Connect with us

Yazarlar

MUSTAFA BOZBEY’İN YARGILANMASI BAŞLIYOR

Gazeteci-yazar Yüksel Baysal, Bursa gündemini sarsan gelişmeleri köşesine taşıdı. Baysal, yolsuzluk, rüşvet ve irtikap iddialarıyla tutuklanan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkındaki iddianamenin mahkemeye sunulduğunu aktarırken, davanın Turgay Erdem davası ile birleştirilmesi durumunda 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüleceğini belirtti.

Operasyonun siyasi yönüne dikkat çeken yazar, davanın ekleriyle birlikte bin sayfayı aşan hacmine ve Bozbey’in tutuksuz yargılanma ihtimaline dair kulis bilgilerini paylaştı.

Yüksel Baysal’ın dikkat çeken o köşe yazısı şöyle:

“Yolsuzluk, rüşvet ve irtikap ile suçlanarak 31 Mart 2026 tarihinde gözaltına alınan, 4 gün sonra tutuklanan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in iddianamesi mahkemeye sunuldu.

2 Haziran günü teslim edilen iddianame 15 günlük bekleme sürecine girdi. Eğer Turgay Erdem davası ile birleştirilirse 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşma yapılacak.

Her ne kadar Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’e yönelik operasyonun siyasal olduğunu düşünsem de Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu kadar kısa zamanda iddianameyi hazırlayıp, mahkemeye sunması olumlu bir gelişme…

Aylarca iddianame bekleyenlerin olduğu bir dönemde iki ay bile dolmadan iddianame hazırlanması Bursa savcılığının hazırlıklı olduğunu ortaya koymuş oldu.

Konuyla ilgili olarak Mustafa Bozbey’in avukatı Şerafettin Yavuz ile konuştum.

Dosyada gizlilik kararı olduğu için iddianamenin içeriğine henüz ulaşamadıklarını söyledi. Ancak ekleriyle birlikte bin sayfadan fazla bir iddianame ile karşılaşacaklarının altını çizdi.

Bakalım savcılar Bozbey’le ilgili neler yazdılar?

Kaç yıl hapis cezası isteyecekler?

Bu yazının dipnotu: Hiçbir AK Partili belediyeye operasyon yapılmazken 7 yıl geriye gidip yolsuzluk bulanlar, siyasal hesaplar nedeniyle Mustafa Bozbey’i tutuksuz yargılama yoluna gidebilirler diye düşünüyorum.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

SOSYAL BİLANÇO VE GÖRÜNMEZ PRANGALAR: STATÜ SATIN ALIRKEN NE KADAR BORÇLANIYORUZ?

Bir önceki yazımızda finansın temel kavramlarından yola çıkarak “Hedonik Arbitraj” tuzağına değinmiş ve hayatın asıl gücünün, üzerimizdeki tüm yükümlülükleri çıkardığımızda elimizde kalan saf güç, yani “Net Aktif Değer” olduğunu vurgulamıştık. Gelin bu hafta, o değerin tam karşısında duran, bizi içten içe kemiren ama dışarıya karşı hep parıltılı gösteren o büyük illüzyonu, yani kişisel bilançomuzun kaynaklar tarafını masaya yatıralım. Çünkü modern insan, dışarıdan bakıldığında devasa aktif büyüklüğe sahip birer holding gibi görünürken, arka planda yönetilmesi imkânsız birer “sosyal borç” sarmalıyla, yani görünmez prangalarla yaşıyor.

Aktiflerin ihtişamı ve pasiflerin karanlığı

Muhasebe biliminin en temel eşitliği nettir: Aktifler (Varlıklar), Pasiflere (Kaynaklara) daima eşittir. Yani elinizde tuttuğunuz, sergilediğiniz her varlığın arkasında, onu fonlayan bir kaynak olmak zorundadır.

Modern dünya insanı, kendi hayatının bilançosunu tutarken ölümcül bir muhasebe hatası yapıyor: Sadece aktif tarafına odaklanıyor. Kapının önündeki sıfır kilometre araca, elit semtteki konutun kontratına, sosyal medyada sergilenen lüks tatil karelerine ve markalı kıyafetlere bakıp kendi değerini “aktif toplamı” üzerinden ölçüyor. Dışarıdan bakanlar da bu görkemli aktif toplamını alkışlıyor.

Ancak finansal açıdan bir şirketi batıran şey, aktiflerinin azlığı değil; o aktifleri fonlayan kaynakların niteliğidir. İşte tam bu noktada karşımıza modern sosyolojinin en büyük trajedisi çıkıyor: Yüksek Kaldıraçlı Yaşamlar. Birey, o parıltılı aktifleri kendi özkaynağıyla (hizmet kalitesiyle, gerçek birikimiyle, hak edilmiş kazancıyla) değil; geleceğinden borçlanarak, yabancı kaynaklarla fonluyor. Üstelik bu yabancı kaynaklar sadece banka kredilerinden ibaret değil; işin içinde çok daha tehlikeli olan “sosyal borçlar” ve “statü taksitleri” var.

KİŞİSEL BİLANÇO GÖRÜNÜMÜ

──────────────────────────────────────────────────────────

       AKTİFLER (Dışarıya Sunulanlar)    │    PASİFLER (Madalyonun Arkası)

──────────────────────────────────────────────────────────

 • Lüks Araç & Prestijli Konut           │ • Katılaşmış Sabit Maliyetler

 • Marka Kıyafetler & Teknolojik Cihazlar│ • “Geri Kalma” Korkusu (FOMO)

 • Seçkin Mekanlarda Dijital Ayak İzleri │ • Elâlem Ne Der? Sosyal Kredisi

 • Yapay Bir “Başarı” Vitrini            │ • Sürekli Törpülenen Özkaynak   

Statü kanıtlama borcu ve sosyal iflas

Sırf birilerinin gözündeki değerimizi yüksek tutmak için girdiğimiz her statü odaklı harcama, aslında toplum denilen o devasa alacaklıya karşı imzalanmış birer sosyal borç senedidir. “Ben de buradayım”, “Ben de başarılıyım”, “Sistemden geri kalmadım” mesajı vermek için harcanan her kuruş, pasif tarafındaki “Statü Kanıtlama Borcu” kalemi altına yazılır.

Bankacılıkta borcun bir vadesi ve faizi vardır, bilirsiniz. Sosyal borçların faizi ise çok daha acımasızdır; sizi doğrudan kendi özgürlüğünüzle ve zamanınızla ödemeye zorlar. Sevmediğiniz bir işe her sabah katlanmak zorunda kalışınız, iş hayatında karşılaştığınız adaletsiz uygulamalara ya da kendi işinizi kurma hayalinizi sürekli ertelemeniz, aslında o dışarıya sergilediğiniz aktiflerin pasif tarafındaki faiz ödemeleridir. Siz arabanın taksitini ödediğinizi sanırsınız, oysa ödediğiniz şey hayatınız üzerindeki tasarruf yetkinizdir.

Dışarıdan bakıldığında “piyasa değeri” milyarlarca lira görünen ama operasyonel gücü zayıflamış ve özkaynağı erimiş şirketler gibi; modern insan da dışarıdan “çok başarılı” görünürken içeride derin bir Sosyal İflas yaşayabiliyor. Likidite sıkışıklığı kapıya dayandığında, yani hayat ufak bir kriz dalgasıyla sarsıldığında, o parıltılı aktiflerin hiçbiri ruhsal dinginliği ve varoluşsal krizi fonlamaya yetmiyor.

Yapışkan yaşam tarzı maliyetleri

Finans analizinde “maliyet yapışkanlığı” diye bir kavram vardır. Satışlar artarken hızla yükselen maliyetler, satışlar düştüğünde aynı hızla aşağıya inmez; tabana yapışır ve şirketi eritir. İnsanın yaşam tarzı da aynen böyledir.

Bir kez lüks bir restorana, üst segment bir araca veya belirli bir tüketim standardına alıştığınızda, artık o harcama kalemi sizin için bir “tercih” olmaktan çıkar, katı bir “zorunluluk” haline gelir. Geliriniz düşse bile, o sosyal statüyü kaybetmeme dürtüsü maliyetlerinizi aşağı çekmenize izin vermez. İşte o an prangalar etinize daha derinden batmaya başlar. Kendinizi, sırf o yapışkan maliyet tabanını fonlamak için sürekli dönen bir çarkın içinde, nefes nefese koşarken bulursunuz. Kazandığınız para artık size ait değildir; o, bilançonun pasif tarafında bekleyen görünmez alacaklıların payıdır.

Sonuç: Bilançoyu temizlemek ve özkaynağa dönüş

Kendi hayatımızın sarsılmaz, bağımsız fon yöneticisi olmak istiyorsak, ilk yapmamız gereken şey bu hayali bilançoyu önümüze koyup dürüstçe bir denetim yapmaktır. Sırf başkalarını etkilemek için büyüttüğümüz vitrin aktiflerini hayatımızdan tasfiye etmenin zamanı gelmiş olabilir.

Gerçek zenginlik ve finansal sarsılmazlık; aktif tarafının büyüklüğüyle değil, o aktiflerin ne kadarının saf, borçsuz ve ipoteksiz Özkaynaklardan oluştuğuyla ölçülür. Hayatınızın özkaynağı ise; kimseye minnet etmeme lüksünüz, başınızı yastığa koyduğunuzda hissettiğiniz o borçsuz huzur ve canınız istediğinde arkaya bakmadan “hayır” diyebilme özgürlüğünüzdür.

Çevremizde sıkça karşılaştığımız algısal olarak büyütülmüş ihtişamların cazibesine kapılmadan yol almak, kendi bilançomuzu daha sağlam temeller üzerine inşa etmemizi sağlayabilir. Bırakın vitrinler büyüsün; siz içeride, kendi özkaynağı sarsılmaz, borçsuz ve özgür bir hayatın mimarı olun. Unutmayın, günün sonunda o sosyal alkışlar dindiğinde ve ışıklar kapandığında, sizi kurtaracak olan başkalarının gözündeki aktif değeriniz değil, kendi ruhunuzdaki net aktif değeriniz olacaktır.

Her zaman olduğu gibi belirtmek isterim ki; bu yazı bir finansal veya yatırım tavsiyesi niteliği taşımamaktadır. Burada ortaya konulan görüşler, vitrinlerimizi süslerken ruhlarımıza yüklediğimiz o görünmez maliyetler üzerine dürüst bir iç muhasebe değerlendirmesinden ibarettir.

Continue Reading

Yazarlar

GELECEĞİN BUGÜNE KIRILMASI: HEDONİK ARBİTRAJ VE ERKEN TÜKETİLEN HAYATLAR

Finans matematiği bize gelecekteki bir nakit akışının bugünkü değerinin, aradaki zamana ve piyasa şartlarına göre aşınacağını söyler. Gelecekteki bir parayı bugünün parasına tahvil etmek için rasyonel bir “iskonto oranı” kullanırız. Ancak modern insan, bu finansal formülü alıp kendi ömür hikâyesine uygularken yanlış bir mantık hatası yapıyor: Gelecekteki huzurlu günlerini, yaşlılık güvenliğini, mesleki özgürlüğünü ve ruhsal dinginliğini bugünün anlık hazları için iskonto ediyor. Kendi yarınını, bugünün tabiri caizse hesap bilmez birer tüketicisi olarak harcıyor. Karşımıza çıkan bu tablo, davranışsal finansın ve modern sosyolojinin dikkat çekici tartışma alanlarından biridir: Geleceğin bugüne kırılması ve erken tüketilen hayatlar.

Hedonik arbitraj: Risksiz kâr yanılsaması

Finans literatüründe arbitraj, aynı menkul kıymetin veya malın farklı piyasalardaki fiyat boşluklarından yararlanarak, sıfır riskle anında kâr elde etme sanatıdır. Modern dünya insanı ise parayı yönettiğini sanırken, aslında psikolojik bir tuzağın, yani “Hedonik Arbitraj”ın pençesinde kıvranıyor.

Sürekli yükselen fiyatlar, enflasyonist beklentiler ve “yarın nasıl olsa daha pahalı olacak” korkusu, bireyin zihninde rasyonel bir savunma mekanizması gibi duran ama aslında onu çürüten bir felsefe doğurdu: “Bugün tüket, yarın zaten alamayacaksın.” Kişi, gelecekteki belirsizlikten kaçıp bugünün “ucuz” hazzını satın aldığında risksiz bir kâr elde ettiğini, sisteme karşı avantaj sağladığını düşünüyor. Hafta sonu bütçesini aşarak gittiği lüks restoranı, kredi kartının asgarisini ödeyerek çıktığı plansız tatili, cebindeki son nakit akışıyla aldığı teknolojik oyuncağı birer “kazanç” hanesine yazıyor.

Ancak bu bir arbitraj değildir; çünkü finansal piyasalarda arbitrajın maliyeti sıfırken, hedonik arbitrajın maliyeti doğrudan insanın geleceğidir. Bugün piyasa şartlarının arkasına sığınarak hesap etmeden tüketilen her an ve her kuruş, aslında 10-20 yıl sonraki yorgun, yaşlanmış ve sığınacak bir liman arayan kendimizi zor durumda bırakabiliyor. Bugünün anlık haz peşinde koşan aktörü, gelecekteki kendisinin hamisi, koruyucusu olmak yerine; onu negatif etkileyen bir sebep sonuç zinciri haline gelebiliyor.

Yaşam tarzında vade uyuşmazlığı krizleri

Bankacılık sektörünün en büyük kabuslarından biri vade uyuşmazlığıdır. Kısa vadeli mevduatlarla (kaynaklarla), uzun vadeli kredileri (varlıkları) fonlamaya kalkarsanız, ilk likidite krizinde sisteminiz duvara toslar. Modern insanın yaşam tarzı tam olarak bu yapısal krizle maluldür.

Gençlik enerjisi, çalışma azmi, fiziksel sağlık ve zaman; doğası gereği “kısa vadeli ve geçici” kaynaklardır. Bunlar bizim elimizdeki en kıymetli mevduattır. Ancak birey, bu geçici ve hızla eriyen kaynakları, ömür boyu sürecek uzun vadeli borçların, bitmek bilmeyen taksitlerin ve yapısal olarak düşürülemeyen lüks tüketim alışkanlıklarının fonlanmasında harcıyor.

Bireysel vade uyuşmazlığı tablosu

────────────────────────────────────────────────────────

       GEÇİCİ KAYNAKLAR (Kısa Vade) │ KALICI YÜKÜMLÜLÜKLER (Uzun Vade)

──────────────────────────── │────────────────────────────

       • Gençlik Enerjisi & Sağlık  │ • Katlanarak Büyüyen Taksitler

       • Üretkenlik ve Çalışma Azmi │ • Yapışkan Yaşam Tarzı Maliyeti

       • Net ve Özgür Zaman Dilimi  │ • Sürekli Statü Kanıtlama Borcu

Yaş 40’a veya 50’ye geldiğinde, o kısa vadeli kaynak (gençlik ve yüksek çalışma temposu) doğallığıyla tükendiğinde, geriye fonlanması giderek zorlaşan, katılaşmış bir “yaşam tarzı maliyeti” kalıyor. Finansal krizlerde şirketlerin düştüğü “likidite sıkışıklığı”, insanda tükenmişlik hissi ve derin bir varoluşsal kriz olarak tezahür edebiliyor. Zamanında geleceğe yatırım yapmak yerine, geleceği bugüne kıranlar; vadeleri dolduğunda hayatın tahsilat dairesiyle tek başına yüzleşmek zorunda kalıyorlar.

Carpe Diem deformasyonu ve iskonto oranının suistimali

Yüzyıllardır insanlığa rehberlik eden “Carpe Diem” (Günü Yakala) felsefesi, günümüzde öyle bir deformasyona uğratıldı ki, artık bir yaşam bilgeliğinden ziyade bir “pazarlama sloganı” haline geldi. Bize sunulan popüler kültür anlatısı, anı yaşamayı felsefi bir derinlikle değil, kredi kartını pos cihazından geçirme hızıyla ölçüyor.

Bu durum psikolojik iskonto oranımızın rasyonel sınırların dışına çıkmasına neden oluyor. Yarın sarsılmaz bir ekonomik güce sahip olmanın değeri, bugün elit bir mekanda içilecek kahvenin veya sosyal medyada sergilenecek bir kıyafetin anlık dopamin salgısının gerisinde kalıyor. Gelecek, bugünün iştahlı ve sabırsız nefsi tarafından adeta bir açık artırmada ucuza kapatılıyor, haraç mezat satılıyor.

Oysa gerçek finansal güç ve sarsılmazlık, bugünün anlık kârlarıyla ya da ne kadar hızlı harcayabildiğinizle ölçülmez. Gerçek gücü açıklamak için kullanılabilecek finansal benzetmelerden biri Net Aktif Değer kavramıdır; yani üzerinizdeki tüm yükümlülükleri, tüm görünmez prangaları ve borçları çıkarttığınızda elinizde kalan saf, dokunulmaz özkaynaktır. Hayatın net aktif değeri ise, kimseye minnet etmeme lüksünüz, sevmediğiniz bir duruma “hayır” diyebilme özgürlüğünüz ve kriz anlarında sığınabileceğiniz o huzurlu, borçsuz alanınızdır.

Sonuç: Hayat portföyünü yeniden dengelemek

Bir portföy yöneticisi piyasadaki risklere göre varlık dağılımını nasıl yeniden dengeliyorsa, insanın da hayat portföyünü masaya yatırması gerekiyor. Sürekli “bugün” ağırlıklı, yüksek riskli ve geleceği sömüren bir portföy yapısı, sürdürülebilir değildir.

Hedonik arbitraj peşinde koşarken risksiz kâr ettiğini sananlar, aslında en büyük riski alanlardır; çünkü zamanın ve ömrün telafisi, finansal zararların telafisi gibi mümkün değildir. Bugün geleceğimizden harcayarak yaptığımız her fuzuli harcama, yarın aynaya baktığımızda yüzleşeceğiniz o yaşlı ve yorgun insana haksız birer borç senedi imzalatmaktır.

Çözüm; hayatı tamamen bir kıtlık psikolojisiyle, hiç yaşamadan geleceğe istiflemek de değildir. Asıl deha, bugünün hak edilmiş hazları ile geleceğin sarsılmaz kalesi arasında dengeli, rasyonel ve dürüst bir köprü kurabilmektir. Piyasanın ve popüler kültürün dayattığı o yüksek “iskonto oranlarını” reddedin. Bırakın başkaları bugünün sahte arbitraj fırsatlarıyla övünsün; siz yarınınızı bugünden inşa eden, kendi hayatının sarsılmaz ve bağımsız fon yöneticisi olun. Günün sonunda, o alkışlar ve anlık hazlar bittiğinde, size kalan tek şey bugünden geleceğe miras bıraktığınız o huzurlu ve özgür zemin olacaktır.

Sonuç olarak belirtmek isterim ki bu yazı bir finansal tavsiye niteliği taşımamaktadır. Burada ortaya konulan görüşler, bireysel davranışlarımızın, zaman tercihlerimizin ve tüketim alışkanlıklarımızın uzun vadeli sonuçları üzerine düşünsel bir değerlendirmeden ibarettir.

Continue Reading

Yazarlar

HEYBENİN EN AĞIR YÜKÜ: SALİM KOCABA’NIN GEÇ KALAN AYNASI

Şenay Kahraman

Geçen hafta “Vira Bismillah” diyerek çıktığımız bu uzun soluklu yolculukta, nesiller boyu aktarılan tramva yolculuğunun ilk durağından yaşanmışlıklarla örülü ağın ilk hikayesinden serüvene başlıyoruz. Okumaya hazırsanız arkanıza yaslanın çünkü bu yolculuk biraz sarsıcı olabilir. 1900 lü yılların başında geçen Deliorman coğrafyasından, insan kalbinin hem en cömert hem de en kırılgan yanını yüzümüze bir tokat gibi çarpan, yaşanmış bir hayat hikayesinin tanığı olacaksınız. Bu; malın mülkün değil, asıl zenginliğin “vefa” olduğunu anlatan Salim Kocaba’nın hikayesidir.

Salim Kocaba, Deliorman’ın uçsuz bucaksız topraklarına sahip, herkesin gıptayla baktığı bir toprak zenginiydi. Hayat ona cömert davranmıştı ama bir gün en büyük dayanağını, eşini elinden alınca beş çocuğuyla (dört kız, bir oğlan) bir başına kalakaldı. Eskilerin deyimiyle “Ana gidince baba enişte olur ya da ana gidince çocuklar çil yavrusu gibi dağılır” deyimlerinin boşuna söylenmediğini Salim Kocaba bize en ağır şekilde öğretecek bu hikayede. Anneannem hep derdi bu laflar boşuna söylenmemiş hepsinin var bir yaşanmışlığı diye. Herkes kendi acısının filozofu olmuşçasına yürekten dile dökülen bu sözlerin bir de şu yönü vardı “Sap döner keser döner gün gelir hesap döner.” İşte bu sözün de boşa söylenmediğini yine bu hikayede bulacağız. Sigmun Freud yıllar önce sanki bu hikayeden ilham alarak “Tramvanın zorlantısı kuramını” ortaya atmıştı. Bu kuramın bize bireylerin yaşadıkları olayları nasıl kendinden sonraki nesillere aktarıldığının en çarpıcı örneği olacağını ne Salim Kocaba ne de çocukları henüz bilmiyordu. Şimdi hikayemize geri dönelim ve görelim tramva nasıl bir tohum gibi ruhumuza ekilip filizlenip boy vererek içimizde büyümeye devam ediyor. 

Evin direği yıkılınca, çocuklarına bir anne, evine bir düzen olsun diye yeniden evlendi Salim Kocaba. Evlendi evlenmesine de bilmiyordu ki, o eve getirdiği yeni nefes, kendi canından olan evlatlarının yuvasını dağıtarak, nesiller boyu aktarılan tramvanın fitilini ateşleyip, onların hayatını tarumar edecekti.

Üvey anne çıkmazı ve fırındaki ilk karşılaşma

Yeni eş, Salim Kocaba’nın çocuklarını istemedi. O koca topraklara, o geniş eve Salim’in kızları ve tek oğlu sığamadı. Salim Kocaba, eşiyle evlatları arasında sıkışıp kaldı ve ne yazık ki o dönem çaresizlikten mi, yoksa basiretsizlikten mi bilinmez, dört evladını akrabalarının yanına gönderdi. Çocuklar, kendi babalarının varlığı içinde öksüz ve yetim büyüdüler. Deyim yerindeyse anneleri ölünce çocuklar çil yavrusu gibi dağıldı.

Evlatların içinde sadece Sabiha kalmıştı. Kalmıştı kalmasına ama Sabiha için o ev bir yuva değil, adeta bir hapishanenin küflü duvarlarına dönmüş, ne zaman berat edeceği belli olmayan bir mahkumun sığınağı olmuştu. Üvey annenin olur olmadık nedenlerle kurduğu tuzaklar, Salim Kocaba’nın kulağına fısıldanan yalanlar…

Salim Kocaba, eşinin dolduruşlarına gelip öz kızı Sabiha’yı defalarca acımasızca dövdü. Oysa o meşhur “emici zihinler” o yaşlarda neyi kaydederse, geleceğin aynası o oluyordu. Sabiha o evde korkuyu ve adaletsizliği kadınların her durumda haksızlığa boyun eğmeyi gerektiğini öğrenirken; babası ise bir kadının sözleriyle kendi canından olan kızının hak etmediği yükünün vebalini…

Yıllar akıp gitti. Akrabaların yanında büyüyen, en küçük kızından olan torununu, tıpkı bir yabancı gibi köyün fırınında tanıdı Salim Kocaba. Fırıncı dayanamadı Salim Kocaba’nın vicdansızlığına ve yılların sessizliğini bozdu. “Salim tanıdın mı bu kızı?” Her zaman ki umursamazlığı yoktan saymanın artık kendisinde arsızlığa dönüştüğü vurdumduymazlıkla sordu Salim Kocaba “Çıkaramadım kim acaba” diyebildi. Fırıncı belki vicdana gelir de kalbi yumuşar diye bir umutla; “senin torunun” dedi. Ama nerden bilebilirdi ki kalbi mühürlenmiş olan Salim Kocaba’nın bu tanışmanın kalbine tesir etmeyeceğini. Yine bilindik umursamazlığı ile “Aaa maşalah maşallah” diyerek küçük kızın başını yarı okşar yarı panikle sever gibi yapıp, kaçar gibi uzaklaştı Salim Kocaba. O gün dede torunun ilk ve son karşılaşması oldu ama değersizliğin dokunuşu torununda baki kaldı. Kendi evlatlarını uzağa savurmuş bir dedenin, torunuyla bir fırında yabancı gibi tanışması, hayatın ona kestiği ilk sessiz faturaydı.

Vefasızlığın sınır kapısı

Gel zaman git zaman, çocuklar büyüdü. Salim Kocaba yaşlandı, o heybetli gövdesi büküldü. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç dalgası başladığında, Salim Kocaba hayatının en büyük kumarını oynadı. Kendi öz çocuklarına son vefasını gösterme şansını vermişti kader ona ama o yine kendi çocuklarını el üstünde tutmak yerine, elinde avucunda ne varsa, bütün varlığını üvey çocuklarına ve eşine devretti. “Beni yaşlılığımda el üstünde tutarlar” diye düşündü.

Geri sayım başladığında, üvey evlatları ve eşi eşyalarını topladı. Türkiye’ye gitmek için yola çıkarken, arkalarında bir enkaz gibi Salim Kocaba’yı bıraktılar. Onu götürmek istemediler. Her şeyini uğruna feda ettiği o insanlar, sınırı geçerken yaşlı adamı Bulgaristan’da kendi vicdanı ile baş başa bırakıp, arkalarına bile bakmadan kaçar gibi gittiler.

Salim Kocaba’nın o an döktüğü gözyaşları ne de yalvarışları çare olmadı dermanına. Arabanın arkasından can havliyle feryat etti:

“Yalvarırım beni burada bırakmayın! Beni götürün, gerekirse köprüden geçerken denize atın ama burada bırakmayın… Ben her şeyimi size verdim. Bu halimle kendi öz çocuklarımın yüzüne nasıl bakarım? Ne olur bırakmayın…”

Ama nafile…

Arabanın tekerlekleri döndü, toz bulutu havaya karıştı ve Salim Kocaba’yı kendi vicdan azabıyla baş başa bırakıp gittiler.

İncinen yerden sarılmak istenen yaralar

Peki sonra ne mi oldu? Hani o olur olmadık nedenlerle dayak yiyen Sabiha vardı ya…

Hani o evden uzaklaştırılan diğer üç kız ve bir oğlan…

İşte o öz evlatlar, babalarının kendilerine yaşattığı tüm acılara, o kırık çocukluk hatıralarına rağmen arkalarını dönmediler babalarına sahip çıktılar.

Neden mi; “Çocuklar incindikleri yerden onarılmak ister” diye. Çocuklar anneleri onlara kızsalar hatta dövseler bile ağlarken anne diye ağlayıp onlara sarılmak istemelerinin nedeni de tam olarak bu. İncindiği yerden onarılmak. Tıpkı Salim Kocaba’nın çocukları gibi. Babalarına nefretle değil, şefkatle sarıldılar. İncindikleri yerden onarılmak babalarının son zamanlarında açtığı yaraları onarabilmek adına. Salim Kocaba, her şeyini verdiği üvey çocukları tarafından terk edilirken; hiçbir şey vermediği, hatta çocukluklarını ellerinden aldığı öz evlatlarının dizinin dibinde son günlerini yaşadı. Onlar babalarına baktılar, onu yalnız bırakmadılar ama o yaralı ruhları iyileşemedi. Geçmişin yarasını sarmak o kadar kolay olmadı.

Görünmez miras: Nesiller boyu taşınan kambur

Salim Kocaba’nın bu sarsıcı hikayesi, Deliorman’ın tozlu yollarında kalmış eski bir anıdan çok daha fazlasıdır. Bu hikaye, aslında her birimizin hayatında var olan, o nesiller boyu aktarılan “görünmez bağların” ve travmaların en somut aynasıdır.

Pedagojide ve psikolojide sıkça gördüğümüz çok ağır bir gerçek vardır: Anne babanın ruhunda açılan ve iyileşmeyen her yara, bir sonraki nesle aktarılır. Salim Kocaba’nın çocuklarına yaşattığı o terk edilmişlik, adaletsizlik ve sevgisizlik hissi, aslında o çocukların ruhuna ekilen karanlık birer tohumdur. Bu travma zincirinin ilk halkası böylece oluştu. Bireylerin kendi çocukluklarında yaşadıkları olayları kendi evlatlarına aynı öfkeyle, aynı sertlikle yaklaşma olasılığı çok yüksektir. Çünkü insan, çocukken kalbine hangi duygu yüklenmişse, büyüdüğünde etrafına onu yansıtmaya meyillidir.

O öz evlatlar, maruz kaldıkları o ağır travmayı bir intikam mekanizmasına dönüştürmediler. Babalarını cezalandırmak yerine, ona şefkatle sarılarak aslında kendi içlerindeki o yaralı çocuğu onarmak istediler ama nafile. Travmanın o karanlık ve yıkıcı bağını, kendi iradeleri ve vefalarıyla yıkmak o kadar kolay olmayacaktı. Nesiller boyu bir kambur gibi aktarılan o “terk edilme” acısını, kendi adaletleriyle bir şifa hikâyesine dönüştürme çabaları anlamsız kaldı.

Sevgili okurlar; dünya malı dünyada kalıyor ama insanın insana ettiği ne vefa ne de vefasızlık unutulmuyor.  Bizler geçmişin yüklerini, ailemizden devraldığımız o görünmez travmaları fark edip, onları onarmadığımız sürece nesilden nesile aktarıyoruz. İşte bu hikayede bunu somut olarak göreceğiz. Bakalım haftaya Sabiha’nın hikayesiyle bu travma nasıl vuku bulmuş, Sabiha nasıl bir hikayenin kahramanı olmuş hep birlikte göreceğiz. Kısmetimizde vefalı yüreklerle karşılaşmak, geçmişin yaralarını sevgiyle sarabilmek olsun.

Haftaya Sabiha’nın hikayesinde, buluşmak üzere, hoşçakalın.

Continue Reading

Trending