Connect with us

Yazarlar

GÖRÜNME MALİYETİ: BAŞKALARININ HAYATINI YAŞAMANIN BEDELİ

Ekonomi literatüründe “maliyet” denildiğinde akla ilk gelen; bir malı üretmek için harcanan hammadde, işçilik veya lojistik giderlerdir. Ancak modern dünyanın bireysel bilançolarında, hiçbir muhasebe kaydında yer almayan, hiçbir beyannamede gösterilmeyen ama bütçeyi içten içe kemiren, öz sermayeyi tüketen gizli bir gider kalemi var: Görünme Maliyeti

Geçtiğimiz yazıda “Psikolojik Sermaye” kavramından bahsederken, parayı yönetmenin aslında bir duygu yönetimi olduğunu vurgulamıştım. Bu yazımda, o duyguların en tehlikelisine, bizi kendi gerçekliğimizden koparıp başkalarının onayına mahkûm eden “el alem ne der?” prangasına odaklanacağız. Çünkü günümüzde birçok insan, aslında sahip olmadığı parayı, hoşlanmadığı insanları etkilemek için, aslında ihtiyacı olmayan şeylere harcayarak devasa bir finansal illüzyonun içinde yaşıyor.

İllüzyonun bedeli: Vitrin-cüzdan

Modern tüketim kültürü, bize nesneleri sadece işlevsel birer araç olarak değil, sosyal birer pasaport olarak pazarlıyor. Bir otomobil artık sadece bizi A noktasından B noktasına götüren bir ulaşım aracı değil; komşumuza, akrabalarımıza veya sosyal medyadaki takipçilerimize “ben de buradayım, ben de başardım” demenin en pahalı yolu haline geldi. İşte tam bu noktada, rakamların anatomisi bozulmaya, rasyonel hesaplar yerini duygusal savurganlığa bırakmaya başlıyor.

Bir birey, gelir düzeyiyle uyumlu olmayan bir kredi yükünün altına girip “üst model” bir yaşam sergilemeye çalıştığında, aslında sadece bankaya faiz ödemiyor; kendi gelecekteki özgürlüğünden, huzurundan ve en önemlisi zamanından çalıyor. Görünme maliyeti, aslında bir “imaj vergisi”dir. Ve bu vergi, idarenin uyguladığı hiçbir dolaylı vergiden daha düşük değildir. Kendi gerçeğinizi yansıtmayan her harcama, başkalarının zihninde geçici bir hayranlık uyandırmak adına ödenen ağır bir bedeldir. Bir meslek mensubu gözüyle baktığımızda; bu durum, aktifleri şişirilmiş ama borçları gizlenmiş, iflasa sürüklenen bir şirketin makyajlı bilançosuna benzer. Dışarıdan parlayan bu tablo, içerideki büyük boşluğu örtmeye yetmez.

Dijital vitrinler ve sosyal karşılaştırma tuzağı

Eskiden “komşuda pişer, bize de düşer” diyerek paylaşılan o naif hayatlar, yerini “komşuda var, bende niye yok?” rekabetine bıraktı. Sosyal medya platformları, her anımızı birer vitrin haline getirdi. Başkalarının sadece “en parlak, en seçkin ve en mutlu” anlarını paylaştığı o dijital mecralar, bizde kronik bir yetersizlik hissi ve “geride kalma korkusu” uyandırıyor. Bu hissi bastırmanın en kestirme yolu ise tüketimden geçiyor.

Ancak unutulmamalıdır ki; başkalarının vitrinine bakarak kendi deponuzu yönetemezsiniz. Başkalarının lüksü, sizin borcunuz olmamalıdır. Finansal okuryazarlık tam da burada devreye girer: Başkalarının sahte standartlarına yetişmeye çalışmak yerine, kendi finansal gerçekliğinizin efendisi olmak. Eğer öz saygınızı sadece üzerinizdeki markalar veya altınızdaki araç üzerinden tanımlıyorsanız, o markaların modası geçtiğinde veya o araç değer kaybettiğinde geriye koca bir karakter boşluğu kalır. Oysa psikolojik sermayesi güçlü olan birey bilir ki; gerçek zenginlik neye sahip olduğunla değil, neye ihtiyaç duymadığınla ölçülür.

Zamanın anatomisi: Kaç saatlik ömrünü satın alıyorsun?

Bir harcama yaparken cebinizden çıkanın sadece Türk Lirası olduğunu sanıyorsanız, büyük bir yanılgı içindesiniz demektir. O parayı kazanmak için kaç saatinizi masada bıraktınız? Kaç sabah uykunuzdan, kaç akşam sevdiklerinizden, kaç hafta sonu hobilerinizden feragat ettiniz?

Örneğin, sadece çevrenize “statü sahibi” görünmek için aldığınız, bütçenizi üç-dört ay boyunca kilitleyen o lüks aksesuar aslında 500-600 saatlik emeğinizin karşılığı olabilir. O ürünü satın aldığınızda aslında ömrünüzün o devasa dilimini, başkalarının size “takdir etmesi” için takas etmiş oluyorsunuz. Rakamların anatomisini doğru okuyan bir zihin, bu takasın ne kadar adaletsiz ve mantıksız olduğunu hemen fark edecektir. Hayatınızın en kıymetli hazinesi olan zamanı, başkalarının geçici ve samimiyetsiz takdirine feda etmek, yapılabilecek en kötü yatırımdır. Bu, sermayeyi kediye yüklemekten farksızdır.

Mali tablolardan karakter tablolarına

Finansal başarıyı sadece banka bakiyesindeki sıfırların sayısıyla ölçmek, buzdağının sadece görünen kısmına bakmaktır. Asıl başarı, o rakamların arkasındaki irade disiplinidir. Bugün dünyada yaşanan ekonomik dalgalanmalarda ayakta kalanlar, en çok kazananlar değil; “görünme maliyetini” en düşük seviyede tutabilenlerdir. Çünkü kriz anlarında imaj karın doyurmaz, ama biriktirilmiş psikolojik ve finansal sermaye hayat kurtarır.

En iyi yönetilen bütçe, sahibine en çok “hayır” diyebilme gücünü veren bütçedir. “Herkes alıyor”, “şimdi moda bu”, “bu yaşa geldim, hakkım değil mi?” gibi savunma mekanizmaları, aslında zihnimizin bize kurduğu finansal tuzaklardır. Bu tuzakları aşmanın yolu, mali tabloları okumayı bildiğimiz kadar, kendi arzularımızın anatomisini de cerrah titizliğiyle incelemekten geçer.

Sonuç: Gerçek özgürlük “hayır” diyebilmektir

Parayı yönetmek, sadece matematiksel bir işlem değil, bir karakter duruşu ve bir felsefedir. Gerçek finansal bağımsızlık, yüksek bir gelire sahip olmaktan ziyade, düşük bir “görünme maliyetine” ve yüksek bir öz saygıya sahip olmaktır. “El alem ne der?” maliyetinden kurtulan insan, gerçek zenginliğin kapısını aralamış demektir.

Kendi finansal tablolarınızı başkalarının gözlükleriyle değil, kendi uzun vadeli hedeflerinizle ve vicdanınızla inceleyin. Unutmayın; başkalarının zihnindeki imajınız için harcadığınız her kuruş, kendi geleceğinizdeki huzurunuzdan verdiğiniz bir tavizdir. Gerçek zenginlik, rakamların büyüklüğünde değil, o rakamların size sağladığı bağımsızlık, güven ve özgürlüktür.

Zihinsel olarak yönetilemeyen bir varlık, fiziksel olarak asla sürdürülebilir değildir. Bu hafta kendinize şu soruyu sorun: Bugün yaptığım harcamaların kaçı benim hayatıma değer katıyor, kaçı başkalarının beni “değerli görmesi” için yapılıyor?

Cevabınız, sizin gerçek maliyetinizi ve aslında ne kadar özgür olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

YAZIMIZ BELLİ, MUHATABI BELLİ: NEDEN ÜZERİNİZE ALINDINIZ?

Saadet Partisi Karacabey İlçe Başkanı Sayın Zeynel Abidin Koçak’ın, son günlerde şahsımı ve imtiyaz sahibi olduğum KARACABEY YÖREM GAZETESİ’ni hedef alan açıklamalarını hayretle takip ediyorum.

35 yıllık tarafsız ve ilkeli habercilik anlayışımızı “itibarsızlaştırma”, gazetecilik reflekslerimizi ise “tetikçilik” söylemiyle gölgelemeye çalışan Sayın Koçak’a hatırlatmak isterim: Gazetecilik, siyasi makamların hoşuna gidenleri yazmak değil; kamuoyunun bilmesi gerekenleri cesaretle gündeme taşımaktır.

Ancak mesele artık yalnızca basın üzerinden yürütülen bir polemik olmaktan çıkmıştır.

Sayın Koçak’ın paylaşımlarında, devam eden hukuki süreçler üzerinden yaptığı değerlendirmelerle birlikte Karacabey’in yetiştirdiği önemli değerlerden Matlı Holding ve Sayın Özer Matlı’nın da doğrudan hedef haline getirildiğini görüyoruz.

32 şirketi ve 7 bin kişiye sağladığı istihdamla Karacabey ekonomisinin önemli aktörlerinden biri olan Matlı ailesi; yalnızca ticari bir yapı değil, bu ilçenin üretim, yatırım ve istihdam hayatında karşılığı bulunan bir değerdir. Bursaspor’dan Karacabey Belediyespor’a, farklı sosyal ve sportif alanlara verilen destekler de kamuoyunun malumudur.

Hal böyleyken, siyasi tartışmalar üzerinden Karacabey’in önemli ekonomik değerlerinden biriyle karşı karşıya gelmek, en hafif ifadeyle siyasi basiretsizliktir.

Elbette Sayın Koçak’ın eleştirme ve siyasi görüşlerini açıklama hakkı vardır. Ancak eleştiri ile bir kentin ekonomik değerlerini hedef haline getirmek arasında önemli bir sınır vardır.

Karacabey’in sanayicisiyle, yatırımcısıyla, istihdam sağlayan kurumlarıyla, liyakatli gazetecileriyle tartışarak siyaset yapılmaz.

Bugün Karacabey’in ihtiyacı; kurumları, iş insanlarını, sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi aktörleri birbirine düşürmek değil, ortak paydada buluşturmaktır.

Özellikle Bursa Ticaret ve Sanayi Odası seçimleri gibi Karacabey’in ekonomik geleceğini de yakından ilgilendiren bir süreçte, Karacabeyli bir iş insanının etrafında oluşan iddiaları tartışmaya açmak yerine ilçenin kazanımlarına odaklanılması gerekir.

KARACABEY YÖREM GAZETESİ olarak bizim tarafımız bellidir: Karacabey’in gelişimine, üretimine, istihdamına ve bu kente değer katanları değerli sayarız.

Sayın Zeynel Abidin Koçak’a da çağrımız nettir:

Basına işini öğretmekten, Karacabey’in ekonomik değerlerini hedef alan polemiklerden ve kişileri karşı karşıya getirecek söylemlerden vazgeçin.

Çünkü siyaset gelip geçicidir; ancak bir kente kazandırılan yatırım, istihdam ve ekonomik değer kalıcıdır.

Karacabey’in değerlerine dil uzatmak, sonunda yalnızca o değerleri değil, Karacabey’in kendisini yıpratır.

DİP NOT**********

            Geçtiğimiz gün KARACABEY YÖREM GAZETESİ Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Sayın Sercan Can, kendi araştırmaları ve değerlendirmeleri doğrultusunda objektif bir köşe yazısı kaleme aldı.

Sayın Koçak, görünen o ki yazımızı ya okumadınız, ya başkaları tarafından manipüle edildiniz ya da okuduğunuzu anlamadınız. Gerek yaptığımız ilk haberde gerekse son köşe yazımızda ne Karacabey Belediye Başkanı Sayın Fatih Karabatı’dan, ne Milli Görüş’ten ne de Saadet Partisi’nin siyasi çizgisinden söz ettik. Yazımızın konusu son derece açıktır: Bir kişinin kısa aralıklarla değiştirdiği siyasi adresler ve bunun kamuoyunda oluşturduğu soru işaretleri.

Buna rağmen siz, kendi partinizi ve şahsınızı doğrudan ilgilendirmeyen, üstelik partiliniz dahi olmayan bir siyasetçiyi(!) sözde savunma adına konuyu başka isimlere ve başka tartışmalara sürüklüyorsunuz. Ne Başkan Fatih Karabatı’yla, ne Milli Görüş’le ne de Saadet Partisi’yle ilgili tek bir satırımız olmamasına rağmen, kişisel kin ve hırsla hareket eden belediye çalışanı sözde basın danışmanınızın yönlendirmesiyle bu isimleri ve bu tartışmaları gündeme taşıyan bizzat sizsiniz. Yazımızda olmayan kişi ve konular üzerinden bize cevap yetiştirmeye çalışmanız, asıl meseleyi değiştirmediği gibi sizi de yazımızın doğal muhatabı haline getirmiyor.

Üstelik yazımızın sonunda neye karşı olduğumuzu açıkça ortaya koyduk: Biz gazeteciler olarak kimsenin siyasi hesabına göre kalem oynatmıyor, kalemimizi de kiraya vermiyoruz. Hele ki siyasi hesapların sözcülüğünü yapan merdiven altı kifayetsiz basın danışmanları gibi… Bizim itirazımız tam olarak budur. Gazetecilik; kişisel kin ve hırsların, siyasi hesapların veya başkalarının yönlendirmelerinin aparatı haline getirilemez.

Sayın Koçak, siz bir siyasetçisiniz. Dolayısıyla eleştiriden muaf değilsiniz. Gazetecinin görevi, siyasetçinin hoşuna gidecek cümleler kurmak değil; kamuoyunun merak ettiği soruları sormak, gördüğü çelişkileri ortaya koymak ve gerektiğinde eleştirmektir.

Ortada Saadet Partisi’ni, Milli Görüş’ü veya şahsınızı hedef alan bir yazı yokken, konuyu başka isimlere, başka tartışmalara ve başka hesaplaşmalara çekerek kendinizi yazının muhatabı haline getirmenizin nedeni yapay gündem oluşturmak istemeniz olabilir mi?

Bizim kırmızı kartımız kişiseldir. Kırmızı kartımız; gazeteciliğin siyasi hesaplaşmalara, yönlendirmelere ve siyasi çıkarlara alet edilmesine karşıdır. Bunun anlaşılması için de yazıyı yeniden okumaktan fazlasına gerek yoktur.

Continue Reading

Yazarlar

CUMHURİYET DELEGE PARTİSİ’NDEN YENİ VE DEMOKRATİK BİR HALK PARTİSİNE:

Eski Kadrolarla Yeni Parti Olur mu?

Bir partinin adını ve amblemini değiştirmek kolaydır. Zor olan, eski siyaset anlayışını değiştirmektir.

CHP’nin önemli sorunlarından biri de delege sistemiydi. Üyeler ilçe başkanını, il başkanını ve genel başkanı doğrudan seçemiyordu.

Başkan delegesini, delege başkanını seçiyordu

Kâğıt üzerinde delegeleri üyeler seçiyordu. Uygulamada ise çoğu yerde delege listesini mevcut ilçe başkanı ve yönetimi hazırlıyordu.

Kongre günü geldiğinde bu delegeler, kendilerini delege yapan kişileri yeniden başkan ve yönetici seçiyordu.

Başkan delegesini belirliyor, delege de kendisini belirleyen başkanı yeniden seçiyordu.

Delege seçimi birlik değil, kırgınlık üretiyordu

Bu sistem parti içinde “Beni neden delege yazmadınız?” tartışmalarına yol açıyordu. Listeden çıkarılanlar partiye küsüyor, üyeler delege listelerine göre gruplara ayrılıyordu.

Kongreler, fikirlerin yarıştığı demokratik toplantılar olmaktan çıkıp kişisel hesapların mücadelesine dönüşüyordu. Sandıktan birlik ve beraberlik yerine ayrılık, küskünlük ve kamplaşma çıkıyordu.

CHP de zamanla “Cumhuriyet Halk Partisi”nden çok “Cumhuriyet Delege Partisi” görüntüsü veriyordu.

Mustafa Kemal bile neden seçilemezdi?

Bugün Mustafa Kemal Atatürk yeniden aramızda olsa ve CHP genel başkanlığına adaylığını koysa, üyeler kendisine doğrudan oy veremeyecekti. Çünkü genel başkanı milyonlarca parti üyesi değil, kurultay delegeleri seçecekti.

Milyonlarca üye Atatürk’ü desteklese bile yönetimlerin belirlediği delegeler oy vermediğinde, kendi kurduğu partinin genel başkanı seçilemeyecekti.

Çünkü bu sistemde üyelerin kimi istediğinden çok, delege listelerini kontrol edenlerin kimi istediği belirleyiciydi.

Yeni Parti’nin demokrasi imtihanı

Yeni Parti; ilçe başkanını ilçedeki üyelerin, il başkanını ildeki üyelerin, genel başkanı ise bütün üyelerin doğrudan seçeceği bir sistem vaat ediyor.

Doğru olan budur. Halktan demokrasi isteyen bir parti, önce kendi üyelerine sandık sunmalıdır.

Ancak kuruluş tüzüğü hâlâ delege sistemini korumaktadır. Doğrudan seçim, şimdilik bir tüzük hükmü değil, siyasi bir sözdür.

Yeni Parti’nin ilk imtihanı, bu sözü tüzüğüne yazmak ve eksiksiz biçimde uygulamaktır. Üye listeleri şeffaf olmalı; seçimler gizli oy ve açık sayımla yapılmalı, bütün adaylara eşit imkân tanınmalıdır.

Siyaset makam ve geçim kapısı değildir

Tecrübe değerlidir. Ancak yıllardır denenmiş, sonuç üretememiş ve eski alışkanlıkları taşıyan isimler bütün makamları yeniden paylaşırsa partinin adı yeni olsa ne değişir?

Eski bagajı yeni bir araca yüklemek, yolculuğu yeni yapmaz.

Tecrübeli isimler yol göstermeli, gençlerin yolunu kapatmamalıdır. Eğitimli, temiz, dürüst, çalışkan ve çözüm üreten kadrolara yer açılmalıdır.

Üzerine konuştuğu ve edebiyatını yaptığı değerleri kendi hayatında yaşamayan, dürüstlük ve güvenilirlik sınavını verememiş, halkta karşılık bulamamış kişilerin maddi beklentilerini veya manevi tatminsizliklerini giderecekleri yer siyaset değildir. Siyaset; kişisel eksiklikleri tamamlama, toplumda statü kazanma ve itibar arama alanı olarak görülmemelidir.

Siyaseti iş, makam, ihale, çevre veya kişisel çıkar sağlama aracı olarak görenler; “Yarın iktidara gelirsek biz de pastadan payımızı alırız” hesabıyla partiye yaklaşan dalkavuklar ve kifayetsiz muhterisler ayıklanmalıdır.

Görev dağılımında kişisel yakınlık, sadakat ve biat değil; dürüstlük, ahlak, emek, ehliyet ve liyakat esas alınmalıdır. Partinin kapıları, siyasetten kişisel menfaat bekleyenlere değil, halka hizmet etmeyi sorumluluk bilen temiz ve nitelikli insanlara açılmalıdır.

Parti üyeliği ve yöneticilik, bir iş ve işçi bulma kurumu gibi görülmemelidir. Siyaset; ülkenin temiz, adaletli ve liyakatli düzenini kurmak için fedakârlık yapan, karşılık beklemeden çalışan samimi ve dürüst kadroların işi olmalıdır.

Partide yükselmenin yolu kişisel yakınlıktan ve biatten değil; sandıktan, emekten ve liyakatten geçmelidir.

Siyaset parti binalarından çıkmalıdır

Parti binalarına hapsolmuş; vatandaştan, esnaftan, emekçiden ve pazardan kopmuş siyaset anlayışı terk edilmelidir. Yöneticiler her zaman sahada bulunmalı; vatandaşı konuşmak için değil, dinlemek ve sorunlarına çözüm üretmek için ziyaret etmelidir.

Partiye kırılan ve küsen insanlara yeniden ulaşılmalı, geçmişin kırgınlıkları büyütülmek yerine helalleşilmelidir. İnsanlar kimlikleri ve düşünceleri üzerinden ayrıştırılmadan ortak değerlerde buluşturulmalıdır.

Dedikoduya, fitneye ve kişisel hesaplara dayanan siyaset anlayışı terk edilmelidir. Bunun yerine sahada ve meydanlarda halkla birlikte koşan, demokrasiyi yalnızca söylemde değil parti yaşamının her alanında benimseyen bir mücadele anlayışı hâkim kılınmalıdır.

Cumhuriyet’i ve ortak geleceğimizi savunan herkesle birlik içinde olunmalı; fedakârlığı, millet iradesini, dayanışmayı ve bağımsızlığı esas alan Kuvayı Milliye ruhu, partinin temel mücadele ruhuna dönüştürülmelidir.

Son söz

Yeni Parti’nin gerçek imtihanı CHP’den ayrılmak değil; delege düzenini, koltuk alışkanlığını, çıkar siyasetini, dedikodu ve fitneyi, halktan kopuk yönetim anlayışını geride bırakabilmektir.

Bunu başarırsa gerçekten yeni, demokratik ve halkçı bir parti olabilir.

Aksi hâlde tabela değişir, rozet değişir, bina değişir; siyaset yine eski kalır.

Continue Reading

Yazarlar

TABELALAR DEĞİŞİYOR, İSİM AYNI KALIYOR

Siyasette parti değiştirmek ayıp değildir.

Öncelikle bir ilkeye dikkat çekmek isriyorum.

Halkın oyuyla seçilmiş bir siyasetçinin parti değiştirmesini doğru bulmam. Çünkü o oy, sadece kişiye değil, temsil ettiği siyasi anlayışa da verilmiştir. Bunun dışında seçilmişlik sıfatı taşımayan bir siyasetçinin zaman içinde fikir değiştirmesi ya da farklı bir partide siyaset yapmayı tercih etmesi demokrasinin doğal bir sonucudur.

İnsan fikir değiştirir, siyasi tercih değiştirir, yeni bir yol çizer. Demokrasi zaten biraz da bunun adıdır.

Ancak bir noktadan sonra mesele fikir değişikliği olmaktan çıkar, siyasi istikrar meselesine dönüşür. Özellikle bu değişimler haftalar hatta günlerle ölçülmeye başladığında kamuoyu ister istemez şu soruyu sormaya başlar: Gerçekten fikir mi değişti, yoksa sadece adres mi?

Burada artı bir parantez açmak isterim.

Bu yazıda eleştirdiğim şey parti değiştirmek değildir. Nitekim geçmişte yaşanan siyasi süreçlerde partisi ile fikir ayrılığı yaşayıp partilerinden ayrılan ancak seçmenlerinin oyuna saygı duyarak yarı yolda bırakmayarak bağımsız kalan belediye meclis üyeleri Selçuk Çakır, Gizem Arda ve Hilmi Kuru’nun tavrını takdir ediyorum. Aynı şekilde, ülke siyasetinde yaşanan olağanüstü siyasi süreçte seçmenleriyle birlikte hareket ederek yeni bir siyasi yol çizen eski CHP’li meclis üyeleri Vahap Aka, Sadettin Yıldırım, Gökhan Cingil, Gamze Tuna, Kayhan Tuğ ve Faysal Buğday’a da yeni siyasi hayatlarında başarılar diliyorum.

Benim eleştirdiğim nokta; çok kısa süreler içerisinde sürekli değişen siyasi adresler ve bunun kamuoyunda oluşturduğu soru işaretleridir.

Karacabey’de son günlerde yaşanan tartışma da tam olarak bunun üzerine kurulu.

Bugün Yeni Parti’nin ilçe yönetim listesine bakanlar tanıdık bir isimle karşılaştı: Turgay Deniz.

Aslında Karacabey siyasetini yakından takip edenler için bu sürpriz değildi. Ancak süreci yakından bilmeyen birçok kişi, “Daha bir iki hafta önce Anahtar Parti ile anılıyordu, şimdi ne oldu?” diye haklı olarak tepkisini ortaya koydu.

Hafızaları biraz geriye saralım…

Turgay Deniz siyasette ilk olarak MHP’de görüldü. Ardından İYİ Parti’nin Karacabey kurucu kadrolarında yer aldı, ilçe yöneticiliği yaptı ve Bursa İl Yönetim Kurulu’na kadar yükseldi. O günlerde de uzun soluklu mücadele, siyasi sadakat ve partiye bağlılık mesajları veriliyordu.

Sonra o sayfa kapandı.

Ardından Anahtar Parti süreci başladı.

İlk başta kendisi İl Yönetimine önerildi ama kabul görmedi.

Sonrasında Karacabey’de ilçe başkanlığı için adı günlerce konuşuldu. Kulislerde “iş tamam” denildi. Hatta Anahtar Parti Bursa İl Başkanlığı’nın resmi internet sitesinde “ilçe başkanı” olarak ismi yayımlandı. Birçok kişi mazbata tarihini konuşurken Ankara’dan gelen “ret” kararıyla süreç tersine döndü ve ilçe başkanlığı görevi için başka bir isimle yola devam edildi.

Siyasette bunlar yaşanabilir.

Bazen göreve gelirsiniz, bazen gelemezsiniz.

Olgunlukla karşılanır, mücadeleye devam edilir.

Ancak Karacabey’de hikâye burada bitmedi.

Anahtar Parti’nin mürekkebi kurumadan bu kez aynı isim Yeni Parti’nin ilçe yönetim listesinde yer aldı.

İşte tam da burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Acaba Turgay Deniz bir siyasi çizgiyi mi takip ediyor, yoksa şartlara göre değişen bir siyasi tercih mi söz konusu?

Çünkü dikkat çeken nokta parti değiştirmesi değil.

Dikkat çeken nokta, bunun bu kadar kısa süre içerisinde gerçekleşmesi.

Yıllardır merkez sağ siyasetin farklı adreslerinde görev alan ya da görev almaya çalışan bir ismin, Anahtar Parti’de ilçe başkanlığı için adı gündemdeyken yalnızca bir iki hafta içerisinde bambaşka bir siyasi çizgide kendisine yer bulması gerçekten izaha muhtaç bir durumdur.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

Bir ya da iki hafta içerisinde ne değişti?

Daha birkaç gün önce Anahtar Parti Bursa İl Başkanlığı’nın resmi hesaplarında Karacabey ilçe başkanı olarak duyurulan bir isim, nasıl oldu da bugün kendisini başka bir siyasi partinin yönetiminde buldu?

Çünkü burada sorgulanan şey parti değiştirmek değildir.

Sorgulanan şey, bu kadar kısa sürede yaşanan yön değişikliğinin gerekçesidir.

Eskilerin güzel bir sözü vardır: “Yolcu, bahanesini bavulundan önce hazırlarmış.”

Nitekim süreç devam ederken bizimle yaptığı telefon görüşmesinde, Anahtar Parti ilçe başkanlığıyla ilgili olarak “iş yoğunluğu” gerekçesini dile getirmiş, ardından da “Ben Anahtar Parti’ye bir isim önerdim, şu anda onunla görüşüyorlar.” ifadelerini kullanmıştı. O gün yapılan bu açıklama, ilçe başkanlığı sürecinin kendi tercihi doğrultusunda şekillendiği izlenimini oluşturuyordu.

Ancak çok kısa bir süre sonra aynı ismin bu kez Yeni Parti’nin ilçe yönetiminde yer alması, ister istemez o gün yapılan açıklamaları yeniden sorgulatıyor.

Peki önceki adres yanlışsa, o gün yapılan açıklamaların samimiyeti neydi?

Yok eğer o gün doğru olan buysa, bugün değişen nedir?

İşte kamuoyunun cevap beklediği soru tam da budur.

Elbette her siyasi partinin kapısı herkese açıktır.

Ancak burada yalnızca Turgay Deniz’e değil, Yeni Parti Karacabey Kurucu İlçe Başkanı Mustafa Utku’ya da bir soru yöneltmek gerekiyor.

Bu soru sadece Turgay Deniz özelinde değil…

Henüz kuruluş aşamasındaki bir partinin, kısa süre içerisinde birçok siyasi adres değiştirmiş isimleri yönetim kadrolarına dahil etmesi gerçekten nasıl bir mesaj vermektedir?

Yeni bir siyasi hareket, kamuoyunda güven duygusunu bu isimlerle mi oluşturacaktır?

Çünkü seçmen artık sadece kimin hangi partiye geçtiğine bakmıyor.

Neden geçtiğine de bakıyor.

Karacabey seçmeninin hafızası güçlüdür.

Kimlerin hangi söylemlerle yola çıktığını, hangi kapıları çaldığını ve hangi gerekçelerle yeni kapılar araladığını unutmaz.

Siyasette en büyük sermaye rozet değildir.

Rozet bugün vardır, yarın değişir.

Asıl önemli olan duruştur.

İnsanların “Bu kişi hangi partide?” diye düşünmek zorunda kalmamasıdır.

Yıllarca aynı partide seçim kaybedip yine de mücadelesinden vazgeçmeyen insanlar var. Bu duruşu her zaman takdir ederim. Ancak siyaset sadece koltuğu koruma sanatı değildir; zamanı geldiğinde bayrağı yeni isimlere devretmeyi de bilmektir.

Bir de siyasi kariyerini adeta navigasyon cihazı gibi “Yeni rota oluşturuluyor.” uyarısıyla sürdürenler…

Sonuç olarak…

Siyasette parti değiştirmek eleştirilebilir ama anlaşılabilir olmalı.

Ancak günler içerisinde yaşanan rota değişiklikleri ve sürekli yeni siyasi adres değişiklikleri, bir süre sonra kişiyi değil, siyasetin ciddiyetini tartıştırmaya başlar.

Bugün Karacabey’de birçok kişinin aklındaki soru artık “Turgay Deniz hangi partide?” değil.

Asıl merak edilen soru şu:

Yarın hangi partide?

Son olarak bir noktayı da özellikle belirtmek isterim.

Bu yazının amacı hiç kimseyi itibarsızlaştırmak, hedef göstermek ya da herhangi bir siyasi yapının hesabına kalem oynatmak değildir. Benim herhangi bir siyasi partinin, kişinin ya da grubun yönlendirmesiyle hareket etmediğimi bilen bilir. Gazeteciliğin ve köşe yazarlığının gereği; doğru gördüğünü savunmak kadar, yanlış gördüğünü de eleştirebilmektir.

Bir siyasetçinin parti değiştirmesini, siyasi tercihlerini ya da kamuoyunda oluşan soru işaretlerini değerlendirmek ne antidemokratiktir ne de kişilik haklarına saldırıdır. Aksine bu, siyasetin ve basının doğal denetim mekanizmasının bir parçasıdır.

Ben burada yalnızca siyasi tutarlılığı, duruşu ve ilkesel siyaseti savunuyorum. Dün söylediklerinin arkasında bugün de durabilen, şartlar değiştiğinde ilkelerini değiştirmeyen insanların siyaset yapmasını önemsiyorum. Bu nedenle yazdıklarım birilerinin talimatıyla değil, kendi gazetecilik anlayışım ve vicdanım doğrultusundadır.

Öte yandan eleştirinin özgürce yapılmasından söz edenlere küçük bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Eleştiri elbette demokrasinin vazgeçilmezidir. Ancak eleştiri hakkını kullanırken herkesin önce kendi siyasi geçmişine, aldığı kararlara ve kamuoyundaki karşılığına da bakabilmesi gerekir.

Yıllardır aynı siyasi koltukta oturanların, kendi partisinin bulunduğu noktayı, Karacabey’deki siyasi karşılığını ve yönetim anlayışını sorgulamadan yalnızca başkalarının siyasi tercihleri üzerinden ahlak, hakkaniyet ve demokrasi tartışması yürütmesi de değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Aynı şekilde, yıllardır değişmeyen siyasi yapılanmalara, belirli çevrelerin etkisinde şekillendiği yönündeki eleştirilere ve kamuoyunda zaman zaman dile getirilen aile, eş, dost, ahbap ilişkileri üzerinden yürüdüğü iddia edilen siyaset anlayışına hiç bakmadan, yalnızca birkaç haftalık bir siyasi süreci eleştiriyorum diye “itibarsızlaştırma” olarak nitelendirmek de siyasetin doğasına uygun bir yaklaşım değildir.

Madem eleştiri demokrasinin vazgeçilmezidir; o halde herkes önce kendi siyasi karnesine bakabilmeli, kendi durduğu noktayı da sorgulayabilmelidir.

Çünkü siyasette yalnızca başkalarının hatalarını görmek kolaydır; asıl mesele, insanın kendi aynasına bakabilmesidir.

Eleştiri varsa cevap da olacaktır. Ancak basının eleştirme hakkını “itibarsızlaştırma” olarak görmek, demokratik siyasetin temel unsurlarından biri olan eleştiriye tahammül konusunda yeniden düşünmeyi gerektirir.

************************************DİP NOT:********************************************

Karacabey’de bir siyasi ilçe başkanının, gazetemizde yer alan bir haber üzerinden başka bir siyasi isim için kaleme aldığı savunmaya cevabımız bellidir: Sayın Başkan YÖREM GAZETESİ’nin tarafınıza gösterdiği kırmızı kart cezanız devam ediyor!

Çünkü gazetecilik; birilerinin sözcülüğünü yapmak değil, kamu adına doğru bildiğini yazabilmektir. Kalemini kişisel veya siyasi hesapların hizmetine sunan anlayışla aramızdaki mesafe de bundan sonra aynı şekilde korunacaktır.

Continue Reading

Trending