Yazarlar
YILLIK İZİN: DİNLENMEK LÜKS DEĞİL, HAKTIR
Sabahın erken saatinde evden çıkıp akşam yorgun argın dönen milyonlarca insan var bu ülkede. Kimi tezgâh başında, kimi direksiyon başında, kimi bilgisayar karşısında… Hayat çalışmakla geçiyor. Ama unutulmaması gereken bir şey var: İnsan makine değildir. Yorulur, tükenir, dinlenmeye ihtiyaç duyar. İşte yıllık izin tam da bu yüzden vardır.
Türkiye’de çalışanların yıllık ücretli izin hakkı 4857 sayılı İş Kanunu ile güvence altına alınmıştır. Kanun açıkça söylüyor: Aynı işyerinde en az bir yıl çalışan işçi, yıllık ücretli izin hakkı kazanır. Bu bir rica değil, bir iyilik değil; doğrudan doğruya kanundan doğan bir haktır.
Kaç gün izin hakkı var?
Kanuna göre;
1 yıldan 5 yıla kadar (5 yıl dahil) çalışanlara en az; 14 gün,
5 yıldan fazla 15 yıldan az çalışanlara en az; 20 gün,
5 yıl ve üzeri çalışanlara en az; 26 günyıllık ücretli izin verilmesi gerekir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta şudur: Bu süreler asgari (en az) sürelerdir. Yani kanunun belirlediği taban gün sayılarıdır. İş sözleşmesiyle, toplu iş sözleşmesiyle ya da işyeri uygulamasıyla bu süreler artırılabilir.
Örneğin işveren, bireysel iş sözleşmesinde “Yıllık izin süresi 20 gündür” diyebilir ya da işyerinde genel bir uygulama olarak kanuni sürenin üzerinde izin verebilir. Bu tamamen mümkündür ve hukuka uygundur. Ancak kanunda belirtilen sürenin altına düşülmesi mümkün değildir.
Kısacası; kanun alt sınırı çizer, taraflar isterse bu hakkı genişletebilir.
18 yaşın altındaki gençler ve 50 yaşın üzerindeki çalışanlar için bu süre en az 20 gündür. Üstelik bu izin “ücretli” izindir. Yani işçi izindeyken maaşı kesilemez, sigortası işlemeye devam eder.
Ahmet amca düşünelim… Sekiz yıldır aynı fabrikada çalışıyor. Sabah vardiyası, akşam vardiyası derken yıl bitmiş. En az 20 gün izin hakkı var. “Bu sene çok iş var, sonra kullanırsın” denmesi bu hakkı ortadan kaldırmaz. Yoğunluk olabilir ama hak yerinde durur.
İzin paraya çevrilir mi?
Bazı işyerlerinde şöyle bir anlayış olur: “İzne çıkma, parasını al.”
Oysa yıllık izin çalışırken paraya çevrilemez. Çünkü bu hak dinlenmek içindir. Ama işten ayrılma halinde kullanılmayan izin süreleri varsa, onların ücreti işçiye ödenir.
Yani izin bir “ek gelir kapısı” değil, insanın sağlığı için tanınmış bir mola hakkıdır. Ama iş ilişkisi sona erdiğinde kullanılmamış izinler de boşa gitmez.
İzin bölünebilir mi?
Yıllık izin kural olarak tek parça halinde kullandırılır. Ancak taraflar anlaşırsa bir bölümü 10 günden az olmamak üzere bölünebilir. Örneğin 14 gün izni olan bir çalışan 10 gün + 4 gün şeklinde kullanabilir. Ama iki gün üç gün diye sürekli parçalanması doğru değildir. Çünkü amaç gerçekten dinlenebilecek bir süre tanımaktır.
“Ben izin istemiyorum.” Olur mu?
Bazı çalışanlar “Aman işim aksamasın, patron kızmasın, işler yürüsün” diye izin istemez. Ancak yıllık izin vazgeçilemez bir haktır. İşveren de bu izni kullandırmakla yükümlüdür. Çünkü mesele sadece işçinin talebi değil, çalışma hayatının düzenidir.
Dinlenmeyen işçi daha çabuk yorulur, dikkati azalır, hata yapma ihtimali artar. Bu hem işçi hem işyeri için istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Bu yüzden yıllık izin bir düzenleme değil, bir denge unsurudur.
Biraz durmak hayattır
Ahmet amca izne çıktığında ne yapar? Belki köye gider, belki torununu görür, belki evinin tamiratını yapar. Belki de hiçbir şey yapmaz, sadece dinlenir. İşte o “hiçbir şey yapmamak” bile insan için kıymetlidir.
Toplumda bazen “çok çalışmak iyidir, izin istemek ayıptır” gibi bir anlayış olabilir. Oysa dinlenmek tembellik değildir. Sağlıklı çalışmanın bir parçasıdır. İyi dinlenen insan daha verimli olur, daha huzurlu olur.
Son söz
Yıllık izin bir lütuf değil, bir haktır. Ne abartılacak bir ayrıcalık ne de göz ardı edilecek bir detaydır. Çalışan herkesin emeği kadar dinlenmeye de hakkı vardır.
Ahmet amca da, genç işçi de, yıllardır aynı yerde alın teri döken herkes de şunu bilmelidir ki: Çalışmak hayatın gerçeğidir ama dinlenmek de hayatın gereğidir. Hak bilinirse korunur. Korunan hak da hem insanı hem çalışma hayatını güçlendirir.
Yazarlar
VİRA BİSMİLLAH: BİR DELİORMAN KIZININ HEYBESİNDEN
Balıkçıların daha bereketli bir av için ağlarını denize “Vira Bismillah” diyerek bıraktığı gibi; ben de kelimelerimi sayfalara, etkisinin ve okuyucusunun bol olması duasıyla döküyorum. Küçük bir girizgâhın ardından, her hafta bu köşede kelimelerimi ilmek ilmek satırlara işlemek, sesimi sesinize katmak için karşınızda olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.
Eğer hazırsanız, birlikte çıkacağımız uzun soluklu, bol duraklı bir serüvenin ilk adımını atalım.
Bir serüvene davet
1981 yılında Bulgaristan’ın Deliorman coğrafyasında köklenip, 1989’un o sancılı günlerinde Kütahya’ya uzanan bir göç hikâyesinin; Konya’da çocuk gelişimi eğitimiyle harmanlanıp bugün Bursa’da bir öğretmen kürsüsüne ulaşan o “göçmen kızının” köşesine davetlisiniz.
Bu köşede sadece anılar yok; sınırları aşan bir çocukluğun özlemi, toprağından koparılmış ama yeşermekten vazgeçmemiş bir neslin direnci ve en önemlisi insana dair bitmek bilmeyen bir merak var.
Bu yolculukta nesiller boyu uzanan tramvaların derin sancılarını ve bu tramvaların nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığını hep birlikte okuyacağız. Bazen kendi çocukluğunuza uzanan, bazen de bir anne-baba olarak geleceğe dair umut aşılayan, hani o düştüğümüzde dizimizdeki yarayı üfleyen şefkatli bir el gibi hissettiren bu serüvene benimle birlikte çıkmak isterseniz, her hafta bu köşede buluşalım.
Nerede olsam aklınızdayım
Yazılarım sadece bir kağıt parçasından ibaret değil benim için; yaşayan, nefes alan, sizinle evlerinize misafir olan birer yaşanmışlık hikayesi. Çayınızı yudumlarken rahat koltuğunuzda da olsanız, bir pazar sofrasına örtü niyetine serilen gazetede zeytin çekirdeğini aralarken gözünüze de takılsa, oradayım. Ayakkabı boyamak için yere serilen o sayfada ya da sinek avlamak için ikiye katlanmış bir rulo kağıtta… Hiç okumadan sadece güneşten korunmak için başınıza şapka yapsanız bile, o kağıdın altındaki serinlikte ben bir şekilde aklınızın bir köşesinde yer edeceğim.
“Abla ben okumaya karşıyım, kitap-gazete beni sıkıyor” diyen kardeşim; bakarsın bir gün sen de bir kelimenin, belki de tam senin kalbine dokunan bir cümlenin etkisine kapılıp, aramıza katılırsın. Belki de bu köşe, seninle aramızdaki o görünmez buzları eriten ilk kıvılcım olur.
Gazete almayanlar, “Biz artık tamamen dijitaliz” diyenler için de gazetenin bir güzelliği var; web sayfasında bu satırlar her zaman kalıcı olacak. Gazete buruşup atılsa, zamanın raflarında eskise de, “Acaba o göçmen kızı daha önce neler anlatmış?” derseniz, bir tık uzağınızda, ekranınızın tam ortasında olacağım.
Hikâyelerle hayat bilgisi
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır; benimki de o hesap. Ders anlatır gibi yazmayı, yukarıdan parmak sallayan, “Doğrusu budur!” diye dayatan o didaktik dili çok benimseyemiyorum. Ben derdimi ve mesleki tecrübelerimi size hikâyelerle anlatıp bu bana bir yerlerden tanıdık hissiyle kalbinize dokunmayı hedefliyorum. Kendi hayat deneyimlerimden süzülenlerle, bazen de yaşanmış gerçeklerle harmanlayıp size çaktırmadan çocuk gelişimi hakkında, o meşhur “emici zihinleri” incitmeden nasıl şekillendireceğimize dair küçük ipuçları aktaracağım.
Ders kitaplarına alerjisi olan, sınıfta zorla oturuyormuş gibi hissedip sıranın üzerine kafasını koymak üzereyken “Uyumaaaaa!” naramla gözüne far tutulmuş tavşan gibi donakalan sevgili öğrencilerim; size de buradan selam olsun! Korkmayın, bu köşeyi okumazsanız notunuzu kırmayacağım. Ama okursanız; sizin için, hayat için, sınav kağıtlarından çok daha büyük ve anlamlı bir ders olacak, benden söylemesi.
Görünmez miras: Nesilden nesile geçen izler
Ve hepsinden öte, bu köşede çok derin bir konunun da kapısını aralayacağız birlikte: Görünmez bağlarımızın ve nesiller boyu aktarılan travmaların hikâyesini.
Bilirsiniz, göç sadece bavulları toplayıp bir şehirden diğerine gitmek değildir. Göç; arkada bırakılan evlerin kokusunu, yarıda kalmış çocuklukları, çekilen korkuları ve söylenmemiş acıları da beraberinde taşır. Biz farkında olmasak da anneannemizin sustuğu bir hüzün, annemizin bitmek bilmeyen o kaygılı telaşı ve nihayetinde bizim sebepsiz korkularımız aslında tek bir zincirin halkalarıdır. Büyüklerimizin sırtlandığı o ağır yükler, görünmez iplerle bizim ruhumuza, oradan da çocuklarımızın hayatına nesiller boyu akıp gider.
İşte tam da bu yüzden; kendi hayat hikâyemden, o Deliorman’dan yola çıkan çocukluğumdan süzülen anılarla, yaşanmış insan hikâyelerini harmanlayarak bu görünmez bağları konuşacağız. Geçmişin gölgesinin bugünkü çocuklarımızın zihnini nasıl şekillendirdiğini, o eski yaraların bugünün pedagojisinde nasıl can bulduğunu çaktırmadan, hikâye tadında masaya yatıracağız. Çünkü inanıyorum ki; o travma bağlarını fark edip şefkatle çözebildiğimizde, çocuklarımıza çok daha özgür bir gelecek bırakacağız.
Benimle birlikte bu hayat serüveninin içinde kendinizden izler bulmak isterseniz her hafta bu köşeye davetlisiniz. O zaman bakalım bu yolculukta ilk kimin hikayesiyle tanışıp hemhal olacağız. Haftaya bu köşede buluşmak ümidiyle sağlıcakla kalın.
Yazarlar
AMORTİSMAN ÖMRÜ VE KARİYER: MODERN İŞ HAYATINA DAİR BİR DEĞERLENDİRME
Ekonomi ve muhasebe literatüründe duran varlıklar; işletmelerin faaliyetlerini sürdürebilmesi için edindiği, ömrü bir yılı aşan ve zaman içinde değer kaybına uğrayan varlıklardır. Bu değer kaybı, amortisman kavramıyla ifade edilir ve varlığın faydalı ömrü boyunca sistematik olarak finansal tablolara yansıtılır. Zaman, en sağlam yapıları bile dönüştüren bir unsurdur; bu nedenle her varlık, kullanım süresi boyunca hem fiziksel hem de işlevsel bir değişim sürecinden geçer.
Bu çerçevede bakıldığında, fiziksel yıpranmanın yanı sıra teknolojik gelişmelerin de varlıkların değerini etkilediği görülür. Bir makine teknik olarak çalışmaya devam etse bile, daha hızlı, daha verimli veya daha düşük maliyetli alternatiflerin ortaya çıkması, onun ekonomik anlamda geri planda kalmasına neden olabilir. İşletmeler bu dönüşümü yönetebilmek adına planlama yapar, kaynak ayırır ve gerektiğinde yenilenme yoluna gider.
Modern iş dünyasına daha geniş bir perspektiften yaklaşıldığında, benzer bir dönüşümün insan kaynağı açısından da mecazi olarak tartışıldığı görülmektedir. Kurumlar için çalışanlar önemli bir değer unsurudur; ancak iş hayatının dinamik yapısı, bireylerin sahip oldukları bilgi, beceri ve yetkinlikleri sürekli olarak güncellemelerini gerekli kılmaktadır. Bu gereklilik, özellikle rekabetin yoğun olduğu alanlarda daha belirgin hale gelmektedir.
Kariyerin ilk dönemlerinde bireyler, kendilerini geliştirmek adına önemli yatırımlar yapar. Eğitim süreçleri, yabancı dil kazanımı, mesleki sertifikalar ve çeşitli uzmanlık alanları bu yatırımın parçalarıdır.
Bu süreç çoğu zaman yüksek motivasyon ve enerji ile yürütülür. Yoğun çalışma temposu, uzun mesai saatleri ve performans beklentileri, bireyin profesyonel gelişimine katkı sağlarken aynı zamanda belirli bir yük de oluşturabilir.
Zamanla iş hayatının ritmi değişebilir. Sorumluluklar artarken beklentiler de çeşitlenir. Bu noktada bireyin yalnızca mevcut görevlerini yerine getirmesi değil, aynı zamanda değişen koşullara uyum sağlayabilmesi önem kazanır. Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ve yeni iş yapış biçimleri, bazı alanlarda hızlı bir dönüşüm doğurmaktadır. Bu dönüşüm, öğrenmenin sürekliliğini zorunlu hale getirmektedir.
Bu bağlamda, bireylerin sahip oldukları bilgi ve becerileri güncel tutmaları, yeni yetkinlikler kazanmaları ve farklı bakış açıları geliştirmeleri önemlidir. Aksi durumda, değişen iş ortamına uyum sağlamak zorlaşabilir ve birey kendini beklediğinden daha farklı bir noktada bulabilir. Bu durum, yalnızca profesyonel anlamda değil, bireysel tatmin açısından da çeşitli sorgulamaları beraberinde getirebilir.
Değer kavramı da bu noktada daha geniş bir anlam kazanır. İnsanların kendilerini sadece iş unvanlarıyla veya çalıştıkları kurumlarla tanımlamaları, uzun vadede sınırlayıcı olabilir. Oysa bireyin değeri; bilgi birikimi, karakteri, sosyal ilişkileri, üretkenliği ve hayata kattıklarıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Kurumsal yapılarda olduğu gibi, bireylerin de kendi gelişimlerine yönelik bir tür “yenileme alanı” oluşturması, uzun vadede daha dengeli bir yaşam için önemlidir. Bu alan; yeni beceriler edinmek, farklı disiplinlere yönelmek, sosyal bağları güçlendirmek veya kişisel ilgi alanlarına zaman ayırmak şeklinde biçim alabilir. Böyle bir yaklaşım, bireyin sadece mesleki değil, aynı zamanda insani yönlerini de güçlendirir.
Sonuç olarak, modern iş hayatının değişken ve dinamik yapısı içerisinde bireylerin kendi değerlerini tek bir alana bağlı kalmadan geliştirmeleri önem arz eder. Kendi içsel kaynaklarını güçlendiren, öğrenmeye açık kalan ve farklı alanlarda kendini besleyen bireyler, değişen koşullara karşı daha dayanıklı bir yapı oluşturabilir.
Kariyer yolculuğu, yalnızca dış etkenlerle değil; bireyin kendi tercihleri, bakış açısı ve gelişim iradesiyle şekillenir. Bu nedenle, bireyin kendi değerini yalnızca bulunduğu pozisyonla değil, sahip olduğu bütünsel birikimle değerlendirmesi, daha sürdürülebilir ve anlamlı bir yolculuğun anahtarı olabilir.
Yazarlar
İTİBAR ENFLASYONU VE SOSYAL BİLÂNÇO: MAKYAJLI HAYATLARIN GERÇEK MALİYETİ
Ekonomi terminolojisinde enflasyon; fiyatlar genel düzeyinin sürekli ve hissedilir derecede artması, paranın satın alma gücünün ise aynı hızla erimesidir. Merkez bankaları bu canavarı dizginlemek için faiz oranlarını değiştirebilir, piyasayı sıkılaştırabilir ve likiditeyi kısabilir. Ancak modern insanın hayatında, hiçbir ekonomi yönetiminin müdahale edemediği, TÜİK veya diğer kurumların sepetine girmeyen ama bireyin iç dünyasını içten içe kemiren çok daha sinsi bir enflasyon türü var: İtibar Enflasyonu.
Bugün piyasalardaki mal ve hizmetlerin fiyatı artarken, eş zamanlı olarak “toplumsal kabul görmenin”, “beğenilmenin” ve “statü sahibi sayılmanın” da maliyeti geometrik olarak yükseliyor. Geçmişte bir bireyin toplumda saygınlık kazanması için dürüstlük, mesleki yetkinlik veya entelektüel birikim yeterli birer sermayeyken; bugün sosyal platformların ve tüketim çılgınlığının kurduğu yeni düzende itibar, tamamen “görünürlük” ve “gösteriş” endeksine bağlanmış durumda. İşte bu durum, paranın değerini düşüren klasik enflasyon gibi, insanın karakter ve özgürlük değerini düşüren itibar enflasyonunu doğuruyor.
Sosyal bilânçonun makyajlı aktifleri
Bir denetçi gözüyle modern insanın hayatını bir şirket bilânçosu gibi önümüze koyalım. Karşımıza çıkan tablo, teknik anlamda tam bir “makyajlı bilânço” örneğidir.
Bilânçonun Aktif (Varlıklar) tarafına bakıyoruz: Altına çekilen lüks segment aracın taksitleri, gidilen lüks tatillerin check-in’leri, borçla alınmış marka kıyafetler, elit mekânlarda patlatılan hikâyeler ve sosyal medyadaki binlerce takipçi… Dışarıdan bakıldığında bu aktifler devasa, pırıl pırıl ve heybetli görünüyor. Vitrin kusursuz. Toplum bu bilânçoyu alkışlıyor, ona güvenoyu veriyor ve sahibine “başarılı” etiketi yapıştırıyor.
Ancak bir şirketin sadece aktiflerinin büyüklüğüne bakarak ona “sağlam” diyemezsiniz. Asıl gerçek, bilânçonun sağ tarafında, yani Pasif (Kaynaklar) kısmında gizlidir. O gösterişli aktiflerin hangi kaynakla fonlandığına baktığımızda karşımıza şu acı reçete çıkıyor:
Sosyal bilânço
─────────────────────────────────────────────────────────
AKTİFLER (Görünürlük) │ PASİFLER (Gerçek Maliyet)
────────────────── │─────────────────────────
• Lüks Araç / Konut │ • Katlanan Kredi Borçları
• Marka Kıyafetler │ • Gelecek Kaygısı & Stres
• Elit Mekân Story’leri │ • Sıfırlanan Nakit Akışı
• Sosyal Medya İtibarı │ • “Ertelenmiş” Özgürlük
Bu makyajlı bilânçoların satır aralarını okuduğumuzda, özkaynakların aslında ekside olduğunu, dönen varlıkların borçları çevirmeye yetmediğini görüyoruz. Bu, finansal literatürde tam anlamıyla bir “Teknik İflas” durumudur. Kişi, başkalarının gözünde “Zengin” aktifini büyütebilmek için, kendi iç dünyasında “Borç ve Esaret” pasifini büyütmektedir.
Prestij vergisi ve sosyal ipotek
Ticari hayatta şirketler devletlerine vergi öderler. Modern insan ise toplumun görünmez otoritesine çok daha ağır bir vergi ödemektedir: Prestij Vergisi.
Başkalarını etkilemek, bir statü grubuna ait olduğunu kanıtlamak veya “ben de buradayım” diyebilmek için yapılan her gereksiz harcama, bu hayali vergi dairesine yatırılan birer makbuzdur. İşin acı tarafı, bu verginin matrahı sabitleşmez. İtibar enflasyonu yükseldikçe, ödemeniz gereken prestij vergisi de artar. Geçen yıl sizi üst statüde gösteren bir telefon, bir araç veya bir yaşam tarzı; bu yıl endeksin yükselmesiyle “sıradan”laşır ve sistem sizden daha fazlasını talep eder.
Bu durum, bireyin geleceğine konulmuş bir sosyal ipotektir. Bankadan kredi çektiğinizde evinizin üzerine ipotek konur; toplumsal takdir için borçlandığınızda ise doğrudan zamanınızın, gençliğinizin ve kararlarınızın üzerine ipotek koyarsınız. Sevmediğiniz bir işte çalışmaya devam etmek zorunda kalışınızın, patronun mobbingine ses çıkaramayışınızın, risk alıp kendi işinizi kuramayışınızın arkasında hep o sosyal bilânçodaki borç yükü yatar. Sosyal itibarınız yükselirken, şahsi özgürlük endeksiniz taban yapar.
Likidite tuzağı ve net aktif değeri
İktisatçı John Maynard Keynes’in literatüre kazandırdığı “Likidite Tuzağı”, faiz oranlarının çok düştüğü ve insanların parayı nakit olarak tutmayı tercih ettiği istisnai durumları anlatır. Davranışsal ekonomide kurduğumuz ilişkide ise modern insan bir “Statü Tuzağı” içindedir. Elindeki tüm likiditeyi (nakit akışını), anında likit olmayan, satılması zor ve satıldığında değer kaybeden “gösteriş aktiflerine” yatırır.
Sonuç mu? Nakit akışı tablosunda nefes alamayan, ani bir ekonomik sarsıntıda veya iş kaybında ilk üç ayı çıkaramayacak kadar kırılgan, ancak dışarıdan bakıldığında “krallar gibi” yaşayan bir nesil. Oysa gerçek finansal güç ve sarsılmazlık, bilânçonun toplam büyüklüğüyle (cirosuyla) değil, Net Aktif Değeriyle yani tüm borçlar çıktıktan sonra elinizde kalan saf özkaynakla ölçülür.
Aynı kural hayat için de geçerlidir: Başkalarının alkışları ve hayranlığı bilânçonuzdaki borçları kapatmaz, kasanızı doldurmaz. Tam aksine, sizi bitmek bilmeyen ve kazananı olmayan bir rekabet simülasyonunun içine hapseder.
Sonuç: Kendi hayatının bağımsız denetçisi olmak
Bu kısır döngüden çıkışın tek yolu, başkalarının gözündeki “piyasa değerini” yönetmeyi bırakıp, kendi içsel “defter değerine” odaklanmaktır. Bir şirketin hileli işlemlerini ortaya çıkaran bir bağımsız denetçi soğukkanlılığıyla kendi sosyal bilânçomuzu masaya yatırmalıyız.
Şu soruları kendimize sorma vaktidir:
Hayatımdaki bu harcama kalemi gerçekten benim konforum için mi var, yoksa başkasının takdirini satın almak için mi?
Bilânçomun aktif tarafında duran bu varlık, bana hizmet mi ediyor, yoksa beni her ay düzenli olarak köleleştiriyor mu?
Unutmayın; en büyük zenginlik, makyajlı bilânçolarla dışarıya sunulan sahte ihtişam değil; hiç kimseye hiçbir şey kanıtlamak zorunda hissetmemenin verdiği o muazzam “hafiflik” ve “özgürlük” hissidir. İtibar enflasyonunun piyasayı kasıp kavurduğu bu çağda, siz kendi bilânçonuzu sıkılaştırın. Bırakın dışarısı makyajla büyüsün; siz özkaynaklarınızla, sarsılmaz bir dürüstlükle ve gerçek bir özgürlükle büyüyün.
Çünkü günün sonunda, hayat sahnesinin perdeleri kapandığında, seyircilerin alkışları biter; geriye sadece o ağır borç senetleriyle baş başa kalmış gerçek siz kalırsınız…
-
Bursa Bölge7 yıl agoKaracabey’de cinayet: 1 ölü
-
Genel1 yıl agoKARACABEY BELEDİYESİ’NDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ
-
Genel3 yıl agoKARACABEYLİ DUAYEN SANATÇI SEVENLERİNİ ÜZDÜ
-
Bursa Bölge7 yıl agoRABBİMİZ BİZDEN NELER İSTİYOR
-
Güncel2 yıl agoİYİ VE KÖTÜ AHLAK
-
Güncel6 yıl agoARAPÇA’DA “VAV” HARFİ
-
Güncel4 yıl agoHAKİM VE SAVCILARA ANLAMLI VEDA
-
Ekonomi6 yıl agoSütaş’tan “Tereyağı” açıklaması




Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login