Connect with us

Yazarlar

YAZIMIZ BELLİ, MUHATABI BELLİ: NEDEN ÜZERİNİZE ALINDINIZ?

Saadet Partisi Karacabey İlçe Başkanı Sayın Zeynel Abidin Koçak’ın, son günlerde şahsımı ve imtiyaz sahibi olduğum KARACABEY YÖREM GAZETESİ’ni hedef alan açıklamalarını hayretle takip ediyorum.

35 yıllık tarafsız ve ilkeli habercilik anlayışımızı “itibarsızlaştırma”, gazetecilik reflekslerimizi ise “tetikçilik” söylemiyle gölgelemeye çalışan Sayın Koçak’a hatırlatmak isterim: Gazetecilik, siyasi makamların hoşuna gidenleri yazmak değil; kamuoyunun bilmesi gerekenleri cesaretle gündeme taşımaktır.

Ancak mesele artık yalnızca basın üzerinden yürütülen bir polemik olmaktan çıkmıştır.

Sayın Koçak’ın paylaşımlarında, devam eden hukuki süreçler üzerinden yaptığı değerlendirmelerle birlikte Karacabey’in yetiştirdiği önemli değerlerden Matlı Holding ve Sayın Özer Matlı’nın da doğrudan hedef haline getirildiğini görüyoruz.

32 şirketi ve 7 bin kişiye sağladığı istihdamla Karacabey ekonomisinin önemli aktörlerinden biri olan Matlı ailesi; yalnızca ticari bir yapı değil, bu ilçenin üretim, yatırım ve istihdam hayatında karşılığı bulunan bir değerdir. Bursaspor’dan Karacabey Belediyespor’a, farklı sosyal ve sportif alanlara verilen destekler de kamuoyunun malumudur.

Hal böyleyken, siyasi tartışmalar üzerinden Karacabey’in önemli ekonomik değerlerinden biriyle karşı karşıya gelmek, en hafif ifadeyle siyasi basiretsizliktir.

Elbette Sayın Koçak’ın eleştirme ve siyasi görüşlerini açıklama hakkı vardır. Ancak eleştiri ile bir kentin ekonomik değerlerini hedef haline getirmek arasında önemli bir sınır vardır.

Karacabey’in sanayicisiyle, yatırımcısıyla, istihdam sağlayan kurumlarıyla, liyakatli gazetecileriyle tartışarak siyaset yapılmaz.

Bugün Karacabey’in ihtiyacı; kurumları, iş insanlarını, sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi aktörleri birbirine düşürmek değil, ortak paydada buluşturmaktır.

Özellikle Bursa Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri gibi Karacabey’in ekonomik geleceğini de yakından ilgilendiren bir süreçte, Karacabeyli bir iş insanının etrafında oluşan iddiaları tartışmaya açmak yerine ilçenin kazanımlarına odaklanılması gerekir.

KARACABEY YÖREM GAZETESİ olarak bizim tarafımız bellidir: Karacabey’in gelişimine, üretimine, istihdamına ve bu kente değer katanları değerli sayarız.

Sayın Zeynel Abidin Koçak’a da çağrımız nettir:

Basına işini öğretmekten, Karacabey’in ekonomik değerlerini hedef alan polemiklerden ve kişileri karşı karşıya getirecek söylemlerden vazgeçin.

Çünkü siyaset gelip geçicidir; ancak bir kente kazandırılan yatırım, istihdam ve ekonomik değer kalıcıdır.

Karacabey’in değerlerine dil uzatmak, sonunda yalnızca o değerleri değil, Karacabey’in kendisini yıpratır.

DİP NOT**********

            Geçtiğimiz gün KARACABEY YÖREM GAZETESİ Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Sayın Sercan Can, kendi araştırmaları ve değerlendirmeleri doğrultusunda objektif bir köşe yazısı kaleme aldı.

Sayın Koçak, görünen o ki yazımızı ya okumadınız, ya başkaları tarafından manipüle edildiniz ya da okuduğunuzu anlamadınız. Gerek yaptığımız ilk haberde gerekse son köşe yazımızda ne Karacabey Belediye Başkanı Sayın Fatih Karabatı’dan, ne Milli Görüş’ten ne de Saadet Partisi’nin siyasi çizgisinden söz ettik. Yazımızın konusu son derece açıktır: Bir kişinin kısa aralıklarla değiştirdiği siyasi adresler ve bunun kamuoyunda oluşturduğu soru işaretleri.

Buna rağmen siz, kendi partinizi ve şahsınızı doğrudan ilgilendirmeyen, üstelik partiliniz dahi olmayan bir siyasetçiyi(!) sözde savunma adına konuyu başka isimlere ve başka tartışmalara sürüklüyorsunuz. Ne Başkan Fatih Karabatı’yla, ne Milli Görüş’le ne de Saadet Partisi’yle ilgili tek bir satırımız olmamasına rağmen, kişisel kin ve hırsla hareket eden belediye çalışanı sözde basın danışmanınızın yönlendirmesiyle bu isimleri ve bu tartışmaları gündeme taşıyan bizzat sizsiniz. Yazımızda olmayan kişi ve konular üzerinden bize cevap yetiştirmeye çalışmanız, asıl meseleyi değiştirmediği gibi sizi de yazımızın doğal muhatabı haline getirmiyor.

Üstelik yazımızın sonunda neye karşı olduğumuzu açıkça ortaya koyduk: Biz gazeteciler olarak kimsenin siyasi hesabına göre kalem oynatmıyor, kalemimizi de kiraya vermiyoruz. Hele ki siyasi hesapların sözcülüğünü yapan merdiven altı kifayetsiz basın danışmanları gibi… Bizim itirazımız tam olarak budur. Gazetecilik; kişisel kin ve hırsların, siyasi hesapların veya başkalarının yönlendirmelerinin aparatı haline getirilemez.

Sayın Koçak, siz bir siyasetçisiniz. Dolayısıyla eleştiriden muaf değilsiniz. Gazetecinin görevi, siyasetçinin hoşuna gidecek cümleler kurmak değil; kamuoyunun merak ettiği soruları sormak, gördüğü çelişkileri ortaya koymak ve gerektiğinde eleştirmektir.

Ortada Saadet Partisi’ni, Milli Görüş’ü veya şahsınızı hedef alan bir yazı yokken, konuyu başka isimlere, başka tartışmalara ve başka hesaplaşmalara çekerek kendinizi yazının muhatabı haline getirmenizin nedeni yapay gündem oluşturmak istemeniz olabilir mi?

Bizim kırmızı kartımız kişiseldir. Kırmızı kartımız; gazeteciliğin siyasi hesaplaşmalara, yönlendirmelere ve siyasi çıkarlara alet edilmesine karşıdır. Bunun anlaşılması için de yazıyı yeniden okumaktan fazlasına gerek yoktur.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

YAPAY ZEKÂ GELİŞTİKÇE BİZ NASIL DEĞİŞECEĞİZ

Yapay zekâ hayatımıza girdiğinden beri pek çok şeyi kolaylaştırdı. Birkaç dakika içerisinde ulaşamayacağımız bilgiye ulaşıyor, saatlerce uğraşacağımız işleri çok daha kısa sürede hallediyor, aklımıza gelmeyen fikirleri önümüze seriyor. Üstelik her geçen gün biraz daha gelişiyor ve hayatımızın içine biraz daha yerleşiyor.

Peki hayatımız kolaylaşırken bizden neler eksiliyor?

Eskiden bir konu üzerine uzun uzun düşünür, arkadaşlarımızla beyin fırtınası yapar, bazen günlerce bir fikrin peşinden giderdik. Şimdi birkaç kelime yazıyoruz ve karşımıza onlarca fikir çıkıyor. Bir metni nasıl yazacağımızı, bir odayı nasıl dekore edeceğimizi, ne giyeceğimizi, nereye gideceğimizi, hatta bazen ne düşüneceğimizi bile sorabiliyoruz.

Elbette bunun çok güzel bir tarafı var. Hayat hızlandı ve yapay zekâ bu hızın içerisinde bize ciddi bir kolaylık sağlıyor. Fakat kolay olan her şey gerçekten bizim için iyi mi?

Beni asıl düşündüren noktalardan biri de gördüğümüz dünyanın giderek gerçekten uzaklaşması.

Sosyal medya zaten yıllardır bize kusursuz hayatlar gösteriyordu. Filtrelenmiş yüzler, özenle seçilmiş kareler, en güzel anların yan yana dizildiği profiller… Şimdi bunun bir adım ötesindeyiz. Artık yalnızca gerçeği güzelleştirmiyoruz; hiç yaşanmamış bir anı yaşanmış gibi gösterebiliyor, hiç bulunmadığımız bir yerde fotoğrafımızı oluşturabiliyor, yüzümüzü ve bedenimizi gerçekte olmadığı kadar “kusursuz” hale getirebiliyoruz.

Belki de bir süre sonra bir fotoğrafa baktığımızda ilk düşündüğümüz şey “Ne güzel çıkmış” değil, “Acaba gerçek mi?” olacak.

Bunun güzellik algımız üzerinde ne yapacağını da merak ediyorum. Çünkü insan yüzü kusurludur. Bir kaş diğerinden biraz farklıdır, cilt her zaman pürüzsüz değildir, saç her karede olması gerektiği gibi durmaz. Hayatın kendisi de böyledir zaten. Dağınıktır, plansızdır, bazen estetik değildir. Ama gerçektir.

Yapay zekâ ise bize kusuru olmayan bir dünya sunabiliyor.

Mesele yapay zekânın hayatımızda olması değil. Zaten artık hayatımızın içinde ve bundan tamamen vazgeçeceğimizi düşünmek pek gerçekçi görünmüyor. Asıl mesele, onu hayatımızın neresine koyacağımız.

Bize zaman kazandıran bir araç mı olacak, yoksa düşünmekten vazgeçtiğimiz her noktada bizim yerimize düşünen bir şeye mi dönüşecek?

Üretmemize yardımcı mı olacak, yoksa üretme zahmetinden bizi kurtardığı için zamanla üretkenliğimizi mi azaltacak?

Gerçeği daha güzel anlatmak için mi kullanacağız, yoksa gerçeğin kendisini yeterince güzel bulmamaya mı başlayacağız?

Belki de yapay zekâ ile ilgili asıl konuşmamız gereken şey onun ne kadar gelişeceği değildir. Çünkü gelişeceği belli, ortada.

Asıl soru şu olabilir:

O geliştikçe biz ne kadar değişeceğiz?

Ve birkaç yıl sonra sosyal medya hesaplarımızı açtığımızda arkadaşlarımızın kahvesini, tatilini, evini, yüzünü, çocuğunu, gündelik hayatından küçük ve kusurlu kareleri mi göreceğiz; yoksa herkesin kendisinin daha güzel, daha başarılı, daha kusursuz ve aslında hiç var olmamış bir versiyonunu mu?

Daha da önemlisi, bir gün yapay olanı o kadar çok görürsek, gerçeği sıradan bulmaya başlar mıyız?

Continue Reading

Yazarlar

İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!

ÖZKAYNAKLAR: ŞİRKETİN GERÇEK GÜCÜ MÜ, BİLANÇONUN SESSİZ KALESİ Mİ?

Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun aktif tarafını, ardından şirketin bu varlıkları hangi kaynaklarla finanse ettiğini masaya yatırmış; kısa ve uzun vadeli borçlanmanın, finansal kaldıraç kullanımının ve vade yapısının şirket açısından ne anlama geldiğini incelemeye çalışmıştık.

Şimdi ise bilançonun sağ tarafındaki en kritik unsurlardan biri olan özkaynaklara geliyoruz.

Çünkü bir şirketin ne kadar borcu olduğu kadar, o borcun arkasında ne kadar kendi sermayesi bulunduğu da önemlidir.

Bir başka ifadeyle, şirket ne kadar başkasının parasıyla, ne kadar kendi gücüyle ayakta duruyor? İşte özkaynaklar bize bu sorunun cevabını verir.

Özkaynak, en basit haliyle şirketin varlıkları üzerinde ortakların kalan hakkını ifade eder.

Bilançonun matematiği oldukça nettir:

Varlıklar = Borçlar + Özkaynaklar

Yani şirketin sahip olduğu varlıkların bir kısmı borçlarla, bir kısmı ise şirketin kendi kaynaklarıyla finanse edilir.

Özkaynakların içerisinde ödenmiş sermayenin yanı sıra geçmiş yıllarda işletmede bırakılan kârlar, dönem net kârı veya zararı ve diğer özkaynak kalemleri de bulunur. Burada önemli bir ayrıntı var.

Bir şirketin güçlü görünmesi için sadece sermayesinin yüksek olması yeterli değildir.

Çünkü bilançoda milyonlarca liralık sermaye yazabilir.

Ancak yıllar içerisinde zararlar birikmiş, özkaynaklar erimiş ve şirket sürekli borçla finanse edilmeye başlanmışsa, o yüksek sermaye rakamının tek başına fazla bir anlamı kalmayabilir.

İşte bu nedenle yöneticinin bakması gereken yer sadece “sermayemiz ne kadar?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur:

“Şirketin gerçekten ne kadar özkaynağı kaldı ve bu özkaynak ne kadar güçlü?”

I. Sermaye büyük görünebilir, peki şirket gerçekten güçlü mü?

Bir şirketin yüksek özkaynağa sahip olması elbette önemli bir avantajdır.

Çünkü güçlü özkaynak, şirketin borçlara karşı dayanıklılığını artırabilir; finansal dalgalanmalarda bir tampon görevi görebilir. Ekonomik koşullar kötüleştiğinde, satışlar düştüğünde, tahsilatlar geciktiğinde veya finansman maliyetleri yükseldiğinde şirketin en önemli savunma hatlarından biri özkaynaklarıdır.

Ancak burada da ince bir çizgi vardır. Yüksek özkaynak, tek başına sağlıklı şirket anlamına gelmeyebilir.

Çünkü önemli olan özkaynağın sadece büyüklüğü değil, nasıl kullanıldığıdır.

Örneğin; şirketin özkaynakları güçlü olabilir ancak bu kaynaklar düşük getirili veya atıl varlıklarda tutuluyorsa sermaye verimli kullanılmıyor olabilir.

Tam tersine, daha düşük özkaynağa sahip bir şirket sahip olduğu sermayeyi çok daha verimli kullanarak yüksek kârlılık doğurabilir.

İşte burada finansal analizde başka bir kapı açılır: Özkaynak kârlılığı.

II. Özkaynak kârlılığı: Şirket kendi parasını ne kadar çalıştırıyor?

Bir şirketin ortaklarının koyduğu veya işletmede bıraktığı kaynaklarla ne kadar kâr ürettiğini anlamak için bakabileceğimiz önemli göstergelerden biri özkaynak kârlılığıdır.

Basitçe ifade edersek: ROE = Net Kâr / Ortalama Özkaynaklar

Bu oran bize şirketin kendi kaynaklarını ne kadar verimli kullandığı konusunda fikir verebilir.

Ancak burada da yalnızca yüksek orana bakıp karar vermek doğru olmayabilir.

Çünkü yüksek özkaynak kârlılığı bazen şirketin çok başarılı olmasından değil, özkaynaklarının düşük, borçlarının yüksek olmasından da kaynaklanabilir.

İşte finansal kaldıraç burada tekrar karşımıza çıkar. Borç kullanımı doğru koşullarda ortakların sermayesi üzerinden elde edilen getiriyi artırabilir.

Fakat borcun maliyeti yükseldiğinde veya faaliyetlerden yaratılan getiri zayıfladığında aynı kaldıraç bu kez şirketin üzerine ağır bir yük bindirebilir.

Bu nedenle yöneticinin sadece “Ne kadar kâr ettik?” diye bakması yetmez.

Şunu da sorması gerekir: “Bu kârı ne kadar sermayeyle ve ne kadar borç kullanarak elde ettik?”

Çünkü rakamların arkasındaki gerçek hikâye çoğu zaman burada gizlidir.

III. Geçmiş yılların kârı: Şirketin sessiz sermaye birikimi

Özkaynakların önemli unsurlarından biri de işletmede bırakılan geçmiş dönem kârlarıdır. Şirket her yıl elde ettiği kârın tamamını ortaklarına dağıtmak yerine bir bölümünü işletmede bırakıyorsa, zaman içerisinde kendi kaynaklarını güçlendirebilir.

Bu kaynaklar yeni yatırımların finansmanında, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında veya borçlanma ihtiyacının azaltılmasında kullanılabilir. İşte bu nedenle bazı şirketlerin en güçlü finansman kaynağı bankalar değil, yıllar içerisinde kendi bünyelerinde oluşturdukları sermaye birikimi olabilir.

Bu, bilançonun sessiz çalışan tarafıdır. Kasaya yeni bir para girişi gibi görünmeyebilir. Ancak şirketin dış kaynaklara olan bağımlılığını azaltır. Şirketin finansal bağımsızlığını artırır. Ve en önemlisi, zor dönemlerde hareket alanı yaratır. Fakat bunun tersi de mümkündür.

Sürekli zarar eden, zararlarını özkaynaklarından tüketen ve faaliyetlerini her geçen yıl daha fazla borçla çevirmeye başlayan bir işletmede finansal yapı giderek kırılganlaşabilir.

Bu noktada bilanço bize çok önemli bir soru sorar: Şirket kendi kaynaklarını mı büyütüyor, yoksa borçlarını mı? İşte gerçek finansal güç, bu iki rakam arasındaki ilişkide ortaya çıkar.

IV. Gerçek güç: Borç ile özkaynak arasındaki denge

Finansal açıdan güçlü bir şirket demek, borcu hiç olmayan şirket demek değildir. Çünkü doğru kullanılan borç, büyümenin önemli finansman araçlarından biridir.

Asıl mesele, borç ile özkaynak arasında şirketin faaliyet yapısına, nakit üretme kapasitesine ve risk seviyesine uygun bir denge kurabilmektir.

Özkaynak çok düşük, borç çok yüksekse şirket dış finansmana aşırı bağımlı hale gelebilir. Özkaynakları güçlü ise şirketin finansal şoklara karşı dayanıklılığı artabilir. Ancak burada da sektör, yatırım yapısı, kârlılık, nakit akışı ve borçların vadesi birlikte değerlendirilmelidir.

Çünkü bilanço tek bir rakamdan ibaret değildir. Bir şirketin finansal yapısını anlamak için; “Borcu ne kadar?” sorusunun yanına mutlaka, “Özkaynağı ne kadar?” ve “Bu kaynaklarla ne kadar kâr ve nakit üretiyor?” sorularını da koymak gerekir.

Çünkü güçlü bilanço, sadece büyük rakamlardan oluşan bilanço değildir. Zor zamanlarda ayakta kalabilen bilançodur.

Son Söz

Serimizin başından bu yana bilançonun farklı yüzlerine baktık. Aktiflerde paranın nerede kilitlendiğini, borçlarda şirketin hangi kaynaklara ne kadar bağımlı olduğunu, uzun vadeli finansmanda geleceğin gelirlerinin nasıl bugünden kullanılabildiğini gördük.

Şimdi ise karşımıza bilançonun en önemli sorularından biri çıkıyor: Şirketin gerçekten kendine ait ne kadar gücü var? Çünkü borçla büyümek mümkündür. Ancak her büyüme güçlenmek anlamına gelmez. Gerçek finansal güç, şirketin sadece iyi günlerde büyümesi değil, kötü günlerde de ayakta kalabilmesidir.

Şirketin gerçek kalesi, sadece sermaye rakamı değil; borçlarını taşıyabilecek, faaliyetlerini sürdürebilecek ve gerektiğinde yeni finansman yaratabilecek güçlü bir özkaynak yapısıdır.

Ve belki de yöneticilerin bilanço önünde kendilerine sorması gereken en önemli soru şudur:

“Şirket gerçekten kendi ayakları üzerinde mi duruyor, yoksa hâlâ başkasının parasıyla mı ayakta?”

Çünkü bazen bilançonun en büyük gücü, en yüksek görünen rakam değil; zor zamanda hâlâ yerinde duran rakamdır. Serimizin bir sonraki bölümünde gelir tablosunun bıraktığı yerden devam edecek ve “kâr” ile “nakit” arasındaki o kritik farkı masaya yatıracağız.

Çünkü bazen şirket kâr eder ama kasasındaki rakam yükselmeyebilir.

Bazen satışlar büyür ama nakit sıkışır. Bazen bilanço güçlü görünür ama işletme günlük ödemelerini karşılamakta zorlanır. İşte bütün bu soruların cevabı bizi Nakit Akış Tablosu’na götürüyor. Bir sonraki yazımızda soracağımız soru çok basit olacak: “Şirket gerçekten para kazanıyor mu, yoksa sadece kâr mı ediyor?”

Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.

Continue Reading

Yazarlar

İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!

UZUN VADELİ BORÇLANMA: ŞİRKETİN BÜYÜME MOTORU MU, GELECEĞE BIRAKILAN FATURA MI?

Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun sağ tarafını, yani işletmenin varlıklarını finanse eden yabancı kaynakları ve özkaynakları mercek altına almış; kısa vadeli borçların şirket üzerindeki likidite baskısını, vade uyumsuzluğunun yaratabileceği riskleri, finansal kaldıracın doğru kullanıldığında nasıl bir büyüme aracına, yanlış kullanıldığında ise nasıl bir borç sarmalına dönüşebileceğini ve özkaynakların işletme açısından taşıdığı güvenlik işlevini ele almıştık. Şimdi ise borçlanmanın daha uzun soluklu tarafına, uzun vadeli borçlanmaya odaklanıyoruz.

Çünkü kısa vadeli borcun baskısı kapıya bugün dayanırken, uzun vadeli borcun hesabı çoğu zaman geleceğin takvimine yazılır. Şirket bugün aldığı krediyle yatırımını gerçekleştirir, fabrikasını büyütür, makine parkurunu yeniler; ancak o borcun faizini ve anaparasını yıllar boyunca ödemeye devam eder. Dolayısıyla yöneticinin kendisine sorması gereken çok kritik bir soru vardır:

“Bugün aldığımız uzun vadeli borç, yarının gelirini mi finanse ediyor, yoksa bugünün problemlerini geleceğe mi erteliyor?”

I. Uzun vadeli borçlanma: Geleceğin gelirini bugünden kullanmak

Büyük yatırımları yalnızca özkaynaklarla finanse etmek her işletme için mümkün olmadığı gibi, her zaman en rasyonel tercih de olmayabilir. Yeni bir fabrika kurmak, üretim kapasitesini artırmak, teknolojik altyapıyı yenilemek veya büyük bir makine yatırımı gerçekleştirmek ciddi miktarda finansman gerektirir. İşte bu noktada uzun vadeli borçlanma, şirketin büyüme stratejisinin önemli araçlarından biri haline gelebilir.

Doğru yapılandırılmış bir uzun vadeli kredi, yatırımın maliyetini yıllara yayarak işletmeye finansal hareket alanı sağlayabilir. Özellikle yatırımın gelecekte düzenli gelir ve nakit akışı yaratması bekleniyorsa, yatırımın finansmanının da uzun vadeye yayılması finansal açıdan makul bir yaklaşım olabilir.

Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır:

Uzun vadeli borç kullanmak ile uzun vadeli doğru borç kullanmak aynı şey değildir.

Borcu uzun vadeye yaymak, borcun maliyetini ortadan kaldırmaz. Sadece ödeme yükünün zamana yayılmasını sağlar.

Bugün rahat nefes aldıran bir kredi, yarının bilançosunda ağır bir finansal yük haline gelebilir.

II. Vadesi uzun olan her borç sağlıklı borç olmayabilir

İş dünyasında sık karşılaşılan yanıltıcı düşüncelerden biri şudur:

“Kredinin vadesi uzun, daha çok zamanımız var. O halde sorun yok.”

Oysa borcun uzun vadeli olması yalnızca “ne zaman ödeyeceğiz?” sorusuna cevap verir. Profesyonel bir bilanço analizi ise bundan çok daha fazlasını sorgular:

Ne kadar ödeyeceğiz? Hangi maliyetle ödeyeceğiz? Hangi para birimiyle ödeyeceğiz? Ve en önemlisi, bu borcu hangi nakit akışıyla taşıyacağız? Çünkü aynı miktarda uzun vadeli borcu bulunan iki şirketin finansal hikâyesi birbirinden tamamen farklı olabilir.

Bir şirket aldığı krediyi üretim kapasitesini artıracak yeni bir fabrikaya yatırırken, diğer şirket aynı krediyi eski borçlarını çevirmek, faizlerini ödemek veya sürekli büyüyen işletme açığını kapatmak için kullanabilir.

Rakam aynı olabilir. Ancak ekonomik gerçeklik aynı değildir.

Borç üretken bir yatırıma dönüşüyorsa şirketin gelecekteki gelir kapasitesini artırabilir. Ancak sürekli zararları veya kronik nakit açıklarını finanse etmek için kullanılıyorsa, şirketin sorununu çözmek yerine, yalnızca bu sorunu geleceğe taşıma riski ortaya çıkar.

Bu nedenle bilanço okuyucusunun sorusu sadece “Ne kadar borcumuz var?” olmamalıdır.

Asıl soru şudur:

“Bu borç hangi değeri yaratmak için kullanıldı?”

III. Borcun gerçek maliyeti: Faiz, kur, vade ve nakit akışı

Uzun vadeli borçlanmanın en görünmeyen maliyeti, yalnızca bilançoda görünen anapara değildir. Yıllara yayılan faiz ödemeleri, komisyonlar ve diğer finansman maliyetleri, alınan kaynağın işletmeye gerçek maliyetini belirler.

Bu nedenle yöneticinin bakması gereken soru yalnızca:

“Bu krediyi alabiliyor muyuz?” değil, “Bu krediyi taşıyabiliyor muyuz?” sorusudur.

Çünkü banka borcu bugün verir; fakat borcun maliyeti şirketin gelecekte yaratacağı nakit akışından ödenir.

Üstelik uzun vadeli borçlanmada yalnızca faiz değil, kur riski de önem taşır. Özellikle döviz cinsinden borçlanan ancak gelirlerinin büyük bölümünü aynı para biriminde elde etmeyen işletmeler açısından kur hareketleri, yıllara yayılan borç yükünü ciddi biçimde değiştirebilir.

Bu nedenle uzun vadeli borçlanmada yalnızca vade değil, borcun maliyeti ve para birimi de mutlaka dikkate alınmalıdır.

Fakat bütün bu hesapların üzerinde duran daha önemli bir gerçek vardır:

Kârlı olmak ile borcu rahatlıkla ödeyebilmek aynı şey değildir.

Bir şirket muhasebe kayıtlarında kâr açıklarken dahi borç ödemelerinde zorlanabilir. Çünkü kâr ile nakit aynı şey değildir. Tahsil edilemeyen alacaklar, stoklara bağlanan kaynaklar ve yatırım harcamaları şirketin kasasında oluşan gerçek nakdi azaltabilir.

İşte bu nedenle uzun vadeli borçlanmanın gerçek sınırı, şirketin gelecekte yaratacağı nakit akışıdır.

IV. Borçla büyümek mi, borçla ayakta kalmak mı?

Uzun vadeli borçlanmanın belki de en kritik ayrımı burada ortaya çıkar:

Borçla büyümek ile borçla ayakta kalmak aynı şey değildir.

Borçla büyüyen şirket, aldığı kaynağı ekonomik değer yaratması beklenen alanlara yönlendirir. Üretim kapasitesini artırır, yeni pazarlara girer, verimliliğini yükseltir ve gelecekte daha güçlü bir gelir ve nakit akışı yaratmayı hedefler.

Borçla ayakta kalan şirket ise çoğu zaman eski borcunu yeni borçla kapatır, finansman açığını yeni kaynaklarla çevirmeye çalışır ve faaliyetlerinden yeterli nakit üretemediği halde finansman zincirini koparmamaya uğraşabilir.

Dışarıdan bakıldığında her iki şirketin de bilançosu büyüyebilir.

Ciro artabilir. Varlıklar çoğalabilir.

Ancak finansal analiz gözlüğünü taktığımızda çok daha önemli bir soru karşımıza çıkar:

Şirket gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece borçları mı büyüyor?

İşte uzun vadeli borçlanmanın gerçek sınırı tam olarak burada başlar.

Bir borcun vadesinin uzun olması, onu otomatik olarak sağlıklı hale getirmez. Sağlıklı borç; şirketin faaliyetlerinden veya borçla finanse edilen yatırımdan yaratacağı nakit akışıyla makul bir şekilde taşınabilen borçtur.

Çünkü borç, doğru kullanıldığında büyümenin yakıtıdır.

Yanlış kullanıldığında ise geleceğin gelirlerini bugünden rehin alan görünmez bir zincire dönüşebilir.

Son söz

Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun sağ tarafına geçerek kısa vadeli borçların oluşturduğu likidite baskısını, vade uyumsuzluğunun yaratabileceği finansal riskleri, finansal kaldıracın iki yönlü etkisini ve özkaynakların şirket açısından taşıdığı güvenlik işlevini ele almıştık.

Bu yazımızda ise borcun daha uzun vadeli yüzüne baktık.

Uzun vadeli borçlanmanın, doğru yatırım ve doğru finansman planıyla birlikte kullanıldığında şirketin büyüme kapasitesini artırabileceğini; ancak yalnızca vadesinin uzun olmasının onu otomatik olarak güvenli bir kaynak haline getirmeyeceğini gördük.

Bir şirket için en tehlikeli borç, her zaman en büyük borç olmayabilir.

Bazen en tehlikeli borç, şirketin gelecekte yaratacağı geliri bugünden tüketmeye başlayan borç olabilir.

Serimizin bir sonraki yazısında ise artık borçların karşısındaki en önemli finansal kaleye, özkaynaklara daha yakından bakacağız. Sermayenin yalnızca bilançoda duran bir rakam olmadığını; geçmiş yıllardan biriken kârların, sermaye yapısının ve şirketin finansal bağımsızlığının işletmenin krizlere karşı dayanıklılığını nasıl şekillendirdiğini inceleyeceğiz.

Çünkü şirketin ne kadar borçlandığı kadar, borç verenlere karşı ne kadar kendi gücüyle ayakta durabildiği de önemlidir.

Takipte kalın, rakamlar yalan söylemez; ama yanlış okunurlarsa yanıltabilirler!

Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.

Continue Reading

Trending