Connect with us

Yazarlar

MUSTAFA FEHMİ GERÇEKER

Mustafa Fehmi Gerçeker 1868 yılında Mihaliç’te (Karacabey) doğdu. Babasının ismi Mehmed Emin, annesininki Fatma’dır. İlköğretim ve rüşdiye (Osmanlı Devleti’nde Tanzimat dönemiyle birlikte açılan, günümüz ortaokul seviyesine denk gelen sivil eğitim kurumu) tahsilini Karacabey’de alan Mustafa Fehmi, daha sonra eğitimini İstanbul’da tamamlamış, müderrislik (profesörlük) icazeti almış ve bir süre hukuk eğitimi de görmüştür. Özellikle Milli Mücadele döneminde Bursa ve Karacabey çevresinde üstlendiği kritik rollerle tanınan önemli bir siyaset ve din adamıdır.

Onu tarihimizde önemli kılan en büyük özelliği, Milli Mücadele’ye verdiği sarsılmaz destektir.

Osmanlı’nın son dönemlerinde taşrada ilmiye sınıfı (Eğitim, hukuk, yargı ve medrese eğitimi alan kişi) içinden gelen bir şahsiyet olarak başlayan kariyeri, II. Meşrutiyet’le birlikte siyasetle de iç içe geçti. 1906 yılında “İttihat ve Terakki Cemiyeti”ne katıldı ve Karacabey’de bu hareketin örgütlenmesinde aktif rol aldı.

Mustafa Kemal Atatürk Fotoðraf ve Objeler

1910’da “Karacabey Müftüsü” olarak görevlendirilen Gerçeker, 1919’da bu görevinden azledilerek millî mücadele saflarına katıldı. İşgal altındaki koşullarda, yerel düzeyde örgütlenen Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Karacabey kolunu kurdu ve başkanlığını yürüttü.

Bursa ve çevresinin Yunan işgaline uğradığı dönemde, halkı direnişe çağıran ve Milli Mücadele’nin dini açıdan da meşru olduğunu anlatan faaliyetler yürüttü.

Milli Mücadele’nin en kritik anlarından biri, İstanbul Hükümeti’nin Mustafa Kemal ve arkadaşlarını “asi” ilan eden fetvasıdır. Mustafa Fehmi Gerçeker, bu karalama kampanyasına karşı Ankara Müftüsü Rifat Börekçi ile birlikte “Ankara Fetvası”nı imzalayan ilk din adamlarından biri olmuştur.

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılış duasını yapanlar arasında yer aldı ve aynı gün Bursa milletvekili olarak aktif siyasete girdi. Meclisin açılışında okunan o meşhur dua metni genellikle “vatanın kurtuluşu, din ve devletin bekası, milletin istiklali” üzerine kurulu uzun bir hatim duası niteliğindedir. Bu dua, Kurtuluş Savaşı’nın meşruiyetini halk nezdinde tescilleyen en önemli manevi olaylardan biri olarak tarihe geçmiştir.

3 Mayıs 1920 tarihinde kurulan I. İcra Vekilleri Heyeti’nde Umur-ı Şerʿiyye ve Evkâf Vekili (Günümüzdeki karşılığıyla Diyanet İşleri ve Vakıflardan sorumlu bakan) olarak atandı. Bu görevini 27 Nisan 1922’ye kadar sürdürdü.

Vekâlet süresince dinî yayınlar, fetva işleri, vakıf yönetimi ve medreselerin denetimi gibi alanlarda aktif rol oynadı. Ayrıca, imam-hatip maaşlarının düzenlenmesi ve cami-vakıf tesislerinin onarımı gibi gündemlerle Meclis’te de ilgilendi.

Mustafa Fehmi Gerçeker, Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele yıllarında en çok güvendiği yol arkadaşlarından biridir. Aralarındaki bağ, sadece siyasi bir ortaklık değil, aynı zamanda karşılıklı bir güven ve saygıya dayanır. Atatürk, halkın dini duygularının istismar edilmesini engellemek için Mustafa Fehmi Gerçeker gibi saygın din alimlerinin desteğine büyük önem vermiştir.

Atatürk, Mustafa Fehmi Gerçeker’den bahsederken veya ona hitap ederken her zaman nezaketini korumuş ve modernleşme sancılarının yaşandığı dönemde, dini konulardaki reformları ve halkın bu reformlara yaklaşımını sık sık kendisi ile istişare etmiştir.

Gerçeker’in ölene kadar (1950) 30 yıl boyunca (2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 8. dönemlerde) TBMM’de Bursa Milletvekili seçilmesi, Atatürk’ün onun meclisteki varlığını ve temsil gücünü ne kadar önemsediğini kanıtlar.

Atatürk,’ün Bursa’ya yaptığı ziyaretlerde, Mustafa Fehmi Gerçeker genellikle ona eşlik eden heyetin başında yer almıştır. Özetle, Mustafa Fehmi Gerçeker, Atatürk için “Milli Mücadele’nin manevi kalkanı” ve Cumhuriyetin inşasında din ile modernleşme arasında denge kuran sadık bir devlet adamı olmuştur.

Mustafa Fehmi Gerçeker’in, 1944 yılında İstanbul’da Âsârı İlmiyye Kütüphânesi tarafından yayımlanan “Hilye-i Fahr-i Âlem” adlı bir kitabı da bulunmaktadır. Bu eser, Hz. Muhammed’in fiziksel ve ahlaki özelliklerini anlatır.

Ayrıca, oğlu Mehmet Tevfik Gerçeker, babasının notlarından derlenmiş ve torunu Mustafa Kamil Gerçeker’in yayımladığı “Karacabey’den Ankara’ya” adlı kitapta Mustafa Fehmi Gerçeker’in notları ve mektupları yer almaktadır.

Mustafa Fehmi Gerçeker, “Hoca” kimliği ile modernleşen Türkiye’nin temellerinde yer alan, din ile Cumhuriyet değerlerini sentezleyen aydın bir figürdü. Karacabey halkı tarafından oldukça sevilen bir isimdir.

Bu değerli isim Karacabey’de bayram törenlerinin gerçekleştirildiği ve ilçe sporunun kalbinin attığı stadyuma (M. Fehmi Gerçeker Stadı) verilerek onurlandırılmıştır.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

BAĞIMSIZLARIN DA KATILMASIYLA REKOR ÜYELİK BEKLENİYOR

Bursa’da CHP’den yaşanan toplu istifaların ardından gözler Türkiye’nin en yeni siyasi oluşumu YENİ PARTİ’ye çevrildi. Teşkilatlanma çalışmalarını hızla sürdüren partinin Bursa yapılanması şekillenirken, kamuoyunda en çok merak edilen konuların başında belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ve üyelik sürecine ilişkin gelişmeler geliyor. Gazeteci Okan Tuna, kaleme aldığı değerlendirme yazısında, Bursa’daki son siyasi tabloyu ve YENİ PARTİ’nin teşkilatlanma sürecinde yaşanan gelişmeleri ayrıntılarıyla ele aldı.

         Tuna’nın köşe yazısı şöyle;

“İnanılmaz hızlı bir süreç yaşanıyor Türkiye’nin en yeni siyasi partisi YENİ PARTİ’de.

Yaşanan, CHP’den büyük kopuş sonrasında, yurt genelinde olduğu üzere Bursa’da da eski CHP’li yöneticiler, YENİ PARTİ’nin teşkilatlanma sürecinde görülüyorlar.

Bugün itibariyle, yeni partinin ilçe yönetimleri de takviye isimlerle birlikte oluşmaya ve Ankara’dan onay almaya başladılar.

Kurucu İl Başkanı Nihat Yeşiltaş da yönetim kurulu listesini tamamladı.

Yalnız, bu noktada bir yanlış anlaşılma var ki o da Bursa’da siyasi dengeleri değiştiren istifalara dair. Bu sorunun cevabını bulamayanlar zaman zaman bizleri de arıyorlar.

Sorulan soru, YENİ PARTİ’nin belediye başkanları, meclis üyeleri ve olası üyelerine dair.

Aslında, şu an itibariyle YENİ PARTİ’nin Bursa’da belediye başkanı yok.

Her ne kadar, Osmangazi, Nilüfer, Mudanya, Gemlik, Mustafakemalpaşa ve Harmancık Belediye Başkanları, çok sayıda belediye meclis üyesiyle birlikte CHP’den istifa ettilerse de halihazırda YENİ PARTİ’li değiller!

Sebebi de, YENİ PARTİ’de henüz üyeliklerin açılmaması. Konuyu bugün parti yöneticileriyle görüştük. Üyelik sistemi altyapısının tamamlanmak üzere olduğu ve birkaç güne değin, isteyen her vatandaşın YENİ PARTİ’ye ilçeler aracılığıyla üye olabileceği ifade edildi.

Bu nedenle, gerek Büyükşehir, gerekse ilçe belediye meclislerindeki sandalye dağılımı henüz belli değil.

Ancak şu bir gerçek ki, yaşanan toplu istifalar nedeniyle CHP’nin belediye meclislerinde ve ihtisas komisyonlarında bir hükmü artık yok, çünkü oradaki seçilmişler CHP’den istifa ettiler, halen de bağımsız görünüyorlar.

Şu anda, tıpkı 6 belediye başkanı gibi çok sayıdaki belediye meclis üyesi halen bağımsız görünse de, birkaç güne değin hepsi resmen YENİ PARTİ’li olacaklar, üyeliklerin açılmasıyla.

Bir de, sokağa yansıyan görüntü şu. Gerçekten de YENİ PARTİ’ye kamuoyu nezdinde bir teveccüh var. Bu teveccühün iki büyük sebebi var.

Biri, butlan kararı nedeniyle yaşanan ve hemen herkesin kabul ettiği bir mağduriyet.

İkincisi de, Özgür Özel’in, YENİ PARTİ’nin kapılarını tüm demokratlara açması.

İşte, bu nedenle CHP’den büyük bir kopuşun yanı sıra, eski ANAP’lılar, DYP’liler ve hatta İYİ PARTİ’lilerden de üyelik talepleri var YENİ PARTİ’ye.

Kulağımıza gelenlere göre, Kurucu İl Başkanı Yeşiltaş, yeni il yönetimini kamuoyuna açıkladıktan sonra, görkemli toplu üyelik törenleri de düzenleyecek.

Konuşulanlar, bu üyeliklerin açılmasıyla birlikte, Türkiye’nin en yeni partisine Bursa’da da rekor oranda üyelik başvurusu olacağı yönünde.”

Continue Reading

Yazarlar

ZİNCİRİ KIRAN KADIN: FERAYE’NİN KENDİNİ SEÇİŞ HİKAYESİ

Sevgili okurlar, haftalardır Salim Kocaba’dan başlayan, Deliorman’ın tozlu yollarından geçip kuşaktan kuşağa aktarılan ağır bir travma zincirini takip ediyoruz. Sabiha’dan Muhlise’ye, Muhlise’den kızı Feraye’ye devredilen o görünmez kamburu… Anadolu insanının boyun eğerek “Ne yapalım, kız çocukları ana bahtıyla doğar, anasının kaderini yaşar” dediği, adeta kabullendiği o sinsi döngünün son durağındayız şimdi.

Ancak travma dediğimiz o devasa sarmaşık, sadece anne soyunun kırık kanatlarından beslenmez; madalyonun bir de baba tarafı, yani kökleri erkek figürüne uzanan o diğer karanlık yüzü vardır. İşte Şermin, bu iki taraflı kapanın tam ortasında büyüdü.

Dededen babaya geçen miras: Öfke ve şiddet

Feraye, henüz 1.5 yaşındayken babaanne ve dedesinin yanına bırakıldı, çocukluğunun en kritik yıllarını o evde geçirdi. O ev, huzurun değil, korkunun hüküm sürdüğü bir yerdi. Dede, fevri, sinirli ve babaanneye acımasızca şiddet uygulayan bir adamdı. Feraye’nin babası Recai ise o evin en küçük çocuğuydu. Çocuk yaşta babasının annesine uyguladığı o ağır şiddeti izleyerek büyüyen Recai, ruhundaki o yaraları iyileştiremedi. Tam aksine, büyüdüğünde tıpkı babası gibi şiddete meyilli, bencil, ilgisiz ve sürekli sinirli bir babaya dönüştü.

Feraye çocukluğu boyunca o evde şiddetin gölgesinde yaşadı. Belki o darbeler bizzat kendi tenine inmedi, o bizzat dayak yemedi ama bir çocuğun ruhu için kendi canının yanması gerekmezdi; gözlerinin önünde en sığındığı insanların, babaannesinin ve annesinin uğradığı o ağır şiddeti görmek, ruhunda kapanmaz yaralar açmaya yetti. Feraye, erkek figürünü “öfke, bencil bir sessizlik ve şiddet” olarak kodlarken; kadın figürünü ise “maruz kalan ve susan” bir kurban olarak benimsedi farkında olmadan.

Yastık değişse de kader değişmez mi?

Sanki Sigmund Freud, yıllar öncesinden Salim Kocaba’nın ve bu öfkeli dedenin açtığı o derin yaraları bilip de konuşmuştu: İnsan, çocukken canını en çok yakan acı her neyse, büyüdüğünde farkında olmadan gider yine o tanıdık acıyı üretecek insanları seçer. Psikolojide “tekrarlama zorlantısı” denilen bu amansız kuralı, sevgili Gülseren Budayıcıoğlu da o sarsıcı cümlesiyle özetlemişti: “Yastık değişse de kader değişmez.”

İşte Feraye de tam olarak bu iki taraflı kıskacın içinde evlendi. Anne tarafından gelen “boyun eğme” mirası ile baba tarafından gelen “bencil ve öfkeli erkek” modeli birleşti. Feraye, evlendiği adamda babası Recai’nin o ilgisiz, bencil ve sinirli yüzünü buldu. Belki dedesi gibi fiziksel bir dayak yemedi ama evliliğinde ruhunu parça parça eden ağır bir psikolojik şiddetin ortasında buldu kendini. Her gün gitmekle kalmak, susmakla haykırmak arasında tam dokuz yıl boyunca sıkışıp kaldı.

Feraye’nin zaferi: İki soyun da döngüsünü kırmak

Ancak Feraye, bu evliliği 9 yıl boyunca sırtında bir yük gibi taşıdıktan sonra, o güne kadar ne annesinin ne de babaannesinin cesaret edemediği o büyük adımı attı: Durdu ve sorguladı. “Bu öfke, bu ilgisizlik benim kaderim değil; bu bana geçmişten bırakılan bir miras” dedi ve o evliliği bitirme kararı aldı.

Bu karar, sadece bir boşanma değildi. Feraye o mahkeme salonundan çıkarken arkasında sadece eski bir kocayı bırakmadı; Salim Kocaba’nın adaletsizliğini, Sabiha’nın sızısını, Muhlise’nin kırık kanatlarını ve baba evindeki o öfkeli dedeyle babası Recai’nin bencil mirasını bıraktı. İki taraftan gelen o asırlık travma zincirine tek bir darbe vurdu ve onu un ufak etti.

Büyük bir farkındalıkla acıyı değil iyileşmeyi; başkalarının dayattığı “ana-baba bahtını” değil, kendini sevmeyi seçti. Kendi küllerinden, kendi sevgisiyle yeniden doğdu.

Sevgili okurlar; fark etmediğimiz her acı çocuklarımıza kader diye miras kalır. Ama o zincir, farkındalık zırhını giyen tek bir kadının “Dur!” demesiyle kırılmaya mahkumdur. Feraye’nin hikayesi hepimize ayna olsun: Kaderimiz geçmişin bize dayattığı o çift taraflı yaralar değil; kendimizi sevmeyi seçtiğimiz o şifalı yolculuktur.

Heybemdeki bu uzun, sarsıcı ama sonu aydınlıkla biten hikayenin sonuna geldik. Gelecek hafta bu hikayenin bizim hayatlarımızda yaşanan döngülerin bizi nasıl etkilediğini analiz edeceğiz. Kendinizi sevmeyi unutmayın, sevgiyle kalın.

Continue Reading

Yazarlar

AHBAP VE HALUK LEVENT DOSYASI:

İYİLİĞİN SAHİBİ KİM, HESABI KİM VERECEK?

Haluk Levent ve AHBAP hakkında yürütülen soruşturma, Türkiye’de sıkça karşılaştığımız iki uç yaklaşımı yeniden gündeme getirdi.

Bir tarafta, henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadan Haluk Levent’i bütünüyle suçlu ilan edenler var. Diğer tarafta ise deprem dönemindeki çalışmalarını gerekçe göstererek hesaplarının incelenmesini dahi haksızlık sayanlar…

Oysa hukuk, bu iki yaklaşımın da dışında durmak zorundadır.

Haluk Levent’in 6 Şubat depremleri sonrasında insanları bir araya getiren, yardımları organize eden ve toplumsal dayanışmayı görünür kılan çalışmalarını yok saymak hakkaniyetli değildir. Binlerce gönüllünün harekete geçirilmesi ve yardımların ihtiyaç bölgelerine ulaştırılması küçümsenemez.

Fakat bütün bunlar, yürütülen mali faaliyetlerin denetim dışında kalmasını gerektirmez.

Bir insanı geçmişte yaptığı iyilikleri görmezden gelerek, kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan suçlu ilan etmek ne kadar yanlışsa; yönettiği hesapların incelenmemesini ve tartışmalı işlemler hakkında makul açıklamalar istenmemesini savunmak da hukuk devleti bakımından o kadar yanlıştır.

Yardımın gerçek sahibi kim?

Deprem döneminde yapılan yardımların büyük bölümü vatandaşların bağışlarıyla gerçekleştirildi.

Bir organizasyonu kurmak, gönüllüleri bir araya getirmek ve yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak değerlidir. Ancak organizasyon başarısı, kullanılan kaynağın sahibini değiştirmez.

O yardımlar yalnızca bir sanatçının veya dernek başkanının parasıyla yapılmadı. Öğrenciler harçlıklarından, emekliler maaşlarından, işçiler alın teriyle kazandıkları paralardan fedakârlık yaptı. Kimi battaniye gönderdi, kimi aracını tahsis etti, kimi günlerce yardım kolisi hazırladı.

Dolayısıyla deprem dayanışmasının asıl kahramanı, kendi rızkından vazgeçerek hiç tanımadığı insanlara el uzatan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır.

Haluk Levent’in ve AHBAP çalışanlarının emeğini teslim etmek gerekir. Ancak milletin ortak iyiliğini tek bir kişinin şahsında toplamak, bağışçıların fedakârlığını ve gönüllülerin emeğini görünmez kılar.

Hesap sormak iyilik düşmanlığı değildir

Devlet, vatandaşlardan topladığı vergilerle yol, hastane veya köprü yaptığında bunlar herhangi bir yöneticinin kişisel servetinden karşılanmış olmaz. Bir yöneticinin kamu kaynaklarıyla yapılan hizmetleri kendi cebinden yapmış gibi anlatması ne kadar anlamsızsa, vatandaşların bağışlarıyla gerçekleştirilen yardımları bir dernek yöneticisinin kişisel iyiliği gibi sunmak da o kadar yanlıştır.

Devlet bütçesiyle dernek bağışı hukuken aynı değildir. Ancak ortak bir ilke vardır: Belirli bir amaç için emanet edilen kaynağı kullanan kişi, o kaynağın hesabını vermekle yükümlüdür.

Bağışçı, parasının hangi projede, hangi kararla ve hangi belgeye dayanılarak kullanıldığını bilmek ister. Bu soruları sormak AHBAP düşmanlığı değildir. Tam tersine, yardım faaliyetlerine duyulan güveni korumanın yoludur.

Geçmişte iyilik yapmış olmak değerlidir; ancak hiç kimseye hukukun dışında hareket etme ayrıcalığı vermez. Kişiye duyulan güven ve emanet edilen paranın miktarı arttıkça hesap verme sorumluluğu da artar.

Bununla birlikte hesapların incelenmesi, suçun kanıtlandığı anlamına gelmez. Tutuklama da kesinleşmiş mahkûmiyet değildir. Haluk Levent’in savunması dinlenmeli, belgeler incelenmeli ve iddialar bağımsız yargı tarafından değerlendirilmelidir.

Masumiyet karinesi “hesap sorulamaz” demek değildir. Hesap sormak da “suçlu ilan etmek” değildir.

Son Söz: İyiliğin Payesi, Türkiye’mizde Kuvâ-yi Milliye Ruhuyla Yardıma Koşan Fedakâr Yurttaşlarımıza Aittir.

Haluk Levent’in geçmişte yaptıklarını yok saymak da bu geçmişi gerekçe göstererek denetimi reddetmek de hakkaniyetli değildir.

Hukukun görevi kahraman üretmek veya kahraman yıkmak değil; yapılan iyiliği inkâr etmeden yetkinin nasıl kullanıldığını ve emanet edilen paranın nereye harcandığını ortaya çıkarmaktır.

Ne geçmişte yapılan iyilikler beraat belgesidir ne de bugün yürütülen soruşturma kesinleşmiş mahkûmiyet hükmüdür. İyiliğin payesi, Türkiye’mizde Kuvâ-yi Milliye ruhuyla yardıma koşan fedakâr yurttaşlarımıza; yönetme yetkisi görevlilere, hesap verme sorumluluğu ise bu yetkiyi kullananlara aittir.

Continue Reading

Trending