir. 12 Mayıs 1327 yılında Miletopolis merkezli yaşanan 6.5 şiddetindeki bu deprem, doğrudan bölgeyi etkileyen en eski ve en şiddetli ilk kayıtlı büyük depremlerden biridir.
Bu depremde Karacabey (Miletopolis) ve Uluabat (Lopadium) çevresinde ağır hasar oluşturmuştur. Hatta tarihi kaynaklara göre, Ulubat Kalesi surlarının bu depremde zarar gördüğü ve bu zafiyetten yararlanılarak bölgenin Osmanlılar tarafından fethini kolaylaştırdığı belirtilmiştir.
4 – 1999 Marmara Depremi : 17 Ağustos 1999 Salı günü saat 03.02’de, 45 saniye süren ve yaklaşık 17 bin kişinin yaşamını yitirdiği 7,4 şiddetindeki depremin merkez üssü Gölcük olmasına rağmen, Karacabey’de de çok güçlü hissedilmiş ve bazı yapılarda çatlaklara neden olmuştur.
İlçedeki mahalleleri jeolojik yapılarına göre üç ana grupta inceleyebiliriz:
- Bölge / Mahalleler. b) Zemin Yapısı. c) Risk Durumu.
Merkez Mahalleler (Runguçpaşa, Sırabademler, Hamidiye vb.) : Alüvyon, killi ve kumlu birimler. Yeraltı suyu seviyesi yer yer yüksektir. Sarsıntı büyütme ve sıvılaşma potansiyeli mevcuttur.
Göl ve Ova Mahalleleri (Uluabat, Bakırköy, Hotanlı vb.) : Tamamen gevşek alüvyon ve bataklık çökelleri. En zayıf zemin yapısı bu bölgelerdedir. Sıvılaşma riski en üst seviyededir.
Yüksek Kesimler / Yamaçlar (İnkaya, Canbaz, Dağkadı vb.) : Daha sert kayaçlar veya yaşlı tortullar. Merkeze göre zemin daha sağlamdır ancak eğimli bölgelerde heyelan riski kontrol edilmelidir.
Runguşpaşa Mahallesi : Yapılan etütlerde zeminin çoğunlukla yüksek plastisiteli kil (ince taneli doğal toprak) ve yer yer siltli kumdan (gevşek yapılı zemin türü) oluştuğu tespit edilmiştir.
Uluabat ve Çevresi : Rakımın 4-7 metre olduğu bu bölgelerde zemin “çok zayıf” yapıda olup, sismik dalga hızı düşüktür. Bu da deprem etkisini maksimize eder.
İnkaya : İlçenin güneyindeki yüksek bölgelerde zemin, ovaya kıyasla çok daha dirençlidir.
Karacabey’e Bursa, Bandırma ve Yeniköy olmak üzere üç ana yoldan giriş ve çıkış yapılmakta. Yani üç giriş bölgesi de Canbalı, Hanifedere ve Taşlık olmak üzere köprülerle çevrili. Olası bir depremde bu üç köprü yıkıldığı takdirde ilçeye yardım desteğinin gelmesi zor gibi görünüyor.
Deprem için söylenecek son söz; doğayla savaşmak yerine onun gerçekliğini kabul edip, bilimin ışığında “deprem dirençli kentler” inşa etme zorunluluğudur. Afetlerin kaçınılmaz olduğu bu coğrafyada, unutulmaması gereken nihai ders, önlem alınmayan yapıların en büyük tehdit olduğudur.
Yazarlar
YAPAY ZEKÂ GELİŞTİKÇE BİZ NASIL DEĞİŞECEĞİZ
Yapay zekâ hayatımıza girdiğinden beri pek çok şeyi kolaylaştırdı. Birkaç dakika içerisinde ulaşamayacağımız bilgiye ulaşıyor, saatlerce uğraşacağımız işleri çok daha kısa sürede hallediyor, aklımıza gelmeyen fikirleri önümüze seriyor. Üstelik her geçen gün biraz daha gelişiyor ve hayatımızın içine biraz daha yerleşiyor.
Peki hayatımız kolaylaşırken bizden neler eksiliyor?
Eskiden bir konu üzerine uzun uzun düşünür, arkadaşlarımızla beyin fırtınası yapar, bazen günlerce bir fikrin peşinden giderdik. Şimdi birkaç kelime yazıyoruz ve karşımıza onlarca fikir çıkıyor. Bir metni nasıl yazacağımızı, bir odayı nasıl dekore edeceğimizi, ne giyeceğimizi, nereye gideceğimizi, hatta bazen ne düşüneceğimizi bile sorabiliyoruz.
Elbette bunun çok güzel bir tarafı var. Hayat hızlandı ve yapay zekâ bu hızın içerisinde bize ciddi bir kolaylık sağlıyor. Fakat kolay olan her şey gerçekten bizim için iyi mi?
Beni asıl düşündüren noktalardan biri de gördüğümüz dünyanın giderek gerçekten uzaklaşması.
Sosyal medya zaten yıllardır bize kusursuz hayatlar gösteriyordu. Filtrelenmiş yüzler, özenle seçilmiş kareler, en güzel anların yan yana dizildiği profiller… Şimdi bunun bir adım ötesindeyiz. Artık yalnızca gerçeği güzelleştirmiyoruz; hiç yaşanmamış bir anı yaşanmış gibi gösterebiliyor, hiç bulunmadığımız bir yerde fotoğrafımızı oluşturabiliyor, yüzümüzü ve bedenimizi gerçekte olmadığı kadar “kusursuz” hale getirebiliyoruz.
Belki de bir süre sonra bir fotoğrafa baktığımızda ilk düşündüğümüz şey “Ne güzel çıkmış” değil, “Acaba gerçek mi?” olacak.
Bunun güzellik algımız üzerinde ne yapacağını da merak ediyorum. Çünkü insan yüzü kusurludur. Bir kaş diğerinden biraz farklıdır, cilt her zaman pürüzsüz değildir, saç her karede olması gerektiği gibi durmaz. Hayatın kendisi de böyledir zaten. Dağınıktır, plansızdır, bazen estetik değildir. Ama gerçektir.
Yapay zekâ ise bize kusuru olmayan bir dünya sunabiliyor.
Mesele yapay zekânın hayatımızda olması değil. Zaten artık hayatımızın içinde ve bundan tamamen vazgeçeceğimizi düşünmek pek gerçekçi görünmüyor. Asıl mesele, onu hayatımızın neresine koyacağımız.
Bize zaman kazandıran bir araç mı olacak, yoksa düşünmekten vazgeçtiğimiz her noktada bizim yerimize düşünen bir şeye mi dönüşecek?
Üretmemize yardımcı mı olacak, yoksa üretme zahmetinden bizi kurtardığı için zamanla üretkenliğimizi mi azaltacak?
Gerçeği daha güzel anlatmak için mi kullanacağız, yoksa gerçeğin kendisini yeterince güzel bulmamaya mı başlayacağız?
Belki de yapay zekâ ile ilgili asıl konuşmamız gereken şey onun ne kadar gelişeceği değildir. Çünkü gelişeceği belli, ortada.
Asıl soru şu olabilir:
O geliştikçe biz ne kadar değişeceğiz?
Ve birkaç yıl sonra sosyal medya hesaplarımızı açtığımızda arkadaşlarımızın kahvesini, tatilini, evini, yüzünü, çocuğunu, gündelik hayatından küçük ve kusurlu kareleri mi göreceğiz; yoksa herkesin kendisinin daha güzel, daha başarılı, daha kusursuz ve aslında hiç var olmamış bir versiyonunu mu?
Daha da önemlisi, bir gün yapay olanı o kadar çok görürsek, gerçeği sıradan bulmaya başlar mıyız?
Yazarlar
İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!
ÖZKAYNAKLAR: ŞİRKETİN GERÇEK GÜCÜ MÜ, BİLANÇONUN SESSİZ KALESİ Mİ?
Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun aktif tarafını, ardından şirketin bu varlıkları hangi kaynaklarla finanse ettiğini masaya yatırmış; kısa ve uzun vadeli borçlanmanın, finansal kaldıraç kullanımının ve vade yapısının şirket açısından ne anlama geldiğini incelemeye çalışmıştık.
Şimdi ise bilançonun sağ tarafındaki en kritik unsurlardan biri olan özkaynaklara geliyoruz.
Çünkü bir şirketin ne kadar borcu olduğu kadar, o borcun arkasında ne kadar kendi sermayesi bulunduğu da önemlidir.
Bir başka ifadeyle, şirket ne kadar başkasının parasıyla, ne kadar kendi gücüyle ayakta duruyor? İşte özkaynaklar bize bu sorunun cevabını verir.
Özkaynak, en basit haliyle şirketin varlıkları üzerinde ortakların kalan hakkını ifade eder.
Bilançonun matematiği oldukça nettir:
Varlıklar = Borçlar + Özkaynaklar
Yani şirketin sahip olduğu varlıkların bir kısmı borçlarla, bir kısmı ise şirketin kendi kaynaklarıyla finanse edilir.
Özkaynakların içerisinde ödenmiş sermayenin yanı sıra geçmiş yıllarda işletmede bırakılan kârlar, dönem net kârı veya zararı ve diğer özkaynak kalemleri de bulunur. Burada önemli bir ayrıntı var.
Bir şirketin güçlü görünmesi için sadece sermayesinin yüksek olması yeterli değildir.
Çünkü bilançoda milyonlarca liralık sermaye yazabilir.
Ancak yıllar içerisinde zararlar birikmiş, özkaynaklar erimiş ve şirket sürekli borçla finanse edilmeye başlanmışsa, o yüksek sermaye rakamının tek başına fazla bir anlamı kalmayabilir.
İşte bu nedenle yöneticinin bakması gereken yer sadece “sermayemiz ne kadar?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
“Şirketin gerçekten ne kadar özkaynağı kaldı ve bu özkaynak ne kadar güçlü?”
I. Sermaye büyük görünebilir, peki şirket gerçekten güçlü mü?
Bir şirketin yüksek özkaynağa sahip olması elbette önemli bir avantajdır.
Çünkü güçlü özkaynak, şirketin borçlara karşı dayanıklılığını artırabilir; finansal dalgalanmalarda bir tampon görevi görebilir. Ekonomik koşullar kötüleştiğinde, satışlar düştüğünde, tahsilatlar geciktiğinde veya finansman maliyetleri yükseldiğinde şirketin en önemli savunma hatlarından biri özkaynaklarıdır.
Ancak burada da ince bir çizgi vardır. Yüksek özkaynak, tek başına sağlıklı şirket anlamına gelmeyebilir.
Çünkü önemli olan özkaynağın sadece büyüklüğü değil, nasıl kullanıldığıdır.
Örneğin; şirketin özkaynakları güçlü olabilir ancak bu kaynaklar düşük getirili veya atıl varlıklarda tutuluyorsa sermaye verimli kullanılmıyor olabilir.
Tam tersine, daha düşük özkaynağa sahip bir şirket sahip olduğu sermayeyi çok daha verimli kullanarak yüksek kârlılık doğurabilir.
İşte burada finansal analizde başka bir kapı açılır: Özkaynak kârlılığı.
II. Özkaynak kârlılığı: Şirket kendi parasını ne kadar çalıştırıyor?
Bir şirketin ortaklarının koyduğu veya işletmede bıraktığı kaynaklarla ne kadar kâr ürettiğini anlamak için bakabileceğimiz önemli göstergelerden biri özkaynak kârlılığıdır.
Basitçe ifade edersek: ROE = Net Kâr / Ortalama Özkaynaklar
Bu oran bize şirketin kendi kaynaklarını ne kadar verimli kullandığı konusunda fikir verebilir.
Ancak burada da yalnızca yüksek orana bakıp karar vermek doğru olmayabilir.
Çünkü yüksek özkaynak kârlılığı bazen şirketin çok başarılı olmasından değil, özkaynaklarının düşük, borçlarının yüksek olmasından da kaynaklanabilir.
İşte finansal kaldıraç burada tekrar karşımıza çıkar. Borç kullanımı doğru koşullarda ortakların sermayesi üzerinden elde edilen getiriyi artırabilir.
Fakat borcun maliyeti yükseldiğinde veya faaliyetlerden yaratılan getiri zayıfladığında aynı kaldıraç bu kez şirketin üzerine ağır bir yük bindirebilir.
Bu nedenle yöneticinin sadece “Ne kadar kâr ettik?” diye bakması yetmez.
Şunu da sorması gerekir: “Bu kârı ne kadar sermayeyle ve ne kadar borç kullanarak elde ettik?”
Çünkü rakamların arkasındaki gerçek hikâye çoğu zaman burada gizlidir.
III. Geçmiş yılların kârı: Şirketin sessiz sermaye birikimi
Özkaynakların önemli unsurlarından biri de işletmede bırakılan geçmiş dönem kârlarıdır. Şirket her yıl elde ettiği kârın tamamını ortaklarına dağıtmak yerine bir bölümünü işletmede bırakıyorsa, zaman içerisinde kendi kaynaklarını güçlendirebilir.
Bu kaynaklar yeni yatırımların finansmanında, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında veya borçlanma ihtiyacının azaltılmasında kullanılabilir. İşte bu nedenle bazı şirketlerin en güçlü finansman kaynağı bankalar değil, yıllar içerisinde kendi bünyelerinde oluşturdukları sermaye birikimi olabilir.
Bu, bilançonun sessiz çalışan tarafıdır. Kasaya yeni bir para girişi gibi görünmeyebilir. Ancak şirketin dış kaynaklara olan bağımlılığını azaltır. Şirketin finansal bağımsızlığını artırır. Ve en önemlisi, zor dönemlerde hareket alanı yaratır. Fakat bunun tersi de mümkündür.
Sürekli zarar eden, zararlarını özkaynaklarından tüketen ve faaliyetlerini her geçen yıl daha fazla borçla çevirmeye başlayan bir işletmede finansal yapı giderek kırılganlaşabilir.
Bu noktada bilanço bize çok önemli bir soru sorar: Şirket kendi kaynaklarını mı büyütüyor, yoksa borçlarını mı? İşte gerçek finansal güç, bu iki rakam arasındaki ilişkide ortaya çıkar.
IV. Gerçek güç: Borç ile özkaynak arasındaki denge
Finansal açıdan güçlü bir şirket demek, borcu hiç olmayan şirket demek değildir. Çünkü doğru kullanılan borç, büyümenin önemli finansman araçlarından biridir.
Asıl mesele, borç ile özkaynak arasında şirketin faaliyet yapısına, nakit üretme kapasitesine ve risk seviyesine uygun bir denge kurabilmektir.
Özkaynak çok düşük, borç çok yüksekse şirket dış finansmana aşırı bağımlı hale gelebilir. Özkaynakları güçlü ise şirketin finansal şoklara karşı dayanıklılığı artabilir. Ancak burada da sektör, yatırım yapısı, kârlılık, nakit akışı ve borçların vadesi birlikte değerlendirilmelidir.
Çünkü bilanço tek bir rakamdan ibaret değildir. Bir şirketin finansal yapısını anlamak için; “Borcu ne kadar?” sorusunun yanına mutlaka, “Özkaynağı ne kadar?” ve “Bu kaynaklarla ne kadar kâr ve nakit üretiyor?” sorularını da koymak gerekir.
Çünkü güçlü bilanço, sadece büyük rakamlardan oluşan bilanço değildir. Zor zamanlarda ayakta kalabilen bilançodur.
Son Söz
Serimizin başından bu yana bilançonun farklı yüzlerine baktık. Aktiflerde paranın nerede kilitlendiğini, borçlarda şirketin hangi kaynaklara ne kadar bağımlı olduğunu, uzun vadeli finansmanda geleceğin gelirlerinin nasıl bugünden kullanılabildiğini gördük.
Şimdi ise karşımıza bilançonun en önemli sorularından biri çıkıyor: Şirketin gerçekten kendine ait ne kadar gücü var? Çünkü borçla büyümek mümkündür. Ancak her büyüme güçlenmek anlamına gelmez. Gerçek finansal güç, şirketin sadece iyi günlerde büyümesi değil, kötü günlerde de ayakta kalabilmesidir.
Şirketin gerçek kalesi, sadece sermaye rakamı değil; borçlarını taşıyabilecek, faaliyetlerini sürdürebilecek ve gerektiğinde yeni finansman yaratabilecek güçlü bir özkaynak yapısıdır.
Ve belki de yöneticilerin bilanço önünde kendilerine sorması gereken en önemli soru şudur:
“Şirket gerçekten kendi ayakları üzerinde mi duruyor, yoksa hâlâ başkasının parasıyla mı ayakta?”
Çünkü bazen bilançonun en büyük gücü, en yüksek görünen rakam değil; zor zamanda hâlâ yerinde duran rakamdır. Serimizin bir sonraki bölümünde gelir tablosunun bıraktığı yerden devam edecek ve “kâr” ile “nakit” arasındaki o kritik farkı masaya yatıracağız.
Çünkü bazen şirket kâr eder ama kasasındaki rakam yükselmeyebilir.
Bazen satışlar büyür ama nakit sıkışır. Bazen bilanço güçlü görünür ama işletme günlük ödemelerini karşılamakta zorlanır. İşte bütün bu soruların cevabı bizi Nakit Akış Tablosu’na götürüyor. Bir sonraki yazımızda soracağımız soru çok basit olacak: “Şirket gerçekten para kazanıyor mu, yoksa sadece kâr mı ediyor?”
Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.
Yazarlar
İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!
UZUN VADELİ BORÇLANMA: ŞİRKETİN BÜYÜME MOTORU MU, GELECEĞE BIRAKILAN FATURA MI?
Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun sağ tarafını, yani işletmenin varlıklarını finanse eden yabancı kaynakları ve özkaynakları mercek altına almış; kısa vadeli borçların şirket üzerindeki likidite baskısını, vade uyumsuzluğunun yaratabileceği riskleri, finansal kaldıracın doğru kullanıldığında nasıl bir büyüme aracına, yanlış kullanıldığında ise nasıl bir borç sarmalına dönüşebileceğini ve özkaynakların işletme açısından taşıdığı güvenlik işlevini ele almıştık. Şimdi ise borçlanmanın daha uzun soluklu tarafına, uzun vadeli borçlanmaya odaklanıyoruz.
Çünkü kısa vadeli borcun baskısı kapıya bugün dayanırken, uzun vadeli borcun hesabı çoğu zaman geleceğin takvimine yazılır. Şirket bugün aldığı krediyle yatırımını gerçekleştirir, fabrikasını büyütür, makine parkurunu yeniler; ancak o borcun faizini ve anaparasını yıllar boyunca ödemeye devam eder. Dolayısıyla yöneticinin kendisine sorması gereken çok kritik bir soru vardır:
“Bugün aldığımız uzun vadeli borç, yarının gelirini mi finanse ediyor, yoksa bugünün problemlerini geleceğe mi erteliyor?”
I. Uzun vadeli borçlanma: Geleceğin gelirini bugünden kullanmak
Büyük yatırımları yalnızca özkaynaklarla finanse etmek her işletme için mümkün olmadığı gibi, her zaman en rasyonel tercih de olmayabilir. Yeni bir fabrika kurmak, üretim kapasitesini artırmak, teknolojik altyapıyı yenilemek veya büyük bir makine yatırımı gerçekleştirmek ciddi miktarda finansman gerektirir. İşte bu noktada uzun vadeli borçlanma, şirketin büyüme stratejisinin önemli araçlarından biri haline gelebilir.
Doğru yapılandırılmış bir uzun vadeli kredi, yatırımın maliyetini yıllara yayarak işletmeye finansal hareket alanı sağlayabilir. Özellikle yatırımın gelecekte düzenli gelir ve nakit akışı yaratması bekleniyorsa, yatırımın finansmanının da uzun vadeye yayılması finansal açıdan makul bir yaklaşım olabilir.
Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır:
Uzun vadeli borç kullanmak ile uzun vadeli doğru borç kullanmak aynı şey değildir.
Borcu uzun vadeye yaymak, borcun maliyetini ortadan kaldırmaz. Sadece ödeme yükünün zamana yayılmasını sağlar.
Bugün rahat nefes aldıran bir kredi, yarının bilançosunda ağır bir finansal yük haline gelebilir.
II. Vadesi uzun olan her borç sağlıklı borç olmayabilir
İş dünyasında sık karşılaşılan yanıltıcı düşüncelerden biri şudur:
“Kredinin vadesi uzun, daha çok zamanımız var. O halde sorun yok.”
Oysa borcun uzun vadeli olması yalnızca “ne zaman ödeyeceğiz?” sorusuna cevap verir. Profesyonel bir bilanço analizi ise bundan çok daha fazlasını sorgular:
Ne kadar ödeyeceğiz? Hangi maliyetle ödeyeceğiz? Hangi para birimiyle ödeyeceğiz? Ve en önemlisi, bu borcu hangi nakit akışıyla taşıyacağız? Çünkü aynı miktarda uzun vadeli borcu bulunan iki şirketin finansal hikâyesi birbirinden tamamen farklı olabilir.
Bir şirket aldığı krediyi üretim kapasitesini artıracak yeni bir fabrikaya yatırırken, diğer şirket aynı krediyi eski borçlarını çevirmek, faizlerini ödemek veya sürekli büyüyen işletme açığını kapatmak için kullanabilir.
Rakam aynı olabilir. Ancak ekonomik gerçeklik aynı değildir.
Borç üretken bir yatırıma dönüşüyorsa şirketin gelecekteki gelir kapasitesini artırabilir. Ancak sürekli zararları veya kronik nakit açıklarını finanse etmek için kullanılıyorsa, şirketin sorununu çözmek yerine, yalnızca bu sorunu geleceğe taşıma riski ortaya çıkar.
Bu nedenle bilanço okuyucusunun sorusu sadece “Ne kadar borcumuz var?” olmamalıdır.
Asıl soru şudur:
“Bu borç hangi değeri yaratmak için kullanıldı?”
III. Borcun gerçek maliyeti: Faiz, kur, vade ve nakit akışı
Uzun vadeli borçlanmanın en görünmeyen maliyeti, yalnızca bilançoda görünen anapara değildir. Yıllara yayılan faiz ödemeleri, komisyonlar ve diğer finansman maliyetleri, alınan kaynağın işletmeye gerçek maliyetini belirler.
Bu nedenle yöneticinin bakması gereken soru yalnızca:
“Bu krediyi alabiliyor muyuz?” değil, “Bu krediyi taşıyabiliyor muyuz?” sorusudur.
Çünkü banka borcu bugün verir; fakat borcun maliyeti şirketin gelecekte yaratacağı nakit akışından ödenir.
Üstelik uzun vadeli borçlanmada yalnızca faiz değil, kur riski de önem taşır. Özellikle döviz cinsinden borçlanan ancak gelirlerinin büyük bölümünü aynı para biriminde elde etmeyen işletmeler açısından kur hareketleri, yıllara yayılan borç yükünü ciddi biçimde değiştirebilir.
Bu nedenle uzun vadeli borçlanmada yalnızca vade değil, borcun maliyeti ve para birimi de mutlaka dikkate alınmalıdır.
Fakat bütün bu hesapların üzerinde duran daha önemli bir gerçek vardır:
Kârlı olmak ile borcu rahatlıkla ödeyebilmek aynı şey değildir.
Bir şirket muhasebe kayıtlarında kâr açıklarken dahi borç ödemelerinde zorlanabilir. Çünkü kâr ile nakit aynı şey değildir. Tahsil edilemeyen alacaklar, stoklara bağlanan kaynaklar ve yatırım harcamaları şirketin kasasında oluşan gerçek nakdi azaltabilir.
İşte bu nedenle uzun vadeli borçlanmanın gerçek sınırı, şirketin gelecekte yaratacağı nakit akışıdır.
IV. Borçla büyümek mi, borçla ayakta kalmak mı?
Uzun vadeli borçlanmanın belki de en kritik ayrımı burada ortaya çıkar:
Borçla büyümek ile borçla ayakta kalmak aynı şey değildir.
Borçla büyüyen şirket, aldığı kaynağı ekonomik değer yaratması beklenen alanlara yönlendirir. Üretim kapasitesini artırır, yeni pazarlara girer, verimliliğini yükseltir ve gelecekte daha güçlü bir gelir ve nakit akışı yaratmayı hedefler.
Borçla ayakta kalan şirket ise çoğu zaman eski borcunu yeni borçla kapatır, finansman açığını yeni kaynaklarla çevirmeye çalışır ve faaliyetlerinden yeterli nakit üretemediği halde finansman zincirini koparmamaya uğraşabilir.
Dışarıdan bakıldığında her iki şirketin de bilançosu büyüyebilir.
Ciro artabilir. Varlıklar çoğalabilir.
Ancak finansal analiz gözlüğünü taktığımızda çok daha önemli bir soru karşımıza çıkar:
Şirket gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece borçları mı büyüyor?
İşte uzun vadeli borçlanmanın gerçek sınırı tam olarak burada başlar.
Bir borcun vadesinin uzun olması, onu otomatik olarak sağlıklı hale getirmez. Sağlıklı borç; şirketin faaliyetlerinden veya borçla finanse edilen yatırımdan yaratacağı nakit akışıyla makul bir şekilde taşınabilen borçtur.
Çünkü borç, doğru kullanıldığında büyümenin yakıtıdır.
Yanlış kullanıldığında ise geleceğin gelirlerini bugünden rehin alan görünmez bir zincire dönüşebilir.
Son söz
Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun sağ tarafına geçerek kısa vadeli borçların oluşturduğu likidite baskısını, vade uyumsuzluğunun yaratabileceği finansal riskleri, finansal kaldıracın iki yönlü etkisini ve özkaynakların şirket açısından taşıdığı güvenlik işlevini ele almıştık.
Bu yazımızda ise borcun daha uzun vadeli yüzüne baktık.
Uzun vadeli borçlanmanın, doğru yatırım ve doğru finansman planıyla birlikte kullanıldığında şirketin büyüme kapasitesini artırabileceğini; ancak yalnızca vadesinin uzun olmasının onu otomatik olarak güvenli bir kaynak haline getirmeyeceğini gördük.
Bir şirket için en tehlikeli borç, her zaman en büyük borç olmayabilir.
Bazen en tehlikeli borç, şirketin gelecekte yaratacağı geliri bugünden tüketmeye başlayan borç olabilir.
Serimizin bir sonraki yazısında ise artık borçların karşısındaki en önemli finansal kaleye, özkaynaklara daha yakından bakacağız. Sermayenin yalnızca bilançoda duran bir rakam olmadığını; geçmiş yıllardan biriken kârların, sermaye yapısının ve şirketin finansal bağımsızlığının işletmenin krizlere karşı dayanıklılığını nasıl şekillendirdiğini inceleyeceğiz.
Çünkü şirketin ne kadar borçlandığı kadar, borç verenlere karşı ne kadar kendi gücüyle ayakta durabildiği de önemlidir.
Takipte kalın, rakamlar yalan söylemez; ama yanlış okunurlarsa yanıltabilirler!
Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.
-
Bursa Bölge7 yıl agoKaracabey’de cinayet: 1 ölü
-
Genel3 yıl agoKARACABEYLİ DUAYEN SANATÇI SEVENLERİNİ ÜZDÜ
-
Bursa Bölge7 yıl agoRABBİMİZ BİZDEN NELER İSTİYOR
-
Genel2 yıl agoKARACABEY BELEDİYESİ’NDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ
-
Güncel2 yıl agoİYİ VE KÖTÜ AHLAK
-
Güncel7 yıl agoARAPÇA’DA “VAV” HARFİ
-
Güncel4 yıl agoHAKİM VE SAVCILARA ANLAMLI VEDA
-
Ekonomi7 yıl agoSütaş’tan “Tereyağı” açıklaması




Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login