Connect with us

Yazarlar

İLK EMİR “OKU”

İlk emri “oku” olan bir medeniyetin mensuplarıyız. Bu, teorik olarak çok kitap okuyan, araştıran ve inceleyen bir toplum olma sorumluluğunu beraberinde getiriyor. Peki durum gerçekten öyle mi?

Önceki gün Esentepe’de bulunan Karacabey Belediyesi Gençlik Merkezi’ndeki kütüphaneye gittim. Okulların da kapalı olması nedeniyle birçok öğrenciyi ders çalışmak ve kitap okumak için kütüphanede olduklarını görünce çok sevindim. Tatillerini evde sosyal medyada geçirmek yerine kütüphanede olmaları çok hoşuma gitti. Ve kitaplardan başlarını kaldırmayan bu bilgiye aç çocuklarımızın ailelerini de yürekten kutluyorum.

İlçede iki adet olmak üzere biri Tabaklar Mahallesi’nde diğeri de Esentepe’deki Gençlik Merkezi’nde olmak üzere, SÜTAŞ’ın kurucusu iş insanı merhum Sadık Yılmaz adını taşıyan iki adet kütüphanede yaklaşık 15 bin kitap olduğunu öğrendim. Ve bu kitaplar sürekli güncelleniyormuş.

İsteyenler kütüphaneye üye olup istedikleri kitabı alabiliyor. 18 yaş altı olanlar ise aileleri ile birlikte gelip okumak istediği, ya da dersleri için araştırmalarına gerekli olacak olan kitabı alıp evlerine götürebiliyor. Bu emanet kitap alma süresi 15 gün ile sınırlı olduğu gibi bir kişi aynı anda üç kitap alabilme hakkına da sahiplermiş.

Karacabey’de benim gördüğüm buydu, ya ülkemizde durum nasıl?

Kitap okumaya dair, yapılan araştırma ve incelemeler gösteriyor ki, toplum olarak okuma konusunda maalesef arzu ettiğimiz noktada değiliz.

2025 yılında 407 milyon 777 bin 294 adet kitap basılmış. 2024’e kıyasla 6 milyon 82 bin 979 adetlik bir düşüş yaşanmış. Sosyal medya hayatımıza girdiğinden beri gazete, roman gibi basılı yayınları okuma alışkanlığımız giderek düşmüş ve düşmeye de devam edeceğe benzer.

Okumak, sadece gözün kelimeler üzerinde gezinmesi değil; bir başkasının zihnine misafir olmak, hiç gitmediğimiz sokaklarda yürümek ve kendimizi yeniden inşa etmektir. Bir bakıma, zaman ve mekan sınırlarını aşmamızı sağlayan en düşük maliyetli “ışınlanma” yöntemi de diyebiliriz.

Sevdiğimiz bir kitabın sayfalarını yıllar sonra yeniden çevirdiğimizde sadece o kitabı okuduğumuz dönemi anımsarız. Kitap sadece başka bir zamandan ve yerden geldiği için değil, içinde bizden bir şeyler barındırdığı için de sevilir.

Bazı şarkılar da öyle değil midir? Bestelenen bir şarkıyı yıllar sonra yeniden dinlediğimizde hepimiz ruhani bir yolculuğa çıkmıyor muyuz?

Bir yazarın 20 yılda edindiği tecrübeyi, siz 200 sayfada birkaç saat içinde alabilirsiniz. Bu, hayata karşı müthiş bir kısayoldur. Hataları bizzat yaparak öğrenmek yerine, başkalarının hatalarından ders çıkarma lüksüdür.

Alman filozof ve yazar Arthur Schopenhauer’in dediği gibi, “Okumak, kendi kafan yerine bir başkasının kafasıyla düşünmektir.”

Okumak ve bilgi edinmek, sadece yeni şeyler öğrenmek değil; aslında dünyayı görme biçiminizi kökten değiştiren bir zihin antrenmanıdır. Bilgi, bize her kapıyı açan bir anahtar olmasa da, hangi kapının açılmaya değer olduğunu anlamamızı sağlar.

Bilgi sahibi olmak, başkalarının fikirlerine hapsolmamızı engeller. Okuyan bir insan, kendisine sunulan her bilgiyi olduğu gibi kabul etmek yerine; sorgular, analiz eder ve kendi filtresinden geçirir.

Uzmanlar diyor ki;

“Kendinize her gün sadece 10 sayfa okuma hedefi koyun. Bu, yılda yaklaşık 3 bin 650 sayfa, yani ortalama 15-20 kitap eder.

Not alın ve altını çizin. Kenara düşülen bir not, o bilginin zihninizde kalıcı olmasını sağlar.”

Ve siz değerli Yörem Gazetesi okuyucuları; yazdıklarımı sıkılmadan buraya kadar okuduysanız ve bir nebze de olsa düşüncelerinize dokunabildiysem ne mutlu bana.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

İŞVERENLER AÇISINDAN YEMEK YARDIMLARINDA ÖDEME YÖNTEMLERİ VE VERGİSEL SONUÇLARI

Yemek yardımı, işverenlerin çalışanlarına sağladığı sosyal haklardan biri olup, iş gücünün verimliliğini artırmak, çalışan motivasyonunu desteklemek ve iş ortamını daha sağlıklı hâle getirmek amacıyla sunulmaktadır. Günlük beslenme ihtiyacının karşılanması, çalışanların iş performansı ve iş memnuniyeti üzerinde doğrudan etkili olduğundan, birçok işveren açısından bu uygulama önemli bir araç niteliği taşımaktadır.

Yemek yardımı, işverenler tarafından doğrudan veya dolaylı yöntemlerle sağlanabilmektedir. İş yerinde yemek verilmesi, yemek kartı veya yemek çeki kullanılması bu yöntemlerin başında gelmektedir. Bu durum her ne kadar işverenler açısından bir maliyet unsuru olarak değerlendirilse de, mevcut vergi ve sosyal güvenlik mevzuatı çerçevesinde belirli sınırlar dâhilinde teşvik edilen bir uygulama olduğu da göz ardı edilmemelidir.

Yemek yardımının yasal bir zorunluluk olmaması, uygulamanın önemini azaltmamaktadır. Aksine, çalışanların temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bu tür destekler, işveren–çalışan ilişkilerinin güçlenmesine katkı sağlamaktadır. Ancak yardımın hangi yöntemle sunulacağı ve bu kapsamda vergi ile sigorta primleri açısından ne ölçüde istisna uygulanacağı, işverenler için dikkatle planlanması gereken bir konudur.

Yemek yardımı ne şekilde sağlanabilir?

Yemek yardımı, iş yerinin faaliyet alanı, çalışma şekli, personel sayısı ve işletmenin organizasyon yapısına bağlı olarak farklı yöntemlerle sunulabilmektedir. Uygulamada en sık karşılaşılan yöntemler aşağıda yer almaktadır.

Yemekhanede sağlanan yemek

İş yerlerinde kurulan yemekhaneler aracılığıyla çalışanlara sıcak yemek sunulması, yaygın olarak tercih edilen yöntemlerden biridir. Bu uygulamada işveren, yemek hizmetini kendi bünyesinde sağlayabileceği gibi dışarıdan bir yemek firmasından da temin edebilmektedir. Yemekhane uygulaması, çalışanların belirli bir yerde ve belirli saatlerde yemek ihtiyacını karşılamasına imkân tanıması bakımından düzenli bir yapı sunmaktadır.

Yemek kartı veya yemek çeki

Yemek kartı ve yemek çeki uygulamaları, çalışanların anlaşmalı restoran ve benzeri işletmelerde yemek ihtiyaçlarını karşılamalarına olanak sağlamaktadır. Bu sistem, çalışanlara tercih özgürlüğü sunması ve özellikle ofis dışında çalışan personel açısından esneklik sağlaması nedeniyle son yıllarda yaygınlaşmıştır. Ayrıca işverenler açısından mevzuata uygunluk ve uygulama kolaylığı bakımından da avantajlı bir yöntemdir.

Nakit yemek yardımı

Bazı işverenler, yemek yardımını doğrudan nakit olarak çalışanlara ödemeyi tercih etmektedir. Ancak nakit olarak yapılan bu ödemeler, diğer yöntemlere kıyasla vergi ve sigorta primi açısından daha sınırlı avantajlar sağlamaktadır. Bu nedenle nakit ödeme yöntemi, planlama yapılmadan tercih edildiğinde işveren açısından ek maliyet doğurabilmektedir.

Anlaşmalı restoran veya catering hizmetleri

İşverenlerin belirli restoranlar veya catering firmalarıyla anlaşarak çalışanlarına yemek hizmeti sunmaları da mümkündür. Bu yöntem, özellikle yemekhane kurma imkânı bulunmayan işletmeler için alternatif bir çözüm olarak değerlendirilmektedir.

Peki Yemek Yardımında Ödeme Şekilleri ve Bunlara İlişkin Parasal Durumların Vergisel Karşılıkları Nelerdir?

Yemek yardımı, nasıl ödendiğine göre farklı sonuçlar doğurur. Aynı yardım, bir yerde tamamen istisna sayılırken başka bir yerde bordronun içine girer. Ayrımın temelinde ödeme şekli vardır.

İşyerinde veya işyerinin müştemilatında verilen yemeklerde parasal bir sınır yoktur. Yemek doğrudan sağlanır, bedel çalışanla ilişkilendirilmez. Bu yöntem, tutar ne olursa olsun sigorta primi, gelir vergisi ve damga vergisi açısından istisna kabul edilir.

İşyerinde ya da müştemilatında, üçüncü kişiler aracılığıyla verilen yemeklerde de durum değişmez. Catering firması ya da yemek hizmeti veren şirket aracılığıyla sağlanan yemeklerde parasal bir üst sınır uygulanmaz. Fatura karşılığı yapılan bu ödemeler prim ve vergiye konu edilmez.

Yemek hizmetinin işyeri dışında, anlaşmalı restoran veya benzeri yerlerde sağlanması halinde ise parasal sınır devreye girer. Bu yöntemde günlük 300 TL + KDV (2026 yılı) tutarına kadar olan kısım gelir vergisi ve damga vergisinden istisnadır. Bu tutarı aşan kısım ücret sayılır. Sigorta primi yönünden ise tamamı istisna kabul edilir.

Çalışana yemek yardımı karşılığında doğrudan nakit ödeme yapılması halinde sınırlar daha nettir. Günlük 158 TL’ye (2026 yılı) kadar olan kısım sigorta priminden istisnadır. Bu tutarın üzerindeki ödeme sigorta primine tabidir. Gelir vergisi ve damga vergisi açısından ise günlük 300 TL’ye (2026 yılı) kadar olan tutar istisna, aşan kısım vergilendirilir.

Yemek kartı, yemek kuponu ve yemek çeki ile sağlanan yardımlarda parasal sınırlar kullanım şekline göre değişir. Kart veya kupon yalnızca yemek bedeli ödemesinde kullanılıyor ve nakde çevrilemiyorsa, sigorta primi açısından herhangi bir tutar sınırı uygulanmaz. Gelir vergisi ve damga vergisi yönünden ise günlük 300 TL + KDV’ye (2026 yılı) kadar olan tutar istisna kabul edilir.

Ancak yemek kartı nakit çekmeye ya da yemek dışı harcamalara imkân tanıyorsa, tablo değişir. Bu durumda günlük 158 TL’ye (2026 yılı) kadar olan kısım sigorta priminden istisna sayılır, aşan tutar prime tabi olur. Gelir vergisi ve damga vergisi yönünden ise yine 300 TL (2026 yılı) sınırı geçerli olup, aşan kısım ücret olarak değerlendirilir.

Yemek yardımında rakamlar değişebilir, sınırlar güncellenebilir. Ama değişmeyen tek şey şudur:

Ödemenin şekli değiştiği anda, parasal karşılık da hukuki karşılığını bulur.

Continue Reading

Yazarlar

1 MİLYAR DOLARLA BURSA KURTULABİLİR!

Gazeteci-yazar Yüksel Baysal, kaleme aldığı köşe yazısında Bursa’nın yıllardır çözülemeyen ulaşım sorununu sert ifadelerle ele aldı. Bursaray sefer aralıklarından raylı sistem yatırımlarına, bitirilemeyen projelerden artan trafik yüküne kadar birçok başlığı masaya yatıran Baysal, geçmişte verilen vaatlerin hayata geçirilmediğine dikkat çekti. Baysal, yazısında eski Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş döneminde açıklanan projelerin neden gerçekleşmediğini sorgularken, mevcut Başkan Mustafa Bozbey’in yaptığı son açıklamaların da Bursa’nın ulaşımdaki tabloyu net biçimde ortaya koyduğunu vurguladı.

Baysal’ın köşe yazısı şu şekilde;

“Tarih 30 Haziran 2019. İki yıldır görevde bulunan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, yaptırdıkları sinyalizasyon sistemi sayesinde 2020 yılında Bursaray istasyonlarında 3,5 dakika olan bekleme süresinin 2 dakikaya ineceğini açıkladı.

Böylece günlük kapasitenin 280 binlerden 440 binlere ulaşacağı müjdesini verdi.

****

Peki oldu mu? Elbette olmadı. Hızlı tren nasıl olmadıysa. Yenişehir Havalimanı neden garip kaldıysa. Emek’ten Şehir Hastanesi’ne giden hat nasıl bitirilemediyse, aynısı oldu. Özetle Alinur Aktaş’ın 7 yıllık Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemi boşa geçti. İki yılda çözeceğim dediği Bursa trafiğini içinden çıkılmaz hale getirip, gitti.

****

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, 2026 yılının ilk toplantısını ulaşıma ayırdı. Aynı konuya Bozbey de değindi ve “2015 yılından bu yana Bursa sürekli büyümesine karşılık raylı sisteme bir metre ekleme yapılmadı” dedi. Yalan mı? Haa unutmadan yazayım, şu anda sefer sayısı aralığı 6-8 dakika arasında… Değil 2 dakikaya düşürülmesi, 8 dakika bekleme süresi oluştu Eğer Bursaray için araç alımı yapılsaydı, bugün daha farklı bir tablo karşımıza çıkacaktı. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Bozbey, 186 Hafif Raylı Sistem aracına ihtiyaç olduğunu ifade ederken, 2015 yılından bu yana araç alınmadığı vurgusunu da yapmak zorunda kaldı.

****

Bursa trafiği büyük sorun olmaya devam edecek gibi görünüyor; günün her saati geçit vermiyor bu şehrin caddeleri. Ana artere (Bursa-İzmir hattı) ek olarak yeni bir veya iki hat şart. Toplantı sırasında, Uludağ’ın eteklerinden geçecek Güney Çevre Yolu’nu sordum Başkan Bozbey’e… “1 milyar dolarlık bir bütçe gerekiyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın bu yatırımı yapmasına olumlu bakıyoruz. Biz de katkı veririz” diyerek Bursa siyasetçilerini, milletvekillerini kent adına etkin olmaya çağırdı.

Gerçekten de Bursa’nın başka kurtuluşu yok!

AK Parti milletvekilleri özellikle eski bakanlar Efkan Ala, Mustafa Varank, MHP’nin etkili Genel Sekreteri İsmet Büyükataman şu işe bir el atsanız, Bursa’ya olan hizmet borcunuzu ödemeye çalışsanız, nasıl olur?

Ya siz Faruk Bey? Artvin milletvekilisiniz ama zamanınızın önemli bir kısmını bu kentte geçiriyorsunuz, bahane üretmek yerine gücünüzü kullanın, kendi projeniz olan bu konuya el atın! (Ankara’da halen görevde olanlar Cumhurbaşkanlığı’nda Hakan Çavuşoğlu, AK Parti Genel Merkezi’nde Recep Altepe, Mehmet Tunçak, Faruk Acar, Nazım Maral, Dr. Mustafa Esgin, hadi gösterin kendinizi! Hakkını verin makamlarınızın!)

****

Başkan Bozbey’in 1,5 saatlik konuşmasından anladığım kadarıyla küçük dokunuşlarla trafiği rahatlatmaya çalışırken esas olarak raylı sistemler için alt yapı hazırlığı yapacak. Mart ayında ulaşım master planı ihale edilecek.

****

Mustafa Bozbey umut verecek şekilde konuşmadı.

Kolay değil elbette… Uzun yılların biriken sorunlarını çözmeyenler Bozbey’den iki yılda mucize bekliyorlar. 20 yılda yapamadıklarını Bozbey’den iki yılda gerçekleştirmesini istiyorlar. Acaba bunca sanayi bölgesinin kurulmasının önünü açanlar, hangi sonuçla karşılaşacaklarını bilmiyorlar mıydı? Yeni fabrika, yeni işçi demek, o da göç anlamına geliyor. Göçle gelen insan ev isteyecek, araç alacak, dolayısıyla trafik artacak. Esaslı çözüm sanayinin Anadolu’ya yeniden dönüşüyle mümkün olabilir. Aksi takdirde, giderek artan trafik yüküyle yaşamaya devam edeceğiz.

Genel sekreterlik meselesi

Sosyal medya gerçekten yalan kuyusu ama bazı yandaş gazeteciler (!) oradan aldıkları bilgileri doğru gibi sunuyorlar. Genel sekreter gidince yerine 65 yaşını geçmiş, ataması teknik olarak mümkün olmayan Seyfettin Avşar’ın ismini bir kendini bilmez ortaya attı, öbürleri havada kaptı. Ondan sonra gelsin yorumlar, yapılsın eleştiriler. Ne yazık ki bu yalan girdabına bazı CHP’liler de katıldı.

Soru üzerine net konuştu Bozbey:

“Genel sekreter ataması olmayacak, genel sekreter yardımcıları birer ay arayla vekalet edecek. İlk görev de Emniyet Müdürlüğü’nden gelen Ali Altınsoy’un…”

24 Ocak günü Uğur Mumcu yürüyüşünde yan yanaydık bu konuyu sorduğumda aynı yanıtı vermişti ve eklemişti:

“Doğru olan ilçelerde olduğu gibi başkan yardımcılığı sistemidir. Bazıları memuriyetten gelecek, bazıları siyaseten!”

Continue Reading

Yazarlar

KALBİMİZ KÜÇÜK AMA SEVGİMİZ BÜYÜK!

YÖREM Gazetesi olarak yayım hayatına geçtiğimiz 13 Mart 1992 tarihinden itibaren, doğru ve detaylı bilgiler verebilmek için tüm olanaklarımızı kullanarak, sizlerle iletişimimizi koparmamaya çalıştık.

Ve geride bıraktığımız 33 yılda başarılı bir grafik çizdiğimiz kanısındayız. Çünkü ilk gün basılan gazete sayımızla, şu an sizlere ulaştırdığımız gazete tiraj sayımızın arasında büyük farklılıklar var. Bunun da bizleri ne kadar sevindirdiğini ve mutlu ettiğini bilemezsiniz.

Bir bebek düşünün, konuşamayan, yeni yeni emeklemeye başlayan. Hepimiz o bebekten üretken ve yararlı bir kişi olmasını bekleriz.

Gazeteniz YÖREM ‘de öyle. İlk önce hayallerdeydi, sonra kuruluş aşamasında ve konuşmaya hazırlanan.

Sonra emeklemeye başladık.

Dizlerimiz acıdı, zorlandık.

Ama sizler, bu yörenin insanları elimizden tuttunuz. Yürümeyi başardık. Sizin sayenizde, yine yorulmadan, bıkmadan, usanmadan her gün koşmaya devam edeceğiz.

Kalbimiz küçük, ama size olan sevgimiz büyük. Bu sevgiyi dün olduğu gibi bugün de birlikte kucaklamaya devam edeceğiz.

1992 yılında, daha sosyal medyanın günümüzdeki kadar popüler olmadığı yıllardan günümüze başarı çizgimizi bozmadan, topluma karşı sorumluluğumuzun bilincinde olarak bu günlere geldik.

Gazetecilik icra edilmesi için zaman, kaynak ve uygulama alanı gerektiren bir meslektir ve tüm bu koşullar mesleğin bağımsızlığı için elzemdir. Herkes, bilgi edinme, haber alma, özgür düşünce, ifade ve serbest eleştiri hakkına sahiptir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün kullanılmasının başlıca yolu olan medya ve yayın özgürlüğü temel insan haklarının da başında gelir.

Bu ilke doğrultusunda kafanızda soru işareti uyandıran konuları bize iletiniz ki çözümünü hep beraber bulalım. Ne demişler “BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR”.

Şunu unutmayın; gazeteci, yalnızca kaynağını bildiği gerçekler doğrultusunda haber yapandır.

2026 yılında da tarafsız ve halkın sesi olarak, sizden aldığımız güçle yolumuza devam edeceğiz.

Continue Reading

Trending