Yazarlar
AMORTİSMAN ÖMRÜ VE KARİYER: MODERN İŞ HAYATINA DAİR BİR DEĞERLENDİRME
Ekonomi ve muhasebe literatüründe duran varlıklar; işletmelerin faaliyetlerini sürdürebilmesi için edindiği, ömrü bir yılı aşan ve zaman içinde değer kaybına uğrayan varlıklardır. Bu değer kaybı, amortisman kavramıyla ifade edilir ve varlığın faydalı ömrü boyunca sistematik olarak finansal tablolara yansıtılır. Zaman, en sağlam yapıları bile dönüştüren bir unsurdur; bu nedenle her varlık, kullanım süresi boyunca hem fiziksel hem de işlevsel bir değişim sürecinden geçer.
Bu çerçevede bakıldığında, fiziksel yıpranmanın yanı sıra teknolojik gelişmelerin de varlıkların değerini etkilediği görülür. Bir makine teknik olarak çalışmaya devam etse bile, daha hızlı, daha verimli veya daha düşük maliyetli alternatiflerin ortaya çıkması, onun ekonomik anlamda geri planda kalmasına neden olabilir. İşletmeler bu dönüşümü yönetebilmek adına planlama yapar, kaynak ayırır ve gerektiğinde yenilenme yoluna gider.
Modern iş dünyasına daha geniş bir perspektiften yaklaşıldığında, benzer bir dönüşümün insan kaynağı açısından da mecazi olarak tartışıldığı görülmektedir. Kurumlar için çalışanlar önemli bir değer unsurudur; ancak iş hayatının dinamik yapısı, bireylerin sahip oldukları bilgi, beceri ve yetkinlikleri sürekli olarak güncellemelerini gerekli kılmaktadır. Bu gereklilik, özellikle rekabetin yoğun olduğu alanlarda daha belirgin hale gelmektedir.
Kariyerin ilk dönemlerinde bireyler, kendilerini geliştirmek adına önemli yatırımlar yapar. Eğitim süreçleri, yabancı dil kazanımı, mesleki sertifikalar ve çeşitli uzmanlık alanları bu yatırımın parçalarıdır.
Bu süreç çoğu zaman yüksek motivasyon ve enerji ile yürütülür. Yoğun çalışma temposu, uzun mesai saatleri ve performans beklentileri, bireyin profesyonel gelişimine katkı sağlarken aynı zamanda belirli bir yük de oluşturabilir.
Zamanla iş hayatının ritmi değişebilir. Sorumluluklar artarken beklentiler de çeşitlenir. Bu noktada bireyin yalnızca mevcut görevlerini yerine getirmesi değil, aynı zamanda değişen koşullara uyum sağlayabilmesi önem kazanır. Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ve yeni iş yapış biçimleri, bazı alanlarda hızlı bir dönüşüm doğurmaktadır. Bu dönüşüm, öğrenmenin sürekliliğini zorunlu hale getirmektedir.
Bu bağlamda, bireylerin sahip oldukları bilgi ve becerileri güncel tutmaları, yeni yetkinlikler kazanmaları ve farklı bakış açıları geliştirmeleri önemlidir. Aksi durumda, değişen iş ortamına uyum sağlamak zorlaşabilir ve birey kendini beklediğinden daha farklı bir noktada bulabilir. Bu durum, yalnızca profesyonel anlamda değil, bireysel tatmin açısından da çeşitli sorgulamaları beraberinde getirebilir.
Değer kavramı da bu noktada daha geniş bir anlam kazanır. İnsanların kendilerini sadece iş unvanlarıyla veya çalıştıkları kurumlarla tanımlamaları, uzun vadede sınırlayıcı olabilir. Oysa bireyin değeri; bilgi birikimi, karakteri, sosyal ilişkileri, üretkenliği ve hayata kattıklarıyla birlikte değerlendirilmelidir.
Kurumsal yapılarda olduğu gibi, bireylerin de kendi gelişimlerine yönelik bir tür “yenileme alanı” oluşturması, uzun vadede daha dengeli bir yaşam için önemlidir. Bu alan; yeni beceriler edinmek, farklı disiplinlere yönelmek, sosyal bağları güçlendirmek veya kişisel ilgi alanlarına zaman ayırmak şeklinde biçim alabilir. Böyle bir yaklaşım, bireyin sadece mesleki değil, aynı zamanda insani yönlerini de güçlendirir.
Sonuç olarak, modern iş hayatının değişken ve dinamik yapısı içerisinde bireylerin kendi değerlerini tek bir alana bağlı kalmadan geliştirmeleri önem arz eder. Kendi içsel kaynaklarını güçlendiren, öğrenmeye açık kalan ve farklı alanlarda kendini besleyen bireyler, değişen koşullara karşı daha dayanıklı bir yapı oluşturabilir.
Kariyer yolculuğu, yalnızca dış etkenlerle değil; bireyin kendi tercihleri, bakış açısı ve gelişim iradesiyle şekillenir. Bu nedenle, bireyin kendi değerini yalnızca bulunduğu pozisyonla değil, sahip olduğu bütünsel birikimle değerlendirmesi, daha sürdürülebilir ve anlamlı bir yolculuğun anahtarı olabilir.
Yazarlar
ODAKLANMIŞ SERMAYE DAĞITIMI: “DERİNLİK ARBİTRAJI” VE SADELEŞEN BİLANÇONUN STRATEJİK HAMLESİ
Bir önceki hafta, “Sermaye Azaltımı” stratejimizle bilançomuzu sadeleştirip, bizi yavaşlatan o atıl yükümlülüklerimizden muafiyet talep ettik. Hayat bilançomuzun aktif tarafında biriken o hantal varlıkları; bize katma değer üretmeyen, sadece birer “gölge pasif” gibi omuzlarımızda taşıdığımız o fiziksel ve dijital yükleri bünyemizden arındırmaya çalıştık… Şimdi, o loş masanın başında; temizlenmiş, hafiflemiş ve artık hiçbir gereksiz yükün ağırlığını hissetmeyen o “stratejik özne” olarak yeni bir soruyla karşı karşıyayız: Peki, şimdi ne olacak? Boşa çıkan bu devasa “Ruhsal Serbest Nakit Akışı”nı, hayatın hangi alanına, hangi kaldıraçla yatıracağız?
Modern dünya bizi sürekli bir “yayılım” içine çekmeye çalışır. Daha fazla unvan, daha geniş bir sosyal çevre, daha karmaşık bir görünürlük… Hepsi birer “yatay büyüme” tuzağı olarak nitelendirilebilir. İstatistiksel olarak baktığımızda, tabiri caizse herkesin her şey hakkında fikir sahibi olduğu, herkesin birer “içerik üreteci” konumuna zorlandığı bu çağda, bilginin değeri de tıpkı enflasyonist bir ortamdaki para gibi hızla erimektedir. İşte tam da burada, finansal piyasaların en temel kuralı devreye girer: “Derinlik Arbitrajı”.
Arbitraj; piyasalardaki fiyat farklılıklarından yararlanmayı esas alan bir finans kavramıdır. Bizim arbitrajımız ise piyasadaki “sığlık” ile kendi “derinliğimiz” arasındaki makastır. Herkes vitrinini parlatıp, sığ sularda kulaç atarak trendlerin peşinden koşarken; siz tek bir disiplinde, tek bir uzmanlık alanında veya kendi ruhsal köklerinizde derinleştiğinizde, piyasa tarafından taklit edilmesi güç “entelektüel özsermaye” biriktirirsiniz. Bu, piyasadaki “ortalama” bilginin fiyatının düştüğü noktada, sizin sunduğunuz o nadir ve rafine değerin kıymetini artırır. Sığlık, rekabetin en yüksek olduğu yerdir; derinlik ise taklit edilmesi güç bir rekabet avantajının inşa edilebileceği alan olarak nitelendirilebilir.
Bu noktada, finansal disiplinin en güçlü mihenk taşını, yani “Bileşik Getiri”yi, hayatınızın merkezine yerleştirmeniz gerekebilir. Ancak değerlendirilen olgu bu seferki “Odaklanmanın Bileşik Getirisi”dir. Sermayenizi, enerjinizi ve zamanınızı sürekli yeni, verimsiz ve dışarıya gösteriş yapmaktan öteye gitmeyen alanlara dağıtmak yerine, onu tek bir noktaya, her gün aynı saatte, aynı yoğunlukta ve aynı disiplinle yatırmak; 1 yıl sonraki entelektüel sermayenizi, rastgele dağıtılmış 10 yıllık bir çabadan çok daha büyük bir boyuta taşıyabilir. Siz içeride, o sessiz masada, kendi özsermayenizi tahkim ederken; dışarıdakiler vitrinlerini fonlamak için kaldıraçlı riskler üstlenmeye, yapay bir görünürlük oluşturarak kendi özbenliklerini piyasaya ciro etmeye devam etsinler. Siz ise sessizce, kendi değerinizi ‘’titizlikle’’ inşa etmeye devam edin.
Unutmayın; operasyonel sadeleşme bir nihai durak değil, operasyonel bir kaldıraç yöntemi olarak nitelendirilebilir. Bu aşamadan sonra atacağınız her adım, bir cerrahın hassasiyetiyle, sadece katma değer üreten noktaya dokunmalıdır. Gürültü yaparak değil; o sessizliğin içindeki yoğunlaşmış bilgi ve tecrübe akışıyla etki yaratmalısınız. Artık “neye sahip olduğunuz” veya “vitrinde ne sergilediğiniz” değil; neyi, ne kadar derinden anladığınız sizin gerçek özsermayenizdir. Modern dünyada en nadir bulunan emtia dikkattir ve bu dikkati nerede yoğunlaştırdığınız, sizin tek gerçek finansal ve ruhsal servetinizdir. Bilançonuza yazacağınız en büyük aktif, artık eşyalar veya mülkler değil; o loş masanın başında disiplinle inşa ettiğiniz, keskinleştirilmiş zihinsel derinliğiniz olacaktır.
Süreç sadece bir “çıkarma” işlemi değil, aslında bir “yeniden yapılandırma” sanatıdır. Bilançosunu sadeleştiren birey, dış dünyanın dayattığı tüm gürültülü beklentilerden, o anlamsız “statü” göstergelerinden ve başkalarına kanıtlama zorunluluğundan kendisini azade kılar. Bu, pasif bir vazgeçiş değil, aktif bir “seçici odaklanma”dır. Siz o masada sessizce derinleştiğiniz sürece, dışarıdaki piyasanın dalgalanmaları, unvan hırsları veya tüketim yarışları sizin için birer gürültüden ibaret kalacaktır. Gerçek özgürlük, elinizdeki kaynakları ne kadar verimli yönettiğinizde değil; o kaynakları kullanırken ne kadar az insana ve ne kadar az objeye ihtiyaç duyduğunuzda saklı olabilir.
Sonuç olarak; sermaye azaltımı yaptıktan sonraki tek hedefiniz, “daha azla daha çok” değil, “daha azla daha derin” bir etki yaratmaktır. Kalabalıkların o sahte ihtişamı karşısında, siz kendi derinliğinizin sessiz, sarsılmaz ve kopyalanamaz gücünü inşa edin. Vitrini karartmanın getirdiği o “radar altı” olma lüksü, artık sizin en büyük stratejik avantajınızdır. Bu avantajı, kendi ustalığınızı sergilemek, entelektüel bağımsızlığınızı korumak ve kimseye bir şey kanıtlama gereği duymadan, sadece kendi standartlarınız için üretmek için kullanın. Zira günün sonunda herkes, kendi hayat bilançosunun tek denetçisidir ve o masadan kalkarken elinizde kalan en büyük servet, başkalarının ne düşündüğü değil, kendi derinliğinizle ne inşa ettiğiniz olacaktır.
Yineleyerek belirtmek isterim ki; bu metin herhangi bir finansal veya yatırım tavsiyesi içermemektedir. Burada paylaşılanlar, tamamen kavramsal bir çerçevede, hayat bilançolarımızı hafifletirken elde edebileceğimiz entelektüel ve ruhsal kazanımlar üzerine yapılmış şahsi bir durum tespitinden ve felsefi bir muhasebe değerlendirmesinden ibarettir. Bu yazıda yer verilen değerlendirmeler tamamen metaforik, felsefi ve kavramsal bir bakış açısını yansıtmaktadır. Finansal piyasalara, sermaye piyasası araçlarına veya herhangi bir yatırım kararına ilişkin tavsiye niteliği taşımamaktadır. Kullanılan finans ve muhasebe kavramları, bireysel gelişim ve yaşam yönetimine ilişkin düşünceleri açıklamak amacıyla mecazi anlamda kullanılmıştır.
Yazarlar
HÂKİM VE SAVCI YARDIMCILARI BUGÜN NASIL SEÇİLİYOR?
2025 ilanında toplam 1.000 kişilik hâkim ve savcı yardımcısı kadrosu açılmış, en az 2.000 adayın mülakata çağrılması öngörülmüştür. Eşit puanlı adaylar nedeniyle fiilî sayı daha da artabilir.
2802 sayılı Kanun’a göre yazılı sınavdan en az 70 alanlar arasından kadronun bir katı fazlası mülakata çağrılır. Bu oran 2024’te düşürülmüş; önceki sistemde toplam üç kat aday mülakata alınıyordu.

Yazılı sınav birincisi elenirken son sıralardaki aday kazanabilir mi?
Mevcut sistem buna imkân vermektedir. Belirleyici unsur yalnız mülakatın yüzde 30 ağırlığı değil, ayrıca uygulanan 70 puanlık bağımsız eleme barajıdır.

Mülakat barajını geçenler arasında da sıralama değişebilir. Mülakattaki 70–100 aralığı nihai puanda dokuz puana kadar fark yaratır; bu etki yazılı sınavdaki yaklaşık 12,86 puanlık farkı tersine çevirebilir.
Basına yansıyan yüksek puanlı adaylar
Mülakat sistemine ilişkin tartışmaların büyümesinin nedenlerinden biri, yazılı sınavlarda dereceye girdikleri hâlde birden fazla kez mülakatta elenen adayların kamuoyuna yansıyan örnekleridir.
Basında yer alan haberlere göre Emre Pişiren, idari yargı hâkimliği yazılı sınavlarında bir kez Türkiye sekizincisi, iki kez Türkiye birincisi olmuş; son sınavında 98,5 puan almasına rağmen üç mülakatta da başarısız sayılmıştır.
Avukat Volkan Hacımahmutoğlu ise farklı hâkimlik sınavlarında 23.707 aday içinde 55’inci, 20.762 aday içinde 108’inci ve avukatlıktan geçiş sınavında 4.446 aday içinde 11’inci olduğunu; buna rağmen üç mülakatta da elendiğini açıklamıştır. Aday, mülakatlarından birinde kendisine soru yöneltilmediğini, başka bir görüşmenin ise çok kısa sürdüğünü ileri sürmüştür.
Yazılı sınavda olağanüstü başarı gösteren bir adayın hangi somut gerekçeyle mesleğe uygun bulunmadığını kamuoyunun ve yargı mercilerinin denetleyebilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bir aday iki kez Türkiye birincisi olduğu hâlde mülakatta elenebiliyorsa, “Neden?” sorusunun karşılığı yalnızca sayısal bir puan olmamalıdır.
Mülakat kaldırılmalı mı?
Mülakatın savunulabilir bir amacı vardır. Yazılı sınav adayın hukuk bilgisini ve belirli ölçüde analitik düşünme kabiliyetini ölçerken; iletişim, muhakeme, stres altında davranış ve mesleki tutum gibi özelliklerin yalnızca çoktan seçmeli sınavla tam olarak ölçülemeyeceği ileri sürülebilir.
Bununla birlikte birkaç dakika süren, soruların ve cevapların tam olarak kayda geçirilmediği, verilen puanın hangi somut davranıştan kaynaklandığının açıklanmadığı bir görüşmenin; yıllarca süren hukuk eğitimi ve objektif yazılı sınav başarısından daha belirleyici hâle gelmesi hakkaniyet sorununa yol açar.
Önerilen Model: Yazılı Sınav Esaslı, Şeffaf ve Hakkaniyetli Seçim Sistemi
Hâkim ve savcı yardımcılığına girişte esas ölçüt, adayın objektif yazılı sınav başarısı olmalıdır. Nihai sıralama, yazılı sınav puanına göre belirlenmelidir.
Mülakat tamamen kaldırılabilir. Kaldırılmayacaksa nihai puana etkisi yüzde 5 veya yüzde 10 gibi düşük bir oranla sınırlandırılmalıdır. Böylece kısa süreli ve değerlendirilmesi büyük ölçüde kişisel kanaate dayanan bir görüşme, adayın yıllarca hazırlandığı yazılı sınavdaki başarısını ortadan kaldıramaz.
Mevcut sistemde adayın mülakattan 70 puanın altında alması, yazılı sınav sonucu ne kadar yüksek olursa olsun doğrudan elenmesine neden olabilmektedir. Bu bağımsız eleme barajı kaldırılmalıdır. Mülakat puanı yalnızca belirlenen düşük oran üzerinden toplam puana eklenmeli; tek başına adayın elenmesine yol açmamalıdır.
Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması ise adayları başarı bakımından sıralayan bir aşama olarak değil, yalnızca mesleğe kabulün önünde açık bir kanuni engel bulunup bulunmadığını inceleyen ayrı bir uygunluk denetimi olarak sürdürülmelidir.
Özetle önerilen sistem şu esaslara dayanmalıdır:
• ✓ Nihai sıralama ağırlıklı olarak yazılı sınav sonucuna göre yapılmalıdır.
• ✓ Mülakat kaldırılmalı veya etkisi yüzde 5–10 ile sınırlandırılmalıdır.
• ✓ Mülakatta 70 puan alamayan adayın otomatik olarak elenmesi uygulamasına son verilmelidir.
• ✓ Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması, yalnızca kanuni engellerin incelendiği ayrı bir denetim olarak uygulanmalıdır.
Güvenlik soruşturmasının da sınırsız ve gerekçesiz bir takdir alanına dönüşmemesi gerekir. Olumsuz değerlendirmenin somut olgulara dayanması, kişiye bildirilmesi ve etkili yargı denetimine açık olması hukuk devletinin gereğidir. Aksi hâlde mülakattaki subjektiflik yalnızca başka bir aşamaya taşınmış olur.
Sadece daha fazla hâkim ve savcı atamak yeterli mi?
Yargının ağır iş yükü, hâkim ve savcı sayısının artırılmasını gerekli kılabilir. Ancak liyakatli seçim yapılmadan gerçekleştirilecek sayısal artış, dosya yükünü kâğıt üzerinde azaltırken kararların niteliğini ve yargıya duyulan güveni zedeleyebilir. Buna karşılık en nitelikli kişilerin seçilmesi de bu kişilere insan gücünün sınırlarını aşan dosya yükü verilmesi hâlinde tek başına çözüm olmaz.
Sorun yalnızca hâkim ve savcı sayısı değildir. Zabıt kâtibi, yazı işleri müdürü, mübaşir, bilirkişi, adli tıp uzmanı, pedagog, sosyal çalışmacı, tercüman ve teknik personel de yargı hizmetinin ayrılmaz parçalarıdır. Tebligat yapılmamış, bilirkişi raporu gelmemiş veya kalem işlemleri tamamlanmamışsa hâkimin dosyayı incelemeye hazır olması yargılamayı tek başına ilerletemez.
Hızlı karar ile adil karar aynı şey değildir
Yargının hızlandırılması gereklidir; ancak hız tek başına başarı ölçütü olamaz. Bir dosya kısa sürede kapatılmış olsa bile tarafların delilleri gereği gibi incelenmemiş, savunmaları karşılanmamış veya karar yeterli gerekçe içermiyorsa etkili yargılama yapılmış sayılmaz.
Adaletin gecikmesi kadar aceleye getirilmesi de sakıncalıdır. Hâkim ve savcıların performansını yalnızca sonuçlandırdıkları dosya sayısıyla ölçmek, onları dosyanın niteliğinden çok niceliğine yöneltebilir. Yargı hizmeti üretim bandı mantığıyla yürütülebilecek bir faaliyet değildir.
Etkin yargının ölçüsü yalnızca kaç dosyanın kapatıldığı değil; kararların ne kadar isabetli, tutarlı, öngörülebilir, gerekçeli ve üst yargı denetimine dayanabilecek nitelikte olduğudur.
Sonuç: Adalet ne yalnızca sayı ne de yalnızca hızdır
Türkiye’de bir hâkimin önüne ortalama yüzlerce, bir Cumhuriyet savcısının önüne ise bin beş yüzü aşan dosya gelmektedir. Ceza soruşturması ve ilk derece yargılamasının evre ortalamaları birlikte düşünüldüğünde süreç bir yılı aşabilmekte; istinaf ve temyiz incelemeleriyle birkaç yıla ulaşabilmektedir. Bu veriler, gecikmenin önemli nedenlerinden birinin ağır iş yükü olduğunu açıkça göstermektedir.
Ancak iş yükü, liyakat konusundaki soruların sorulmasına engel değildir. Yazılı sınavda en yüksek puanı alan adayın gerekçesi açıklanmadan mülakatta elenebildiği; buna karşılık yazılı sıralamada çok daha gerideki bir adayın mülakat puanıyla öne geçebildiği bir sistem, hukuken mümkün olsa bile kamu vicdanında adalet duygusunu zedelemektedir.
Hâkim ve savcıları seçen bir sistemin kendisi adil görünmüyorsa, o sistemden çıkacak yargı kararlarına güçlü ve kalıcı güven oluşturmak da zorlaşır. Bu nedenle girişte yazılı sınav sıralaması esas alınmalı; mevcut güvenlik soruşturması yalnızca kanuni uygunluk denetimi olarak sürdürülmeli; gerçek mesleki liyakat ise üç yıllık yardımcılık döneminde somut çalışmalar ve çoklu değerlendirme üzerinden ölçülmelidir.


Kaynaklar ve veri notları
Bu yazıdaki sayısal veriler ağırlıklı olarak Adalet Bakanlığı ve ilgili kamu kurumlarının 2025 yılı istatistikleri ile yürürlükteki mevzuat üzerinden hazırlanmıştır. Basına yansıyan aday örnekleri, ilgili kişilerin kamuoyuna yansıyan beyanları olarak değerlendirilmiş; nepotizm hakkında kesin kişisel veya kurumsal isnatta bulunulmamıştır.
1. Adalet Bakanlığı – 2025 Adalet İstatistikleri
2. 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu – güncel metin
3. Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü – 2025 hâkim ve savcı yardımcılığı sınav ilanı
4. Hâkim ve savcı adaylarının seçimine ilişkin akademik değerlendirme
5. Sözlü sınav ve mülakatların hukuki niteliğine ilişkin akademik çalışma
6. Danıştay İDDK kararına ilişkin değerlendirme – sözlü sınavların denetlenebilirliği
7. Yüksek yazılı sınav puanına rağmen mülakatta elenen aday örneği
8. Farklı sınavlarda derece aldığı hâlde mülakatta elendiğini açıklayan aday örneği

Yazarlar
BURSA CHP’DE SÜRPRİZ GELİŞMELER
Gazeteci Okan Tuna, buhaftaki köşe yazısında CHP Bursa İl Örgütü’nde mutlak butlan kararının ardından yaşanan yeni gelişmeleri kaleme aldı. Tuna, belediye başkanları ve meclis üyelerinin resmi il başkanlığı yerine alternatif ofiste toplanmasının parti içindeki saflaşmayı net şekilde ortaya koyduğunu belirtirken, il ve gençlik kollarında görev değişiklikleri, disiplin süreçleri ile eski yönetime yönelik savcılık başvurusu ve mali inceleme iddialarını da yazısına taşıdı.
Okan Tuna’nın dikkat çeken köşe yazısı şöyle:
“Bursa’da…
Butlan kararı sonrasında ilk kırılma 9 Temmuz’da yaşandı.
O gün gerçekleştirilen Büyükşehir Belediye Meclisi öncesinde, her partinin yaptığı gibi CHP’nin belediye başkanları ve meclis üyelerinin Grup Toplantısı için adreslerinin neresi olacağı merak ediliyordu.
Nitekim;
Adres, CHP İl Başkanlığı yerine, Fomara’da kiralanan alternatif ofis oldu.
O buluşmaya;
CHP’nin Büyükşehir Meclisi’ndeki 41 üyesinin 30’u katıldı.
Katılamayanlar ya yurt dışındaydı, ya da mazeretliydi.
Buna rağmen;
Aynı saatlerde CHP İl Başkanlığı’na giden tek bir belediye başkanı veya meclis üyesi dahi olmadı.
Bu da;
Mevcut seçilmişlerin adresinin olası yeni parti olacağını açıkça gösterdi.
İşte…
O gün akıllara gelen en önemli soru, İl Başkanlığı’nın resmi Grup Toplantısı’na rağmen parti binasına gelmeyen belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri için herhangi bir işlem yapılıp yapılmayacağına dairdi.
Kulağımıza gelenler;
Alternatif ofiste Nihat Yeşiltaş başkanlığında toplanan Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerinin sosyal medyadan paylaşılan fotoğraflarının, özel bir yazışma ile Ankara’ya CHP Genel Merkezi’ne bildirildiği yönünde.
Bu yönde;
İl Başkanı Turgut Özkan’ın da, Genel Merkez yöneticileriyle bir görüşme yaptığı biliniyor.
Bu yöndeki duyumumuz;
Resmi parti binasına gelmeyen ve Grup Toplantıları’na katılmayan seçilmişlerin, parti tüzüğüne göre suç görülen bu tercihleriyle ilgili bir karar alınmadığı yönünde.
Bu arada;
İl Kadın Kolu Başkanı Nigar Savaşkan Bölüker’in görevden alınıp yerine Nilüfer Belediyesi’nin eski meclis üyelerinden memur emeklisi Gülay İşdar’ın getirilmesinin ardından başka gelişmeler de yaşanıyor.
İlki;
İl Gençlik Kolu Başkanı Berkcan Bora’nın da görevden alınmasının an meselesi olduğu ve belirlenen yeni İl Gençlik Kolu Başkanı’nın yönetimini hazırladığı yönünde.
İkincisi de;
Butlan kararı sonrasında CHP’nin resmi İl Başkanlığı binasının duvarlarına Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine yazılar yazmaları ve parti binasına zarar vermeleri nedeniyle İl Gençlik Kolu yönetiminin tamamının “parti suçu” nedeniyle ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk edilmesi kararının benimsenmesi.
Yanı sıra;
CHP İl Başkanlığı’nda bir gelişme daha oldu.
Turgut Özkan başkanlığındaki CHP il yönetimi, görevden alınan eski İl Başkanı Nihat Yeşiltaş, Sayman ve İl Sekreteri hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak, parti defterlerinin teslim edilmemesi nedeniyle şikayetçi oldu.
Bu arada;
Bir not daha iletelim.
Eski yönetimden yeni yönetime kalan borçlar için de bir inceleme kararı alındı.
Bu yönde;
İlk etapta Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden BURFAŞ’a bir yazı yazılarak, BURFAŞ tarafından partiye gönderilen 5 milyon liralık alacağın ayrıntılı dökümü istendi mevcut il yönetimince.”
-
Bursa Bölge7 yıl agoKaracabey’de cinayet: 1 ölü
-
Genel3 yıl agoKARACABEYLİ DUAYEN SANATÇI SEVENLERİNİ ÜZDÜ
-
Genel2 yıl agoKARACABEY BELEDİYESİ’NDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ
-
Bursa Bölge7 yıl agoRABBİMİZ BİZDEN NELER İSTİYOR
-
Güncel2 yıl agoİYİ VE KÖTÜ AHLAK
-
Güncel7 yıl agoARAPÇA’DA “VAV” HARFİ
-
Güncel4 yıl agoHAKİM VE SAVCILARA ANLAMLI VEDA
-
Ekonomi6 yıl agoSütaş’tan “Tereyağı” açıklaması




Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login