Yazarlar
MODERN YAŞAMDA DİKKAT EKSİKLİĞİ
Şura Yıldırım
Son zamanlarda hangi yaş grubuna bakarsak bakalım toplumun her yaş kesiminde dikkat sorunu yaşadığını “Aklım çok dağınık”, “Okuduğumu anlayamıyorum”, “Bir işe odaklanmakta zorlanıyorum.” bu cümleler ile duyuyoruz. Dikkat sorunumuz sadece çocuklara özgü bir durum olmaktan çıktı artık yetişkin bireylerde çok sık duyduğumuz bir problem haline geldi.
Peki ne oldu da dikkatimizi toparlamak bu kadar zor hale geldi?
Dikkat Nasıl Çalışır? Bir Beyin Fonksiyonu Olarak Dikkat
Dikkat, beynin en temel ve karmaşık işlevlerinden biridir. Dikkat, beynin ön bölgesindeki prefrontal korteks başta olmak üzere birçok alanın birlikte çalışmasıyla yürütülür. Bu sistem, bizi önemli olana yönlendirirken önemsiz olanı filtreler.
Yani dikkat aslında zihinsel bir kapıcı gibidir. Hangisini içeri alacağını, hangisini dışarıda bırakacağını seçer. Ama günümüzde bu kapıcı artık çok fazla ziyaretçiyle uğraşıyor…
Neden dikkatimiz bu kadar dağılıyor?
Sürekli bildirimlerle çalışan bir telefona benziyoruz. Sosyal medya, kısa videolar, anlık mesajlar… Beynimiz sürekli bölünüyor. Araştırmalar, ekran süresi arttıkça odaklanma süresinin kısaldığını gösteriyor. Bununla birlikte aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak aslında hiçbirini tam yapamamak anlamına geliyor. Beyin, “tek işe odaklanmak” için evrimleşmiştir. Çoklu görev, dikkatin parçalanmasına neden olur. Zihinsel Aşırı Yük
Bitmeyen sorumluluklar, kaygı, yapılacaklar listesi… Hepsi zihinsel alanı işgal eder. Tıpkı dolu bir masada çalışmaya çalışmak gibi odaklanmak imkansız hale gelir. En önemli konulardan bir tanesi olan uykusuzluk ve yetersiz beslenme de dikkat için önemli bir faktör olduğu unutulmamalıdır. Yeterli uyku ve sağlıklı beyin kimyasına bağlıdır. Uyku eksikliği, özellikle frontal lob işlevlerini (planlama, organize olma, dikkat sürdürme) olumsuz etkiler.
Çocuklarda dikkat eksikliği:
Çocuklarda dikkat eksikliği bazen gerçek bir nörogelişimsel bozukluk (DEHB) olabilir, bazen de yaşam koşullarının ve çevresel uyaranların sonucu olarak gelişebilir.
Uzun süreli ekran maruziyeti, hareketsizlik, yapılandırılmamış serbest oyun eksikliği gibi faktörler çocuğun dikkat becerilerini olumsuz etkileyebilir.
Bununla birlikte her hareketli, unutkan ya da dalgın çocuk DEHB değildir. Bu ayrımın uzmanlar tarafından dikkatli bir şekilde yapılması gerekir.
Unutulmamalıdır ki dikkat geliştirilebilir. Hem çocuklar hem de yetişkinler için uygulanabilecek bazı dikkat geliştirici alternatifler
1. Odak zamanları oluşturun:
Her gün ekranlardan uzak, sessiz, tek bir işe odaklanılan kısa zamanlar ayırın. Bu beyin için adeta spor gibidir.
2. Zihinsel molalar verin:
Sürekli dikkat veremeyiz. Beyin periyodik olarak dinlenmeye ihtiyaç duyar. 25 dakika çalışma – 5 dakika ara (Pomodoro tekniği gibi) odaklanmayı artırır.
3. Hareketi ihmal etmeyin:
Özellikle çocuklarda fiziksel hareket, dikkat sistemini düzenleyen dopamin salınımını artırır. Günlük tempolu yürüyüş bile dikkat süresini uzatabilir.
4. Beslenme ve uykuya dikkat:
Omega-3, B vitaminleri ve yeterli uyku dikkat sisteminin sağlıklı işlemesi için hayati öneme sahiptir.
5. Dijital Detoks Günleri:
Ailece haftada en az bir günü ekranlardan uzak geçirmek, dikkati toparlamak için etkili bir yoldur.
Dikkat, sadece bir zihinsel yetenek değil; aynı zamanda ruh sağlığımızın, öğrenme kapasitemizin, ilişkilerimizin ve yaşam kalitemizin temel yapısıdır. Biz onu farkında olmadan her gün parçalıyoruz. Bildirimlerle, çoklu görevlerle, bitmeyen düşüncelerle ve durmadan akan içeriklerle zihnimizi yoruyoruz.
Eğer bu dikkat dağınıklığı halini sıradanlaştırır, geçici sanır ya da görmezden gelirsek:
Verimlilik düşer, iş ve okul yaşamında başarısızlıklar artar,unutkanlık yaygınlaşır, karar verme becerimiz zayıflar,kaygı ve tükenmişlik hissi giderek derinleşir ve uzun vadede bu zihinsel yük, depresyon ve anksiyete gibi ciddi ruhsal sorunlara zemin hazırlar.
Zihin, ihmal edildiğinde susmaz gürültüyle kendini duyurur.
Bu nedenle dikkat becerimizi korumak, sadece daha üretken olmak için değil, daha dengeli, huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürebilmek için de gereklidir.
Yazarlar
GÖRÜNME MALİYETİ: BAŞKALARININ HAYATINI YAŞAMANIN BEDELİ
Ekonomi literatüründe “maliyet” denildiğinde akla ilk gelen; bir malı üretmek için harcanan hammadde, işçilik veya lojistik giderlerdir. Ancak modern dünyanın bireysel bilançolarında, hiçbir muhasebe kaydında yer almayan, hiçbir beyannamede gösterilmeyen ama bütçeyi içten içe kemiren, öz sermayeyi tüketen gizli bir gider kalemi var: Görünme Maliyeti
Geçtiğimiz yazıda “Psikolojik Sermaye” kavramından bahsederken, parayı yönetmenin aslında bir duygu yönetimi olduğunu vurgulamıştım. Bu yazımda, o duyguların en tehlikelisine, bizi kendi gerçekliğimizden koparıp başkalarının onayına mahkûm eden “el alem ne der?” prangasına odaklanacağız. Çünkü günümüzde birçok insan, aslında sahip olmadığı parayı, hoşlanmadığı insanları etkilemek için, aslında ihtiyacı olmayan şeylere harcayarak devasa bir finansal illüzyonun içinde yaşıyor.
İllüzyonun bedeli: Vitrin-cüzdan
Modern tüketim kültürü, bize nesneleri sadece işlevsel birer araç olarak değil, sosyal birer pasaport olarak pazarlıyor. Bir otomobil artık sadece bizi A noktasından B noktasına götüren bir ulaşım aracı değil; komşumuza, akrabalarımıza veya sosyal medyadaki takipçilerimize “ben de buradayım, ben de başardım” demenin en pahalı yolu haline geldi. İşte tam bu noktada, rakamların anatomisi bozulmaya, rasyonel hesaplar yerini duygusal savurganlığa bırakmaya başlıyor.
Bir birey, gelir düzeyiyle uyumlu olmayan bir kredi yükünün altına girip “üst model” bir yaşam sergilemeye çalıştığında, aslında sadece bankaya faiz ödemiyor; kendi gelecekteki özgürlüğünden, huzurundan ve en önemlisi zamanından çalıyor. Görünme maliyeti, aslında bir “imaj vergisi”dir. Ve bu vergi, idarenin uyguladığı hiçbir dolaylı vergiden daha düşük değildir. Kendi gerçeğinizi yansıtmayan her harcama, başkalarının zihninde geçici bir hayranlık uyandırmak adına ödenen ağır bir bedeldir. Bir meslek mensubu gözüyle baktığımızda; bu durum, aktifleri şişirilmiş ama borçları gizlenmiş, iflasa sürüklenen bir şirketin makyajlı bilançosuna benzer. Dışarıdan parlayan bu tablo, içerideki büyük boşluğu örtmeye yetmez.
Dijital vitrinler ve sosyal karşılaştırma tuzağı
Eskiden “komşuda pişer, bize de düşer” diyerek paylaşılan o naif hayatlar, yerini “komşuda var, bende niye yok?” rekabetine bıraktı. Sosyal medya platformları, her anımızı birer vitrin haline getirdi. Başkalarının sadece “en parlak, en seçkin ve en mutlu” anlarını paylaştığı o dijital mecralar, bizde kronik bir yetersizlik hissi ve “geride kalma korkusu” uyandırıyor. Bu hissi bastırmanın en kestirme yolu ise tüketimden geçiyor.
Ancak unutulmamalıdır ki; başkalarının vitrinine bakarak kendi deponuzu yönetemezsiniz. Başkalarının lüksü, sizin borcunuz olmamalıdır. Finansal okuryazarlık tam da burada devreye girer: Başkalarının sahte standartlarına yetişmeye çalışmak yerine, kendi finansal gerçekliğinizin efendisi olmak. Eğer öz saygınızı sadece üzerinizdeki markalar veya altınızdaki araç üzerinden tanımlıyorsanız, o markaların modası geçtiğinde veya o araç değer kaybettiğinde geriye koca bir karakter boşluğu kalır. Oysa psikolojik sermayesi güçlü olan birey bilir ki; gerçek zenginlik neye sahip olduğunla değil, neye ihtiyaç duymadığınla ölçülür.
Zamanın anatomisi: Kaç saatlik ömrünü satın alıyorsun?
Bir harcama yaparken cebinizden çıkanın sadece Türk Lirası olduğunu sanıyorsanız, büyük bir yanılgı içindesiniz demektir. O parayı kazanmak için kaç saatinizi masada bıraktınız? Kaç sabah uykunuzdan, kaç akşam sevdiklerinizden, kaç hafta sonu hobilerinizden feragat ettiniz?
Örneğin, sadece çevrenize “statü sahibi” görünmek için aldığınız, bütçenizi üç-dört ay boyunca kilitleyen o lüks aksesuar aslında 500-600 saatlik emeğinizin karşılığı olabilir. O ürünü satın aldığınızda aslında ömrünüzün o devasa dilimini, başkalarının size “takdir etmesi” için takas etmiş oluyorsunuz. Rakamların anatomisini doğru okuyan bir zihin, bu takasın ne kadar adaletsiz ve mantıksız olduğunu hemen fark edecektir. Hayatınızın en kıymetli hazinesi olan zamanı, başkalarının geçici ve samimiyetsiz takdirine feda etmek, yapılabilecek en kötü yatırımdır. Bu, sermayeyi kediye yüklemekten farksızdır.
Mali tablolardan karakter tablolarına
Finansal başarıyı sadece banka bakiyesindeki sıfırların sayısıyla ölçmek, buzdağının sadece görünen kısmına bakmaktır. Asıl başarı, o rakamların arkasındaki irade disiplinidir. Bugün dünyada yaşanan ekonomik dalgalanmalarda ayakta kalanlar, en çok kazananlar değil; “görünme maliyetini” en düşük seviyede tutabilenlerdir. Çünkü kriz anlarında imaj karın doyurmaz, ama biriktirilmiş psikolojik ve finansal sermaye hayat kurtarır.
En iyi yönetilen bütçe, sahibine en çok “hayır” diyebilme gücünü veren bütçedir. “Herkes alıyor”, “şimdi moda bu”, “bu yaşa geldim, hakkım değil mi?” gibi savunma mekanizmaları, aslında zihnimizin bize kurduğu finansal tuzaklardır. Bu tuzakları aşmanın yolu, mali tabloları okumayı bildiğimiz kadar, kendi arzularımızın anatomisini de cerrah titizliğiyle incelemekten geçer.
Sonuç: Gerçek özgürlük “hayır” diyebilmektir
Parayı yönetmek, sadece matematiksel bir işlem değil, bir karakter duruşu ve bir felsefedir. Gerçek finansal bağımsızlık, yüksek bir gelire sahip olmaktan ziyade, düşük bir “görünme maliyetine” ve yüksek bir öz saygıya sahip olmaktır. “El alem ne der?” maliyetinden kurtulan insan, gerçek zenginliğin kapısını aralamış demektir.
Kendi finansal tablolarınızı başkalarının gözlükleriyle değil, kendi uzun vadeli hedeflerinizle ve vicdanınızla inceleyin. Unutmayın; başkalarının zihnindeki imajınız için harcadığınız her kuruş, kendi geleceğinizdeki huzurunuzdan verdiğiniz bir tavizdir. Gerçek zenginlik, rakamların büyüklüğünde değil, o rakamların size sağladığı bağımsızlık, güven ve özgürlüktür.
Zihinsel olarak yönetilemeyen bir varlık, fiziksel olarak asla sürdürülebilir değildir. Bu hafta kendinize şu soruyu sorun: Bugün yaptığım harcamaların kaçı benim hayatıma değer katıyor, kaçı başkalarının beni “değerli görmesi” için yapılıyor?
Cevabınız, sizin gerçek maliyetinizi ve aslında ne kadar özgür olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.
Yazarlar
BÜTÇEMİZİN GÖRÜNMEZ ORTAĞI: PSİKOLOJİMİZ
Ekonomi denildiğinde akla ilk gelen şeyler genellikle rakamlar, tablolar, faiz oranları ve karmaşık bütçe planlarıdır. Finansal okuryazarlık, uzun bir süre boyunca sadece “matematiksel bir beceri” ve teknik bir uzmanlık alanı olarak görüldü. Ancak günümüzde modern iktisadın geldiği noktada biliyoruz ki; parayı yönetmek sadece sayıları toplayıp çıkarmak değil, aslında çok katmanlı bir duygu ve irade yönetimidir.
Cebimizdeki paranın rotasını belirleyen şey çoğu zaman rasyonel kararlarımız değil, zihnimizin derinliklerinde yatan, geçmişten gelen ve anlık tepkilerle şekillenen psikolojik süreçlerdir. İşte bu noktada karşımıza çıkan “Psikolojik Sermaye” kavramı, finansal başarının aslında bir hesap tablosunda değil, zihnimizin içinde başladığını bizlere hatırlatıyor.
Günlük yaşamda bütçe disiplini sağlamak, teorik olarak oldukça basittir: Gelirinden az harca ve aradaki farkı biriktirerek yatırıma yönlendir. Fakat bu yalın denklemi bozan asıl unsur, insanın duygusal boşluklarını tüketimle doldurma refleksidir.
Birçoğumuz stresli bir iş gününün ardından gelen “bunu hak ettim” düşüncesiyle ya da bir boşluk anında oluşan “yeni bir şey alma” dürtüsüyle savaşırız. Burada harcanan şey aslında sadece para değildir; o anki duygusal açlığı, kaygıyı veya yetersizlik hissini bastırma çabasıdır. Dolayısıyla gerçek anlamda finansal okuryazar olmak, sadece enflasyon verilerini analiz etmeyi bilmek değil; o kredi kartına uzandığımız andaki ruh halimizi teşhis edebilecek bir öz farkındalığa sahip olmaktır.
Psikolojik sermayenin en kritik bileşenlerinden biri olan “dayanıklılık”, özellikle belirsizliklerin arttığı ekonomik dönemlerde hayati bir önem kazanır. Finansal dayanıklılık, sadece zor günler için bir kenara ayrılmış bir acil durum fonundan ibaret değildir.
Bu kavram, beklenmedik bir kriz anında paniğe kapılmadan, rasyonel seçenekleri değerlendirebilme ve stratejiyi güncelleyebilme kapasitesidir. Paranın psikolojik boyutu burada tam anlamıyla devreye girer: Geleceğe dair öz yeterlilik algısı yüksek olan bireyler, finansal dalgalanmaları birer “felaket” değil, yönetilmesi gereken birer “süreç” olarak görürler. Bu zihinsel duruş, bireyin sadece cüzdanını korumakla kalmaz, aynı zamanda karar verme kalitesini de en üst seviyede tutar.
Bir diğer önemli unsur ise günümüz dünyasının en büyük illüzyonlarından biri olan “sosyal karşılaştırma” tuzağıdır. Modern tüketim kültürü, nesneleri sadece işlevleriyle değil, sundukları statü ve aidiyet hissiyle pazarlar. Başkalarının dijital mecralarda sergilediği, çoğu zaman gerçeği yansıtmayan yüksek standartlı yaşamlarına yetişme çabası, bireyi kendi finansal gerçekliğinden hızla koparabilir.
“Görünürlük” uğruna, yani başkalarının zihninde bir imaj oluşturmak adına yapılan her harcama, aslında kişinin kendi gelecekteki özgürlüğünden çaldığı birer borçtur. Oysa psikolojik sermayesi güçlü olan bir birey, öz saygısını sahip olduğu markalar üzerinden değil, kendi üretkenliği, bilgisi ve uzun vadeli hedefleri üzerinden inşa eder. Bu olgunluk, kişiyi “el alem ne der?” maliyetinden kurtararak gerçek bir finansal bağımsızlığa giden yolu açar.
Ayrıca, zihnimizde oluşturduğumuz “zihinsel muhasebe” hataları da bütçemizin görünmez ortaklarından biridir.
Örneğin; emek harcayarak kazandığımız ana gelirimiz ile beklenmedik bir yerden gelen küçük bir parayı harcama eğilimimiz farklıdır. “Havadan gelen” parayı daha kolay harcama eğilimi, aslında paranın değerinin her yerde aynı olduğu gerçeğini psikolojik bir filtreyle gölgeler.
Bu filtreleri kaldırmak, parayı miktarından bağımsız olarak bir “sermaye” ve “zaman karşılığı” olarak görmeyi gerektirir. Bir harcama yaparken sadece o ürünün fiyatını değil, o parayı kazanmak için harcanan zamanı ve o paranın gelecekte üretebileceği potansiyel değeri düşünmek, psikolojik sermayeyi finansal güce dönüştürmenin anahtarıdır.
Sonuç olarak, parayı yönetmek aslında bir karakter ve disiplin sınavıdır. Rakamların anatomisini çözmek ve mali tabloları okumak ne kadar önemliyse, o rakamlara yön veren duyguların ve arzuların anatomisini anlamak da o kadar değerlidir. Bütçenizin görünmez ortağı olan psikolojinizi tanımak, harcamalarınızı sadece bugünün isteklerine göre değil, yarının ihtiyaçlarına göre şekillendirmenizi sağlar.
Gerçek zenginlik, sadece sahip olunan rakamların büyüklüğünde değil; o rakamların huzuru, güveni ve özgürlüğü inşa edecek bir iradeyle yönetilmesindedir. Unutmamak gerekir ki; zihinsel olarak yönetilemeyen bir varlık, fiziksel olarak asla sürdürülebilir değildir.
Yazarlar
MUSTAFA FEHMİ GERÇEKER
Mustafa Fehmi Gerçeker 1868 yılında Mihaliç’te (Karacabey) doğdu. Babasının ismi Mehmed Emin, annesininki Fatma’dır. İlköğretim ve rüşdiye (Osmanlı Devleti’nde Tanzimat dönemiyle birlikte açılan, günümüz ortaokul seviyesine denk gelen sivil eğitim kurumu) tahsilini Karacabey’de alan Mustafa Fehmi, daha sonra eğitimini İstanbul’da tamamlamış, müderrislik (profesörlük) icazeti almış ve bir süre hukuk eğitimi de görmüştür. Özellikle Milli Mücadele döneminde Bursa ve Karacabey çevresinde üstlendiği kritik rollerle tanınan önemli bir siyaset ve din adamıdır.
Onu tarihimizde önemli kılan en büyük özelliği, Milli Mücadele’ye verdiği sarsılmaz destektir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde taşrada ilmiye sınıfı (Eğitim, hukuk, yargı ve medrese eğitimi alan kişi) içinden gelen bir şahsiyet olarak başlayan kariyeri, II. Meşrutiyet’le birlikte siyasetle de iç içe geçti. 1906 yılında “İttihat ve Terakki Cemiyeti”ne katıldı ve Karacabey’de bu hareketin örgütlenmesinde aktif rol aldı.

1910’da “Karacabey Müftüsü” olarak görevlendirilen Gerçeker, 1919’da bu görevinden azledilerek millî mücadele saflarına katıldı. İşgal altındaki koşullarda, yerel düzeyde örgütlenen Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Karacabey kolunu kurdu ve başkanlığını yürüttü.
Bursa ve çevresinin Yunan işgaline uğradığı dönemde, halkı direnişe çağıran ve Milli Mücadele’nin dini açıdan da meşru olduğunu anlatan faaliyetler yürüttü.
Milli Mücadele’nin en kritik anlarından biri, İstanbul Hükümeti’nin Mustafa Kemal ve arkadaşlarını “asi” ilan eden fetvasıdır. Mustafa Fehmi Gerçeker, bu karalama kampanyasına karşı Ankara Müftüsü Rifat Börekçi ile birlikte “Ankara Fetvası”nı imzalayan ilk din adamlarından biri olmuştur.
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılış duasını yapanlar arasında yer aldı ve aynı gün Bursa milletvekili olarak aktif siyasete girdi. Meclisin açılışında okunan o meşhur dua metni genellikle “vatanın kurtuluşu, din ve devletin bekası, milletin istiklali” üzerine kurulu uzun bir hatim duası niteliğindedir. Bu dua, Kurtuluş Savaşı’nın meşruiyetini halk nezdinde tescilleyen en önemli manevi olaylardan biri olarak tarihe geçmiştir.

3 Mayıs 1920 tarihinde kurulan I. İcra Vekilleri Heyeti’nde Umur-ı Şerʿiyye ve Evkâf Vekili (Günümüzdeki karşılığıyla Diyanet İşleri ve Vakıflardan sorumlu bakan) olarak atandı. Bu görevini 27 Nisan 1922’ye kadar sürdürdü.
Vekâlet süresince dinî yayınlar, fetva işleri, vakıf yönetimi ve medreselerin denetimi gibi alanlarda aktif rol oynadı. Ayrıca, imam-hatip maaşlarının düzenlenmesi ve cami-vakıf tesislerinin onarımı gibi gündemlerle Meclis’te de ilgilendi.
Mustafa Fehmi Gerçeker, Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele yıllarında en çok güvendiği yol arkadaşlarından biridir. Aralarındaki bağ, sadece siyasi bir ortaklık değil, aynı zamanda karşılıklı bir güven ve saygıya dayanır. Atatürk, halkın dini duygularının istismar edilmesini engellemek için Mustafa Fehmi Gerçeker gibi saygın din alimlerinin desteğine büyük önem vermiştir.

Atatürk, Mustafa Fehmi Gerçeker’den bahsederken veya ona hitap ederken her zaman nezaketini korumuş ve modernleşme sancılarının yaşandığı dönemde, dini konulardaki reformları ve halkın bu reformlara yaklaşımını sık sık kendisi ile istişare etmiştir.
Gerçeker’in ölene kadar (1950) 30 yıl boyunca (2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 8. dönemlerde) TBMM’de Bursa Milletvekili seçilmesi, Atatürk’ün onun meclisteki varlığını ve temsil gücünü ne kadar önemsediğini kanıtlar.
Atatürk,’ün Bursa’ya yaptığı ziyaretlerde, Mustafa Fehmi Gerçeker genellikle ona eşlik eden heyetin başında yer almıştır. Özetle, Mustafa Fehmi Gerçeker, Atatürk için “Milli Mücadele’nin manevi kalkanı” ve Cumhuriyetin inşasında din ile modernleşme arasında denge kuran sadık bir devlet adamı olmuştur.

Mustafa Fehmi Gerçeker’in, 1944 yılında İstanbul’da Âsârı İlmiyye Kütüphânesi tarafından yayımlanan “Hilye-i Fahr-i Âlem” adlı bir kitabı da bulunmaktadır. Bu eser, Hz. Muhammed’in fiziksel ve ahlaki özelliklerini anlatır.
Ayrıca, oğlu Mehmet Tevfik Gerçeker, babasının notlarından derlenmiş ve torunu Mustafa Kamil Gerçeker’in yayımladığı “Karacabey’den Ankara’ya” adlı kitapta Mustafa Fehmi Gerçeker’in notları ve mektupları yer almaktadır.
Mustafa Fehmi Gerçeker, “Hoca” kimliği ile modernleşen Türkiye’nin temellerinde yer alan, din ile Cumhuriyet değerlerini sentezleyen aydın bir figürdü. Karacabey halkı tarafından oldukça sevilen bir isimdir.
Bu değerli isim Karacabey’de bayram törenlerinin gerçekleştirildiği ve ilçe sporunun kalbinin attığı stadyuma (M. Fehmi Gerçeker Stadı) verilerek onurlandırılmıştır.

-
Bursa Bölge6 yıl agoKaracabey’de cinayet: 1 ölü
-
Genel1 yıl agoKARACABEY BELEDİYESİ’NDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ
-
Genel3 yıl agoKARACABEYLİ DUAYEN SANATÇI SEVENLERİNİ ÜZDÜ
-
Bursa Bölge7 yıl agoRABBİMİZ BİZDEN NELER İSTİYOR
-
Güncel2 yıl agoİYİ VE KÖTÜ AHLAK
-
Güncel6 yıl agoARAPÇA’DA “VAV” HARFİ
-
Güncel4 yıl agoHAKİM VE SAVCILARA ANLAMLI VEDA
-
Ekonomi6 yıl agoSütaş’tan “Tereyağı” açıklaması





Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login