Connect with us

Yazarlar

DAYANIŞMA KÜLTÜRÜ VE VERGİ DİSİPLİNİ ARASINDA: İŞVERENLERİN ÇALIŞANLARINA RAMAZAN YARDIMLARI

Ramazan ayı gelince iş dünyasında değişmeyen bir soru yine gündeme oturur:

“Çalışanlarımıza Ramazan yardımı yapıyoruz; bu durumun vergisel bir karşılığı bulunuyor mu?”

Birçok işveren bu dönemde çalışanlarına nakdi yardım, gıda kolisi temini ve market kartı desteği sağlar. Bu durum hem dayanışma kültürümüzün bir yansıması hem de işyerinde aidiyeti güçlendiren güzel bir jesttir. Ancak iş dünyasında her jestin bir de mevzuat karşılığı vardır.

Öncelikle temel ayrımı netleştirelim: Yardım ayni mi, yoksa nakdi mi?

Çalışanlara doğrudan para verilmesi ile gıda kolisi temini ya da market kartı desteği verilmesi arasında SGK açısından önemli bir fark bulunuyor. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre ayni yardımlar prime esas kazanca dâhil edilmiyor. Yani çalışanlara sağlanan ayni yardımlar için SGK primi hesaplanmıyor.

Bu ne demek?

Gıda kolisi teminlerinde ve ya market kartı desteklerinde işveren açısından ek SGK prim yükü doğmuyor, çalışan açısından da prim kesintisi söz konusu olmuyor. Bu nedenle Ramazan kolisi ve market kartı uygulaması SGK bakımından nispeten avantajlı bir yöntem olarak öne çıkıyor.

Ancak burada kritik nokta şu: Yardım gerçekten ayni olmalı. Eğer çalışana “Ramazan yardımı” adı altında nakit ödeme yapılırsa, bu artık ücret niteliği kazanır ve prime esas kazanca dâhil edilir. Dolayısıyla hem işçi hem işveren payı SGK primi gündeme gelir.

Gelir vergisi gerçeği

SGK açısından muafiyet olması, vergi açısından da muafiyet olduğu anlamına gelmiyor. Gelir Vergisi Kanunu uyarınca çalışana sağlanan menfaatler genel olarak ücret sayılıyor. Bu nedenle gıda kolisi, erzak paketi ya da market kartı şeklindeki ayni yardımlar da gelir vergisine tabi tutuluyor.

Başka bir ifadeyle; kolinin bedeli bordroya dâhil edilmeli ve üzerinden gelir vergisi stopajı hesaplanmalıdır. Aynı şekilde damga vergisi de söz konusu olur.

Uygulamada yapılan en büyük hatalardan biri, “Ayni yardım olduğu için tamamen vergisizdir” düşüncesidir. Oysa durum böyle değil. SGK primi yok; fakat gelir vergisi ve damga vergisi var.

Market kartı mı, koli mi?

Son yıllarda klasik erzak kolileri yerini market kartlarına bırakmış durumda. Lojistik kolaylık, çalışan açısından tercih imkânı ve pratiklik bu yöntemi cazip kılıyor.

Hukuki açıdan bakıldığında, belirli bir tutar yüklenmiş ve sadece alışverişte kullanılabilen market kartları da ayni yardım kapsamında değerlendiriliyor. Dolayısıyla SGK primi kesilmiyor; ancak gelir vergisi ve damga vergisi uygulanıyor.

Burada da yine dikkat edilmesi gereken husus, kartın nakde çevrilebilir olmaması ve doğrudan para niteliği taşımamasıdır.

Nakit yardımın maliyeti

Eğer işveren Ramazan vesilesiyle doğrudan nakit ödeme yaparsa, bu ödeme ücret sayılır. Bu durumda:

SGK primi (işçi ve işveren payı),

Gelir vergisi,

Damga vergisi

tamamı uygulanır.

Dolayısıyla nakit yardımın işverene maliyeti, ayni yardıma kıyasla daha yüksek olur. Çalışan açısından da net elde edilen tutar düşebilir.

Son söz

İşverenlerin çalışanlarına sağladığı yardımlar bir zorunluluk değil; tamamen işverenlerin takdirinde olan bir uygulamadır. Ancak toplumsal hassasiyetlerin yüksek olduğu bu dönemde yapılan yardımlar, sadece mali tablolarla ölçülmez. Çalışanın moraline, kuruma bağlılığına ve işyeri kültürüne de katkı sağlar.

Yine de iyi niyetli bir uygulamanın ileride vergi ve SGK incelemelerinde sorun doğurmaması için mevzuata uygun şekilde bordrolanması ve muhasebeleştirilmesi şarttır.

Özetle:

Ramazan kolisi temini ve market kartı desteği SGK primine tabi değil, ancak gelir vergisi ve damga vergisine tabi.

Nakit yardım ise hem SGK’ya hem vergilere tabi.

Sosyal sorumluluk ile mali disiplin arasındaki dengeyi kurabilen işverenler için Ramazan yardımı, hem vicdani hem hukuki anlamda doğru bir uygulama olacaktır.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

ÇOCUKLARIN ZİHNİNDE SAVAŞ NE ANLAMA GELİYOR? BİZ YETİŞKİNLER ONLARA NASIL YARDIMCI OLABİLİRİZ?

Dünyanın neresine bakarsak bakalım son yıllarda savaş haberleri hayatımızın bir parçası haline geldi. Televizyon ekranlarında, telefonlarımızda, sosyal medya akışlarında yıkılmış şehirler, siren sesleri, insanların kaçışları vb birçok durum. Yetişkinler için bile zor olan bu görüntüler çoğu zaman fark edilmeden çocukların da dünyasına giriyor ve biz yetişkinler bazen bunu fark etmiyoruz. bir çocuk için savaş görüntüleri ister bir filmde olsun ister haber kanalında, çoğu zaman anlamlandıramadığı ama derinden hissettiği bir korku deneyimidir. Çocuk gelecekten kaygı duyar ve bu kaygı davranışlarına yansır.

Çocuklar dünyayı yetişkinler gibi soyut kavramlar üzerinden değil, somut ve duygusal deneyimler üzerinden algılar. Bu nedenle televizyonda gördüğü bir patlama görüntüsü onun için uzak bir ülkede yaşanan bir olay değil, her an kendi başına da gelebilecek bir tehlike gibi algılanabilir. Özellikle küçük yaş çocukları görüntülerin tekrar yayınlandığını ya da olayın başka bir ülkede gerçekleştiğini ayırt etmekte zorlanır. Bu yüzden aynı görüntüyü birkaç kez izlediğinde savaşın sürekli devam ettiğini düşünebilir.

Çocuğun zihninde savaş çoğu zaman yetişkinlerin düşündüğünden çok daha basit ama aynı zamanda daha korkutucu bir şekilde tanımlanır. Bir çocuk için savaş; insanların birbirine zarar verdiği, evlerin yıkıldığı, insanların kaybolduğu ve dünyanın artık güvenli olmadığı bir durum anlamına gelebilir. Çocukluk dönemi psikolojik gelişimin en önemli temelinin güven duygusu olduğu bir süreç olduğunu tüm uzmanlar birçok kez söyler. Çocuk dünyayı güvenli bir yer olarak hissettiğinde keşfetmeye, öğrenmeye ve ilişki kurmaya cesaret eder. Ancak sürekli şiddet ve yıkım görüntülerine maruz kalmak bu güven duygusunu zedeleyebilir.

Bu nedenle savaş haberleri bazı çocuklarda kaygı, korku, kabuslar, uyku sorunları veya ayrılık kaygısı gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Çocuk bu duyguları her zaman açıkça ifade edemeyebilir. Bazen daha fazla anne babaya yakın olmak istemek, bazen daha çabuk öfkelenmek ya da gece yalnız kalmak istememek bu kaygının işaretleri olabilir.

Bu noktada çocuklar için en önemli koruyucu alan ailelerdir. Çünkü çocuklar dünyayı çoğu zaman ebeveynlerinin duygularından okuyarak anlamlandırır. Eğer yetişkinler yoğun bir korku ve panik hali içindeyse çocuk da aynı duyguları daha güçlü şekilde hisseder. Ancak sakin, açıklayıcı ve güven verici bir ebeveyn tutumu çocukların bu haberleri daha sağlıklı anlamlandırmasına yardımcı olur.

Ailelerin bu süreçte dikkat etmesi gereken en önemli noktalardan biri çocukların sürekli savaş görüntülerine maruz kalmasını sınırlamaktır. Haberler yetişkinler için hazırlanır; çocukların gelişimsel ihtiyaçları düşünülerek düzenlenmez. Bu nedenle özellikle küçük yaş çocuklarının yoğun şiddet içerikli görüntülerden uzak tutulması önemlidir.

Çocuk bir soru sorduğunda ise konuyu tamamen geçiştirmek yerine yaşına uygun bir dille açıklama yapmak gerekir. Çocuğa dünyanın her yerinin tehlikeli olmadığı, birçok insanın barış ve güvenlik için çalıştığı anlatılabilir. En önemlisi ise çocuğa güven duygusunu yeniden hatırlatmaktır: Biz buradayız, yanındayız ve seni koruyoruz. Çocuklar dünyayı haberlerden değil, en çok yetişkinlerin kurduğu duygusal ortamdan öğrenirler. Bu yüzden savaşın yarattığı korkuya karşı çocukların en güçlü sığınağı, evin içinde kurulan güvenli ilişkidir. Bugün çocuklara verebileceğimiz en önemli hissiyat şu olmalıdır;

Dünyada savaşlar olabilir, ama aynı dünyada birbirini koruyan, iyileştirmeye çalışan ve barışı isteyen insanlar da vardır.

Ve biz yetişkinler bu sözlere bağlı kalarak, Çocuklara söylediğimiz sözlerden çok, onlara hissettirdiğimiz duygu ve onlara gösterdiğimiz davranış belirleyicidir. Bu yüzden dünya barışından söz ederken önce kendi davranışlarımızla buna katkı sunmalı, birbirine zarar vermekten kaçınan, saygıyı ve empatiyi büyüten insanlar olmaya çalışmalıyız. Çünkü çocuklar dünyayı anlattıklarımızdan çok, bizden gördükleriyle öğrenirler.

Continue Reading

Yazarlar

2025 KİRA BEYANI BAŞLADI: EV SAHİPLERİ AYNI HATALARI TEKRAR ETMEYİN

Kira gelirleri son yıllarda adeta sıçrama yaptı. Özellikle büyük şehirlerde konut kiraları öyle bir noktaya geldi ki, bir zamanlar “ek gelir” diye görülen kira kazancı artık ciddi bir gelir kalemine dönüştü.

Ama madalyonun bir de diğer yüzü var:

Gelir arttıkça görünürlük artıyor. Görünürlük arttıkça da denetim kaçınılmaz hale geliyor.

2025 yılı kira beyan dönemi başladı. Ve kabul edelim, artık eski dönemlerdeki gibi “nasıl olsa fark edilmez” devri kapandı. Sistem daha dijital, daha entegre ve çok daha otomatik çalışıyor. Banka hareketleri, IBAN transferleri, tapu ile ilgili veriler… Hepsi birbiriyle iletişim halinde.

Asıl soru şu:

Beyan vermek zorunda mıyım?

“Tek Evim Var” Demek Yetmiyor.

Birçok kiraya verenin düştüğü ilk yanılgı şu:

“Tek dairem var, küçük bir kira alıyorum, herhalde beyan vermem gerekmez.”

Oysa kritik nokta sahip olduğunuz ev sayısı değil, yıllık toplam kira geliriniz.

2025 yılı için belirlenen konut kira geliri istisna tutarının üzerinde gelir elde ediyorsanız beyanname vermek zorundasınız. Burada önemli bir detay var:

Vergi, toplam gelirinizin tamamı üzerinden değil İstisna düşüldükten sonra kalan tutar üzerinden hesaplanır.

Birden fazla konut varsa iş daha da net:

Hepsinin kira geliri toplanır. “Her ev için ayrı bakılır” düşüncesi tamamen yanlıştır.

Götürü Gider mi, Gerçek Gider mi? İşte Asıl Strateji Burada

Ev sahiplerinin en çok tereddüt ettiği konu bu.

Götürü Gider Yöntemi basittir. Toplam kira gelirinizin %15’i otomatik olarak gider kabul edilir.

Fatura toplamanıza, belge saklamanıza gerek yoktur. Pratiktir.

Ama…

Gerçek Gider Yöntemi bazen ciddi avantaj sağlar. Özellikle krediyle alınmış konutlarda:

Konut kredisi faizleri

Sigorta giderleri

Bakım-onarım masrafları

Amortisman giderleri düşülebilir.

Özellikle yüksek faiz döneminde krediyle alınmış bir ev söz konusuysa çoğu zaman gerçek gider yöntemi daha avantajlı hale gelir. Fakat burada ezbere karar vermek hata olur. Her dosya ayrı hesap ister.

En Sık Yapılan Hatalar: “Bana Bir Şey Olmaz” Psikolojisi

Gelelim işin en kritik kısmına.

  1. “Transferde açıklama yazmıyorum ondan dolayı idare bu durumu tespit edemez.” düşüncesi.

IBAN üzerinden yapılan tahsilatlar zaten sistemde görünüyor. Bankalar veri paylaşıyor. Bu artık bir sır değil.

  • İstisnayı yanlış hesaplamak.

Birden fazla ev varsa toplam gelir esas alınır. Ayrı ayrı değerlendirme yok.

  • Elden kira almak.

Bu sadece vergi riski değil, hukuki risk de doğurur. Hem kiracı hem ev sahibi için sıkıntılı bir alan.

  • “Akrabam oturuyor, kira almıyorum” demek.

Bazı durumlarda emsal kira bedeli hesaplanması gerekir. “Para almıyorum” demek her zaman sıfır vergi anlamına gelmez.

5. “Geçen yıl vermedim, bir şey olmadı” rehaveti.

Vergi sistemi geriye dönük çalışır. Bugün sessizlik olması, yarın yaptırım gelmeyeceği anlamına gelmez.

Ceza Tablosu Hafife Alınacak Gibi Değil

Beyan verilmezse tablo ağırlaşabilir:

Verginin aslı

Vergi ziyaı cezası

Gecikme faizi

Usulsüzlük cezası

Üstelik hepsi birlikte gelebilir.

Çoğu durumda zamanında beyanname vermek, en ucuz ve en güvenli seçenektir.

Gerçekçi Olalım

Kira geliri artık “küçük bir ek kazanç” değil.

Birçok kişi için ikinci bir gelir seviyesinde.

Ve idare de bunun farkında.

Vergi idaresi artık saha yoklamasından çok veri analizi yapıyor. Algoritmalar çalışıyor. Çapraz kontroller yapılıyor. “Nasıl olsa kimse fark etmez” dönemi böylelikle geride kalıyor.

Beyan vermemek kazanç değil, ertelenmiş bir risktir.

Doğru hesaplama, doğru gider yöntemi seçimi ve zamanında beyan her zaman daha güvenli bir yoldur. Vergi planlaması yapmak başka şeydir; beyanı tamamen görmezden gelmek bambaşka bir şey.

Önümüzdeki yazıda rakamlarla, örnek hesaplamalarla ve “hangi gelirde ne kadar vergi çıkar?” sorusunun net cevabıyla devam edeceğiz.

Çünkü bu konu artık kulaktan dolma bilgilerle geçiştirilecek bir mesele değil.

Takipte kalın.

Continue Reading

Yazarlar

RAMAZAN AYI

Ramazan şiddetli ve yakıcı sıcak demektir. Bu ayda günahlar Salih amellerle yakıldığı için ona bu isim verilmiştir.

Ramazan ayı, Müslümanlar için her zaman bir ibadet, sabır ve paylaşma ayıdır. Bu ay, sadece oruç tutmaktan ibaret değil, toplumun ruhen ve ahlaken Allah’a yönelişin zirve yaptığı bir zaman dilimidir. Bedeni ve ruhu dinlendiren bu mübarek ay, insan sağlığı için de büyük bir nimettir.

Peygamber Efendimiz: “Sahur yapınız, çünkü sahurda bereket vardır.” buyurmuştur.

Ramazan ayını oruçlu geçirmek aynı zamanda sabır, şükür ve nefsi terbiye etmek anlamına gelir.

Ramazan ayı, Kuran’ın indirilmeye başlandığı ay olduğu için, Peygamberimiz Cebrail ile her Ramazan ayında Kuran’ı baştan sona okurdu. Bir Ramazan ayında iki defa hatim yaptıklarında: Öyle sanıyorum ki ölümüm yaklaştı buyurmuşlardır.

Efendimiz, “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, onun sevabı kadar sevap kazanır.” buyurarak, cömertliği teşvik etmiştir. Bilim insanları, oruç tutmanın vücudu toksinlerden arındırdığını, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve metabolizmayı düzenlediğini ortaya koyduğunu söylerler.
Peygamber Efendimiz, Ramazan gecelerini teravih namazı kılmaları, bu ibadeti önemli kılmıştır.

Ramazan, fakirlere yardım eli uzatmanın en önemli vesilelerinden biridir. Hatta bu ayda varlıklı Müslümanlara farz olan zekât ve vacip olan fitre (fıtır sadakası) ihtiyaç sahiplerine verilir. Müslümanlar mallarından sadaka ve zekât vererek ihtiyaç sahiplerine destek olurlar.
Peygamber Efendimiz, Ramazan’ın son on gününde ibadetlerini daha da artırır, itikâfa girerdi.

Dinimizde bin aydan daha hayırlı kabul edilen Kadir Gecesi, Ramazan ayı içerisindedir. Kadir Gecesi’nin ihya edilmesi, bu ayın en önemli manevi kazançlarından biridir. Hz. Ayşe validemiz, Kadir Gecesi’nin önemini Peygamber Efendimize sormuş ve Efendimiz ona şu duayı öğretmiştir: “Allah’ım, sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet.” O günden bugüne kadar bu dua, Kadir Gecesi’nin en kıymetli dualarından biri olarak Müslümanlar tarafından okunmaktadır.

Ramazan ayı, her dönemde olduğu gibi bizlere, sabrı, paylaşmayı ve manevi olgunluğu hatırlatmaya devam ediyor. Ramazan, bir iyilik yoludur. Sabır, ibadet, rahmet, mağfiret ve bereket ayıdır. Müslümanlar bu ay boyunca yemekten, içmekten, günahlardan sakınarak, maneviyata daha fazla ağırlık verir.
Kuranı Kerimi okuyup anladığımız ve yaşamımıza aktardığımız, nefsin terbiyecisi oruçlarımızı hakkıyla tutup Allah’ın rahmetine yakınlaştığımız, etrafımızdaki ihtiyacı olanların gönlünü incitmeden ve yaptığımız ibadet ve iyilikleri bir gövde gösterisine çevirmeden geçireceğimiz mübarek bir ay olur inşallah
Sonunun dünyada bayrama ahirette ise cennetin Reyyan kapılarına varacağı bu mübarek Ramazanı şerifi bizden razı olacak şekilde geçirmeyi niyaz ediyorum.
Ramazan ayının hoş geldiği gibi bizleri de hoş bulduğu nice güzel Ramazanlara erişmeyi yüce Rabbimden temenni ediyorum.

Continue Reading

Trending