Connect with us

Yazarlar

İTİBAR ENFLASYONU VE SOSYAL BİLÂNÇO: MAKYAJLI HAYATLARIN GERÇEK MALİYETİ

Ekonomi terminolojisinde enflasyon; fiyatlar genel düzeyinin sürekli ve hissedilir derecede artması, paranın satın alma gücünün ise aynı hızla erimesidir. Merkez bankaları bu canavarı dizginlemek için faiz oranlarını değiştirebilir, piyasayı sıkılaştırabilir ve likiditeyi kısabilir. Ancak modern insanın hayatında, hiçbir ekonomi yönetiminin müdahale edemediği, TÜİK veya diğer kurumların sepetine girmeyen ama bireyin iç dünyasını içten içe kemiren çok daha sinsi bir enflasyon türü var: İtibar Enflasyonu.

Bugün piyasalardaki mal ve hizmetlerin fiyatı artarken, eş zamanlı olarak “toplumsal kabul görmenin”, “beğenilmenin” ve “statü sahibi sayılmanın” da maliyeti geometrik olarak yükseliyor. Geçmişte bir bireyin toplumda saygınlık kazanması için dürüstlük, mesleki yetkinlik veya entelektüel birikim yeterli birer sermayeyken; bugün sosyal platformların ve tüketim çılgınlığının kurduğu yeni düzende itibar, tamamen “görünürlük” ve “gösteriş” endeksine bağlanmış durumda. İşte bu durum, paranın değerini düşüren klasik enflasyon gibi, insanın karakter ve özgürlük değerini düşüren itibar enflasyonunu doğuruyor.

Sosyal bilânçonun makyajlı aktifleri

Bir denetçi gözüyle modern insanın hayatını bir şirket bilânçosu gibi önümüze koyalım. Karşımıza çıkan tablo, teknik anlamda tam bir “makyajlı bilânço” örneğidir.

Bilânçonun Aktif (Varlıklar) tarafına bakıyoruz: Altına çekilen lüks segment aracın taksitleri, gidilen lüks tatillerin check-in’leri, borçla alınmış marka kıyafetler, elit mekânlarda patlatılan hikâyeler ve sosyal medyadaki binlerce takipçi… Dışarıdan bakıldığında bu aktifler devasa, pırıl pırıl ve heybetli görünüyor. Vitrin kusursuz. Toplum bu bilânçoyu alkışlıyor, ona güvenoyu veriyor ve sahibine “başarılı” etiketi yapıştırıyor.

Ancak bir şirketin sadece aktiflerinin büyüklüğüne bakarak ona “sağlam” diyemezsiniz. Asıl gerçek, bilânçonun sağ tarafında, yani Pasif (Kaynaklar) kısmında gizlidir. O gösterişli aktiflerin hangi kaynakla fonlandığına baktığımızda karşımıza şu acı reçete çıkıyor:

Sosyal bilânço

─────────────────────────────────────────────────────────

AKTİFLER (Görünürlük)    │ PASİFLER (Gerçek Maliyet)

────────────────── ─────────────────────────

Lüks Araç / Konut          │ • Katlanan Kredi Borçları

• Marka Kıyafetler            │ • Gelecek Kaygısı & Stres

• Elit Mekân Story’leri      │ • Sıfırlanan Nakit Akışı

• Sosyal Medya İtibarı     │ • “Ertelenmiş” Özgürlük

Bu makyajlı bilânçoların satır aralarını okuduğumuzda, özkaynakların aslında ekside olduğunu, dönen varlıkların borçları çevirmeye yetmediğini görüyoruz. Bu, finansal literatürde tam anlamıyla bir “Teknik İflas” durumudur. Kişi, başkalarının gözünde “Zengin” aktifini büyütebilmek için, kendi iç dünyasında “Borç ve Esaret” pasifini büyütmektedir.

Prestij vergisi ve sosyal ipotek

Ticari hayatta şirketler devletlerine vergi öderler. Modern insan ise toplumun görünmez otoritesine çok daha ağır bir vergi ödemektedir: Prestij Vergisi.

Başkalarını etkilemek, bir statü grubuna ait olduğunu kanıtlamak veya “ben de buradayım” diyebilmek için yapılan her gereksiz harcama, bu hayali vergi dairesine yatırılan birer makbuzdur. İşin acı tarafı, bu verginin matrahı sabitleşmez. İtibar enflasyonu yükseldikçe, ödemeniz gereken prestij vergisi de artar. Geçen yıl sizi üst statüde gösteren bir telefon, bir araç veya bir yaşam tarzı; bu yıl endeksin yükselmesiyle “sıradan”laşır ve sistem sizden daha fazlasını talep eder.

Bu durum, bireyin geleceğine konulmuş bir sosyal ipotektir. Bankadan kredi çektiğinizde evinizin üzerine ipotek konur; toplumsal takdir için borçlandığınızda ise doğrudan zamanınızın, gençliğinizin ve kararlarınızın üzerine ipotek koyarsınız. Sevmediğiniz bir işte çalışmaya devam etmek zorunda kalışınızın, patronun mobbingine ses çıkaramayışınızın, risk alıp kendi işinizi kuramayışınızın arkasında hep o sosyal bilânçodaki borç yükü yatar. Sosyal itibarınız yükselirken, şahsi özgürlük endeksiniz taban yapar.

Likidite tuzağı ve net aktif değeri

İktisatçı John Maynard Keynes’in literatüre kazandırdığı “Likidite Tuzağı”, faiz oranlarının çok düştüğü ve insanların parayı nakit olarak tutmayı tercih ettiği istisnai durumları anlatır. Davranışsal ekonomide kurduğumuz ilişkide ise modern insan bir “Statü Tuzağı” içindedir. Elindeki tüm likiditeyi (nakit akışını), anında likit olmayan, satılması zor ve satıldığında değer kaybeden “gösteriş aktiflerine” yatırır.

Sonuç mu? Nakit akışı tablosunda nefes alamayan, ani bir ekonomik sarsıntıda veya iş kaybında ilk üç ayı çıkaramayacak kadar kırılgan, ancak dışarıdan bakıldığında “krallar gibi” yaşayan bir nesil. Oysa gerçek finansal güç ve sarsılmazlık, bilânçonun toplam büyüklüğüyle (cirosuyla) değil, Net Aktif Değeriyle yani tüm borçlar çıktıktan sonra elinizde kalan saf özkaynakla ölçülür.

Aynı kural hayat için de geçerlidir: Başkalarının alkışları ve hayranlığı bilânçonuzdaki borçları kapatmaz, kasanızı doldurmaz. Tam aksine, sizi bitmek bilmeyen ve kazananı olmayan bir rekabet simülasyonunun içine hapseder.

Sonuç: Kendi hayatının bağımsız denetçisi olmak

Bu kısır döngüden çıkışın tek yolu, başkalarının gözündeki “piyasa değerini” yönetmeyi bırakıp, kendi içsel “defter değerine” odaklanmaktır. Bir şirketin hileli işlemlerini ortaya çıkaran bir bağımsız denetçi soğukkanlılığıyla kendi sosyal bilânçomuzu masaya yatırmalıyız.

Şu soruları kendimize sorma vaktidir:

Hayatımdaki bu harcama kalemi gerçekten benim konforum için mi var, yoksa başkasının takdirini satın almak için mi?

Bilânçomun aktif tarafında duran bu varlık, bana hizmet mi ediyor, yoksa beni her ay düzenli olarak köleleştiriyor mu?

Unutmayın; en büyük zenginlik, makyajlı bilânçolarla dışarıya sunulan sahte ihtişam değil; hiç kimseye hiçbir şey kanıtlamak zorunda hissetmemenin verdiği o muazzam “hafiflik” ve “özgürlük” hissidir. İtibar enflasyonunun piyasayı kasıp kavurduğu bu çağda, siz kendi bilânçonuzu sıkılaştırın. Bırakın dışarısı makyajla büyüsün; siz özkaynaklarınızla, sarsılmaz bir dürüstlükle ve gerçek bir özgürlükle büyüyün.

Çünkü günün sonunda, hayat sahnesinin perdeleri kapandığında, seyircilerin alkışları biter; geriye sadece o ağır borç senetleriyle baş başa kalmış gerçek siz kalırsınız…

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!

UZUN VADELİ BORÇLANMA: ŞİRKETİN BÜYÜME MOTORU MU, GELECEĞE BIRAKILAN FATURA MI?

Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun sağ tarafını, yani işletmenin varlıklarını finanse eden yabancı kaynakları ve özkaynakları mercek altına almış; kısa vadeli borçların şirket üzerindeki likidite baskısını, vade uyumsuzluğunun yaratabileceği riskleri, finansal kaldıracın doğru kullanıldığında nasıl bir büyüme aracına, yanlış kullanıldığında ise nasıl bir borç sarmalına dönüşebileceğini ve özkaynakların işletme açısından taşıdığı güvenlik işlevini ele almıştık. Şimdi ise borçlanmanın daha uzun soluklu tarafına, uzun vadeli borçlanmaya odaklanıyoruz.

Çünkü kısa vadeli borcun baskısı kapıya bugün dayanırken, uzun vadeli borcun hesabı çoğu zaman geleceğin takvimine yazılır. Şirket bugün aldığı krediyle yatırımını gerçekleştirir, fabrikasını büyütür, makine parkurunu yeniler; ancak o borcun faizini ve anaparasını yıllar boyunca ödemeye devam eder. Dolayısıyla yöneticinin kendisine sorması gereken çok kritik bir soru vardır:

“Bugün aldığımız uzun vadeli borç, yarının gelirini mi finanse ediyor, yoksa bugünün problemlerini geleceğe mi erteliyor?”

I. Uzun vadeli borçlanma: Geleceğin gelirini bugünden kullanmak

Büyük yatırımları yalnızca özkaynaklarla finanse etmek her işletme için mümkün olmadığı gibi, her zaman en rasyonel tercih de olmayabilir. Yeni bir fabrika kurmak, üretim kapasitesini artırmak, teknolojik altyapıyı yenilemek veya büyük bir makine yatırımı gerçekleştirmek ciddi miktarda finansman gerektirir. İşte bu noktada uzun vadeli borçlanma, şirketin büyüme stratejisinin önemli araçlarından biri haline gelebilir.

Doğru yapılandırılmış bir uzun vadeli kredi, yatırımın maliyetini yıllara yayarak işletmeye finansal hareket alanı sağlayabilir. Özellikle yatırımın gelecekte düzenli gelir ve nakit akışı yaratması bekleniyorsa, yatırımın finansmanının da uzun vadeye yayılması finansal açıdan makul bir yaklaşım olabilir.

Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır:

Uzun vadeli borç kullanmak ile uzun vadeli doğru borç kullanmak aynı şey değildir.

Borcu uzun vadeye yaymak, borcun maliyetini ortadan kaldırmaz. Sadece ödeme yükünün zamana yayılmasını sağlar.

Bugün rahat nefes aldıran bir kredi, yarının bilançosunda ağır bir finansal yük haline gelebilir.

II. Vadesi uzun olan her borç sağlıklı borç olmayabilir

İş dünyasında sık karşılaşılan yanıltıcı düşüncelerden biri şudur:

“Kredinin vadesi uzun, daha çok zamanımız var. O halde sorun yok.”

Oysa borcun uzun vadeli olması yalnızca “ne zaman ödeyeceğiz?” sorusuna cevap verir. Profesyonel bir bilanço analizi ise bundan çok daha fazlasını sorgular:

Ne kadar ödeyeceğiz? Hangi maliyetle ödeyeceğiz? Hangi para birimiyle ödeyeceğiz? Ve en önemlisi, bu borcu hangi nakit akışıyla taşıyacağız? Çünkü aynı miktarda uzun vadeli borcu bulunan iki şirketin finansal hikâyesi birbirinden tamamen farklı olabilir.

Bir şirket aldığı krediyi üretim kapasitesini artıracak yeni bir fabrikaya yatırırken, diğer şirket aynı krediyi eski borçlarını çevirmek, faizlerini ödemek veya sürekli büyüyen işletme açığını kapatmak için kullanabilir.

Rakam aynı olabilir. Ancak ekonomik gerçeklik aynı değildir.

Borç üretken bir yatırıma dönüşüyorsa şirketin gelecekteki gelir kapasitesini artırabilir. Ancak sürekli zararları veya kronik nakit açıklarını finanse etmek için kullanılıyorsa, şirketin sorununu çözmek yerine, yalnızca bu sorunu geleceğe taşıma riski ortaya çıkar.

Bu nedenle bilanço okuyucusunun sorusu sadece “Ne kadar borcumuz var?” olmamalıdır.

Asıl soru şudur:

“Bu borç hangi değeri yaratmak için kullanıldı?”

III. Borcun gerçek maliyeti: Faiz, kur, vade ve nakit akışı

Uzun vadeli borçlanmanın en görünmeyen maliyeti, yalnızca bilançoda görünen anapara değildir. Yıllara yayılan faiz ödemeleri, komisyonlar ve diğer finansman maliyetleri, alınan kaynağın işletmeye gerçek maliyetini belirler.

Bu nedenle yöneticinin bakması gereken soru yalnızca:

“Bu krediyi alabiliyor muyuz?” değil, “Bu krediyi taşıyabiliyor muyuz?” sorusudur.

Çünkü banka borcu bugün verir; fakat borcun maliyeti şirketin gelecekte yaratacağı nakit akışından ödenir.

Üstelik uzun vadeli borçlanmada yalnızca faiz değil, kur riski de önem taşır. Özellikle döviz cinsinden borçlanan ancak gelirlerinin büyük bölümünü aynı para biriminde elde etmeyen işletmeler açısından kur hareketleri, yıllara yayılan borç yükünü ciddi biçimde değiştirebilir.

Bu nedenle uzun vadeli borçlanmada yalnızca vade değil, borcun maliyeti ve para birimi de mutlaka dikkate alınmalıdır.

Fakat bütün bu hesapların üzerinde duran daha önemli bir gerçek vardır:

Kârlı olmak ile borcu rahatlıkla ödeyebilmek aynı şey değildir.

Bir şirket muhasebe kayıtlarında kâr açıklarken dahi borç ödemelerinde zorlanabilir. Çünkü kâr ile nakit aynı şey değildir. Tahsil edilemeyen alacaklar, stoklara bağlanan kaynaklar ve yatırım harcamaları şirketin kasasında oluşan gerçek nakdi azaltabilir.

İşte bu nedenle uzun vadeli borçlanmanın gerçek sınırı, şirketin gelecekte yaratacağı nakit akışıdır.

IV. Borçla büyümek mi, borçla ayakta kalmak mı?

Uzun vadeli borçlanmanın belki de en kritik ayrımı burada ortaya çıkar:

Borçla büyümek ile borçla ayakta kalmak aynı şey değildir.

Borçla büyüyen şirket, aldığı kaynağı ekonomik değer yaratması beklenen alanlara yönlendirir. Üretim kapasitesini artırır, yeni pazarlara girer, verimliliğini yükseltir ve gelecekte daha güçlü bir gelir ve nakit akışı yaratmayı hedefler.

Borçla ayakta kalan şirket ise çoğu zaman eski borcunu yeni borçla kapatır, finansman açığını yeni kaynaklarla çevirmeye çalışır ve faaliyetlerinden yeterli nakit üretemediği halde finansman zincirini koparmamaya uğraşabilir.

Dışarıdan bakıldığında her iki şirketin de bilançosu büyüyebilir.

Ciro artabilir. Varlıklar çoğalabilir.

Ancak finansal analiz gözlüğünü taktığımızda çok daha önemli bir soru karşımıza çıkar:

Şirket gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece borçları mı büyüyor?

İşte uzun vadeli borçlanmanın gerçek sınırı tam olarak burada başlar.

Bir borcun vadesinin uzun olması, onu otomatik olarak sağlıklı hale getirmez. Sağlıklı borç; şirketin faaliyetlerinden veya borçla finanse edilen yatırımdan yaratacağı nakit akışıyla makul bir şekilde taşınabilen borçtur.

Çünkü borç, doğru kullanıldığında büyümenin yakıtıdır.

Yanlış kullanıldığında ise geleceğin gelirlerini bugünden rehin alan görünmez bir zincire dönüşebilir.

Son söz

Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun sağ tarafına geçerek kısa vadeli borçların oluşturduğu likidite baskısını, vade uyumsuzluğunun yaratabileceği finansal riskleri, finansal kaldıracın iki yönlü etkisini ve özkaynakların şirket açısından taşıdığı güvenlik işlevini ele almıştık.

Bu yazımızda ise borcun daha uzun vadeli yüzüne baktık.

Uzun vadeli borçlanmanın, doğru yatırım ve doğru finansman planıyla birlikte kullanıldığında şirketin büyüme kapasitesini artırabileceğini; ancak yalnızca vadesinin uzun olmasının onu otomatik olarak güvenli bir kaynak haline getirmeyeceğini gördük.

Bir şirket için en tehlikeli borç, her zaman en büyük borç olmayabilir.

Bazen en tehlikeli borç, şirketin gelecekte yaratacağı geliri bugünden tüketmeye başlayan borç olabilir.

Serimizin bir sonraki yazısında ise artık borçların karşısındaki en önemli finansal kaleye, özkaynaklara daha yakından bakacağız. Sermayenin yalnızca bilançoda duran bir rakam olmadığını; geçmiş yıllardan biriken kârların, sermaye yapısının ve şirketin finansal bağımsızlığının işletmenin krizlere karşı dayanıklılığını nasıl şekillendirdiğini inceleyeceğiz.

Çünkü şirketin ne kadar borçlandığı kadar, borç verenlere karşı ne kadar kendi gücüyle ayakta durabildiği de önemlidir.

Takipte kalın, rakamlar yalan söylemez; ama yanlış okunurlarsa yanıltabilirler!

Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.

Continue Reading

Yazarlar

MADALYONUN İKİ YÜZÜ: İKİ SOYUN GÖLGESİNDE KADERİMİZİ NASIL SEÇERİZ?

Sevgili okurlar, haftalardır bir aile tarihinin derinliklerine iniyor, Deliorman’ın tozlu yollarından modern şehrin adliye koridorlarına kadar uzanan, kuşaklar arası bir travma haritasını inceliyoruz. Salim Kocaba’dan başlayan ilk yaradan, Sabiha ve Muhlise’nin kırık kanatlarına; oradan da 1.5 yaşında bir çocuğun gözleriyle izlediği öfkeli bir dede ve bencil baba Recai’nin dünyasına kadar yürüdük. Bugün, bu sarsıcı yazı dizisinin kapanışında, heybemizdeki tüm bu yaşanmışlıkları bir kenara bırakıp sormak istiyorum: Bir insan, hiç işlemediği günahların bedelini neden öder? İki soyun travması, bir bireyin ruhunu nasıl bir kapana dönüştürür?

Gelin, bu hikayeyi psikolojinin ve insan ruhunun kaşifi Sigmund Freud’un penceresinden, bilimsel bir röntgenle inceleyelim.

Freud ve “Tekrarlama Zorlantısı”: Neden hep aynı acıya koşarız?

Psikoanalizin kurucusu Sigmund Freud, insan psikolojisine dair en sarsıcı keşiflerinden birini yapmıştı: Tekrarlama Zorlantısı (Repetition Compulsion). Freud der ki; insan çocukken canını en çok yakan, onu en çok çaresiz bırakan acı her neyse, yetişkin olduğunda farkında olmadan gider yine o acıyı üretecek insanları ve ortamları bulur.

Kulağa delilik gibi geliyor, değil mi? İnsan neden canını yakan şeyi yeniden arasın?

Çünkü bilinçaltı ilkeldir ve mantıkla çalışmaz. Çocukken çözemediği, dönüştüremediği o ağır travmayı, yetişkinlikte benzer bir senaryonun içine girerek bu kez “yenme ve kontrol altına alma” arzusu taşır. Feraye’in, annesinin ve anneannesinin yaşadığı o hazin döngü tam olarak buydu. Sevgili Gülseren Budayıcıoğlu’nun o meşhur ifadesiyle, “Yastık değişse de kader değişmiyordu.” Çünkü ruh, bildiği ve tanıdığı o tanıdık cehennemi, bilmediği ve yabancısı olduğu bir cennete tercih ediyordu.

İki taraflı kapan: Anne ve babadan gelen aktarımlar

Bir insanın ruhsal yapısı, anne ve babasından gelen iki büyük nehrin birleştiği bir havuz gibidir. Feraye’in hikayesinde bu havuzun iki taraftan da nasıl zehirlendiğini gördük:

• Anne soyundan gelen aktarım (Öz-şefkat ve boyun eğme): Anne, çocuğun hayattaki ilk sığınağı, aynasıdır. Sabiha’dan Muhlise’ye devredilen miras; kadının değersizliği, çaresizliği ve ne olursa olsun “katlanması” gerektiği inancıydı. Feraye, annesinin kırık kanatlarına bakarak büyüdü ve farkında olmadan bir kadının varoluşunu “kurban olmak” ve “boyun eğmek” olarak kodladı.

• Baba soyundan gelen aktarım (Güven ve erkek otoritesi): Baba ise çocuğun dış dünyaya açılan kapısı, gücün ve sınırların temsilcisidir. Feraye, henüz 1.5 yaşındayken dedesinin babaannesine uyguladığı  şiddete tanık oldu. Babası Recai ise, o şiddet evinde büyüyüp yaralarını saramadığı için bencil, ilgisiz ve öfkeli bir güce dönüştü. Feraye bizzat darbe almadı ama gözleriyle gördüğü o sahneler, erkek figürünü “öfke ve bencillik”, evliliği ise “şiddetin gölgesinde bir tahammül sınavı” olarak ruhuna kazıdı.

İşte “Kapan” tam burada kuruldu. Anne tarafı Feraye’ye “Başına ne gelirse gelsin sus ve katlan” derken; baba tarafı ona “Erkek dediğin öfkelidir, bencil ve sevgisizdir” diyordu. Feraye evlendiğinde, bu iki tanıdık sesi dinledi ve tam 9 yıl boyunca o psikolojik şiddet sarmalının içinde sıkışıp kaldı.

Epigenetik gerçek: Travma hücrelerimizde taşınır

Bugün modern bilim (epigenetik), travmaların sadece psikolojik anlatılarla değil, genetik kodlarla da aktarıldığını söylüyor. Anneden geçen yoğun kortizol (stres hormonu) ve babanın yaşadığı ağır travmaların sperm hücrelerinde bıraktığı RNA izleri, doğan çocuğun hayata “stres ve korkuya yatkın” olarak başlamasına neden oluyor. Yani Feraye, hayata zaten yenik, o asırlık görünmez kamburla başlamıştı.

Ve büyük özgürleşme: “Benim olmayan bu yükü bırakıyorum”

Bu karanlık tablonun içinde Feraye’yi bir kahramana dönüştüren şey neydi biliyor musunuz? İki soyun da zincirini tek bir hamleyle kırabilme cesareti.

Feraye 9 yılın sonunda durup sorduğunda: “Bu öfke benim mi? Bu çaresizlik bana mı ait?” dediğinde, aslında o asırlık epigenetik ve psikolojik aktarıma meydan okudu. Mahkeme salonundan boşanma ilamını alıp çıkarken, sadece bir erkeği değil; Salim Kocaba’nın adaletsizliğini, Muhlise’nin çaresizliğini, dedesinin öfkesini ve babası Recai’nin sevgisiz mirasını o kapanın ardında bıraktı.

Kendi çocukluğunu elinden tuttu çıkardı o loş dehlizlerden. İyileşmeyi, farkındalığı ve en önemlisi “kendini sevmeyi” seçti.

Son söz: Heybemizi boşaltırken

Sevgili okurlar; fark etmediğimiz, yüzleşmediğimiz her acı, çocuklarımızın hayatında birer prangaya dönüşüyor. Travmalar kuşaklar boyu aktarılabilir, evet… Hem anamızdan hem babamızdan ağır yükler alabiliriz. Ama o devasa zincir, farkındalık zırhını giyen tek bir ruhun “Dur, bu yük bana ait değil!” demesiyle un ufak olmaya mahkumdur.

Unutmayın; geçmişin size sunduğu malzeme ne kadar kusurlu olursa olsun, o malzemeyle kuracağınız hayatın mimarı sizsiniz. Kaderimiz, geçmişin yaraları değil; kendimizi şifalandırmayı seçtiğimiz o aydınlık yoldur.

Haftalardır süren bu sarsıcı analizin, bu derin yolculuğun sonuna geldik. Gelecek hafta bağlanma stilleri ve bu bağlanma stilimizin bizi nasıl etkisi altına alarak hayatı anlamamız konusunda bize yön verdiğine değineceğiz. Kendinize şefkat göstermeyi ve kendinizi sevmeyi unutmayın. Sevgiyle kalın.

Continue Reading

Yazarlar

YETİŞKİN OLMAK BİRAZ DA HAYAL KIRIKLIKLARINA ALIŞMAKTIR

Büyümek denince aklımıza genellikle sorumluluklar geliyor. Kendi ayaklarının üzerinde durmak, para kazanmak, karar vermek, bir hayat kurmak gibi. Bence yetişkinliğin asıl zor tarafı bunlardan biraz daha farklı.

Mesela insanları oldukları gibi görmeyi öğrenmek.

Çocukken dünyayı daha net algılıyoruz. Birisi iyiyse iyidir, kötüyse kötüdür. Bizi seven insanın bizi üzmeyeceğini, değer verdiğimiz insanların da bize aynı değeri vereceğini düşünüyoruz. Zaman geçtikçe hayatın bu kadar keskin olmadığını fark ediyoruz.

Çünkü bir insan sizi gerçekten sevebilir ve yine de sizi kırabilir.

Bir insan sizin için çok değerli olabilir ama her zaman yanınızda olmayabilir.

Bir insan iyi bir insan olabilir ama size iyi gelmeyebilir.

Sanırım yetişkinlikteki en büyük hayal kırıklıklarından biri de tam olarak burada başlıyor.

İnsanların kötü olmasından değil, bizim onlara yüklediğimiz anlamla onların gerçekte oldukları kişi arasındaki farktan kırılıyoruz.

Psikolog olarak insan ilişkilerine baktığımda en sık karşılaştığım şeylerden biri, insanların karşısındaki kişinin davranışından çok, o davranışa yüklediği anlamla mücadele etmesi. “Bunu bana nasıl yaptı?” cümlesinin altında çoğu zaman yalnızca yapılan şey yoktur. “Ben onun için bu kadar değerliyken bunu nasıl yapabildi?” vardır.

Belki de asıl mesele budur.

Birinin bizi üzmesi, her zaman bizi önemsemediği anlamına gelmez. Bazen insanlar kendi ihtiyaçları, korkuları, sınırları ve eksiklikleri içinde hareket ederler. Bu, yaptıkları şeyi haklı çıkarmaz. Ama anlamamızı sağlayabilir.

Ve anlamak başka, kabul etmek başka bir şeydir.

Birini anlamak, onun davranışına razı olmak değildir. Onun neden öyle davrandığını görebilmek, kendimizi korumaktan vazgeçmemizi gerektirmez.

Bence büyüdükçe öğrenmemiz gereken en önemli şeylerden biri de bu.

Çünkü çoğu zaman insanları değiştirmeye çalışırken aslında onların potansiyeline tutunuyoruz. “Aslında çok iyi biri.” “Beni seviyor ama ifade edemiyor.” “Biraz zaman geçsin düzelir.” “Şu dönemden geçiyor, sonra değişir.”

Belki de bazı ilişkiler tam olarak bu “sonra”lara tutunduğumuz için yıllarca devam ediyor.

Oysa karşımızdaki insanın kim olabileceğine değil, şu anda kim olduğuna bakmak gerekiyor.

Bu biraz acımasız bir gerçek gibi gelebilir. Çünkü bir insanın potansiyeline inanmak daha kolay. İhtiyacımız olan kişiyi, karşımızdaki kişinin olabileceği hâliyle tamamlamak bize umut veriyor.

Fakat ilişkiler, ihtimallerle değil, gerçeklerle yaşanıyor.

Bazen bir insanın değişmesini beklemek yerine, onun değişmeyeceğini kabul etmek gerekiyor. Bazen bir ilişkinin neden yürümediğini yüzlerce kez analiz etmek yerine, artık yürümediğini görmek gerekiyor.

Ve bazen birini hayatımızdan çıkarmak, o kişiyi sevmediğimiz anlamına gelmiyor.

Sadece kendimizi de sevdiğimiz anlamına geliyor.

Yetişkinlik biraz da hayal kırıklıklarına alışmak galiba.

Herkesin bizi bizim sevdiğimiz kadar sevmeyeceğini, herkesin verdiğimiz değeri aynı şekilde karşılamayacağını, bazı insanların hayatımızda kalıcı olmayacağını kabul etmek…

İlk başta bunlar kayıp gibi geliyor.

Sonra insan şunu fark ediyor:

Her kayıp, kaybetmek değildir.

Bazı insanların hayatımızdan çıkmasıyla birlikte aslında kendimize ait bir alan geri

geliyor. Sürekli anlaşılmaya çalıştığımız bir ilişkiden, kendimizi açıklamak zorunda kaldığımız bir ortamdan, karşılığını alamadığımız bir çabadan uzaklaştığımızda geride yalnızca boşluk kalmıyor.

Bir miktar da huzur kalıyor.

Belki yetişkin olmak; insanlardan beklentimizi tamamen bırakmak değil, beklentilerimizi gerçeklerle yeniden düzenlemek.

İnsanları sevmeye devam ederken onları idealize etmemek.

Kırılabileceğimizi bilerek yakınlaşmak.

Birinin bizi hayal kırıklığına uğratmasının, bizim değersiz olduğumuzu göstermediğini anlayabilmek.

Ve en önemlisi, karşımızdaki kişinin sınırlarını, kapasitesini ve seçimlerini değiştiremeyeceğimizi kabul etmek.

Çünkü bazen olgunlaşmak, daha az hissetmek değil.

Hissettiğimiz şeylerin bizi yönetmesine biraz daha az izin vermek.

Yetişkin olmak biraz da hayal kırıklıklarına alışmaktır.

Ama sanırım mesele hayal kırıklığı yaşamamak değil.

Kimin karşısında hayal kurmaya devam edeceğimizi öğrenmektir.

Continue Reading

Trending