Connect with us

Yazarlar

BATI ATATÜRK’Ü NİÇİN SEVMEZ

Batı´nın büyük devletleri Kemalizm´i kendileri için hep tehlike olarak görmüşlerdir. Hala da görmektedirler onların çıkarlarına Ortadoğu´nun çağdışı prenslikleri, şeyhlikleri krallıkları uygun düşmektedir.

Bu nedenle de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı Kurtuluş Savaşı´nda padişah Vahdettin´i desteklemişlerdir.

O dönemle ilgili olarak bir İngiliz yüzbaşı olan Armstrone bir raporunda şöyle der;

Padişahın lehinde bulunmak bize göre en sağlam siyasettir. Her emrimizi yerine getirmeye hazırdır.

Vahdettin güdümündeki bir dernek bildirilerinde şunları söylüyordu:

Yunan ordusunun, halifenin ordusu sayılması gerekir. Asıl kafaları koparılacak mahluklar Ankara´dadır. Kim ki, milliyetçilerle beraber Yunana karşı gelirse, şeran kâfirdir.

Padişah Vahdettin´in Adliye Nazırı Ali Rüştü ise, Yunan ordusunun başarısı için dua edilmesini istiyordu.

Türkiye´ye o günlerde birkaç kez gelen Arnold Toynbee şöyle diyordu;

Yeryüzünde hiçbir devrim, Kemalist Türk Devrimi kadar şaşkınlık yaratmadı.

Atatürk hiçbir yurtdışı geziye çıkmadığı halde ünlü devlet adamları, krallar, şahlar, başbakanlar Ankara´yı ziyaret kuyruğunda idiler.

Batı Atatürk´ü istemedi. Çünkü çıkarlarına aykırıydı. Bunun dört temel nedeni vardır.

Birincisi

Laik-Demokratik Kemalist Model: İhraç etmeye elverişli değildir. İslam ülkeleri bu modeli uygulayamazlar.? Ilımlı İslam ile bütünleşmiş, yarı çağdaş bir Türkiye, batının çıkarlarına daha uygundur. Üstelik petrol zengini Ortadoğu ülkeleri için bu model tehlikelidir.

İkincisi

Kemalizm´in temelinde ulusal birlik ve tam bağımsızlık ilkeleri vardır. Bu ilke de batının çıkarlarına terstir. Türkiye ne yıkılmalı, ama ne de bağımsız hareket edebilecek kadar güçlenmelidir. Türkiye Ortadoğu´da büyük bir güç olmamalıdır.

Üçüncüsü

Türkiye´nin Kürtlere özerklik vermesi peşinden federasyonu getirir. Bir adım ötesi komşu devletin (Irak´ın) parçalanıp, bağımsız bir Kürt devletinin oluşturulmasıdır. Başta ABD ve batıya muhtaç bir devlet her zaman en iyi çözümdür.

Ancak bu formülün uygulanabilmesi için ilk koşul, Türkiye´de Atatürk ilkelerinin ortadan kaldırılması gerekir.

Dördüncüsü

Yenidünya düzeninde (Küreselleşme), uluslararası sermayenin karşısında kalan tek engel Ulusal devlettir. Türkiye´de Atatürkçülük yıkılmadan, Ulusal Devlet´in de yıkılması mümkün görünmemektedir.

İşte ABD ve Avrupa´da dün var olan bugün var olmaya devam eden ve hiç kuşkunuz olması yarın da varlığını sürdürecek olan bu düşüncelere karşı gözümüzü dört açmalıyız. İçte ve dışta olup bitenin farkında olmalıyız.

Aslında Atatürk batılılaşma derken uygarlaşmayı kastetmiştir. Bunu yaparken de kendi ulusunun ulusal özelliklerini koruma kararlığını göstermiştir.

Atatürk ne yabancı sermayeye karşı olmuştur ne de başka uluslarla iş birliğine. Ama vazgeçilmez koşulu Eşitlik ilkesidir.

Yabancı sermayeye evet, ulusal çıkarların ve bağımsızlığın yara almaması koşuluyla.

Bir kez daha yineleyeyim. Batının sevmemesine, hatta batıya karşın Kemalizm´ bir uygarlaşma hareketidir.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

CUMHURİYET DELEGE PARTİSİ’NDEN YENİ VE DEMOKRATİK BİR HALK PARTİSİNE:

Eski Kadrolarla Yeni Parti Olur mu?

Bir partinin adını ve amblemini değiştirmek kolaydır. Zor olan, eski siyaset anlayışını değiştirmektir.

CHP’nin önemli sorunlarından biri de delege sistemiydi. Üyeler ilçe başkanını, il başkanını ve genel başkanı doğrudan seçemiyordu.

Başkan delegesini, delege başkanını seçiyordu

Kâğıt üzerinde delegeleri üyeler seçiyordu. Uygulamada ise çoğu yerde delege listesini mevcut ilçe başkanı ve yönetimi hazırlıyordu.

Kongre günü geldiğinde bu delegeler, kendilerini delege yapan kişileri yeniden başkan ve yönetici seçiyordu.

Başkan delegesini belirliyor, delege de kendisini belirleyen başkanı yeniden seçiyordu.

Delege seçimi birlik değil, kırgınlık üretiyordu

Bu sistem parti içinde “Beni neden delege yazmadınız?” tartışmalarına yol açıyordu. Listeden çıkarılanlar partiye küsüyor, üyeler delege listelerine göre gruplara ayrılıyordu.

Kongreler, fikirlerin yarıştığı demokratik toplantılar olmaktan çıkıp kişisel hesapların mücadelesine dönüşüyordu. Sandıktan birlik ve beraberlik yerine ayrılık, küskünlük ve kamplaşma çıkıyordu.

CHP de zamanla “Cumhuriyet Halk Partisi”nden çok “Cumhuriyet Delege Partisi” görüntüsü veriyordu.

Mustafa Kemal bile neden seçilemezdi?

Bugün Mustafa Kemal Atatürk yeniden aramızda olsa ve CHP genel başkanlığına adaylığını koysa, üyeler kendisine doğrudan oy veremeyecekti. Çünkü genel başkanı milyonlarca parti üyesi değil, kurultay delegeleri seçecekti.

Milyonlarca üye Atatürk’ü desteklese bile yönetimlerin belirlediği delegeler oy vermediğinde, kendi kurduğu partinin genel başkanı seçilemeyecekti.

Çünkü bu sistemde üyelerin kimi istediğinden çok, delege listelerini kontrol edenlerin kimi istediği belirleyiciydi.

Yeni Parti’nin demokrasi imtihanı

Yeni Parti; ilçe başkanını ilçedeki üyelerin, il başkanını ildeki üyelerin, genel başkanı ise bütün üyelerin doğrudan seçeceği bir sistem vaat ediyor.

Doğru olan budur. Halktan demokrasi isteyen bir parti, önce kendi üyelerine sandık sunmalıdır.

Ancak kuruluş tüzüğü hâlâ delege sistemini korumaktadır. Doğrudan seçim, şimdilik bir tüzük hükmü değil, siyasi bir sözdür.

Yeni Parti’nin ilk imtihanı, bu sözü tüzüğüne yazmak ve eksiksiz biçimde uygulamaktır. Üye listeleri şeffaf olmalı; seçimler gizli oy ve açık sayımla yapılmalı, bütün adaylara eşit imkân tanınmalıdır.

Siyaset makam ve geçim kapısı değildir

Tecrübe değerlidir. Ancak yıllardır denenmiş, sonuç üretememiş ve eski alışkanlıkları taşıyan isimler bütün makamları yeniden paylaşırsa partinin adı yeni olsa ne değişir?

Eski bagajı yeni bir araca yüklemek, yolculuğu yeni yapmaz.

Tecrübeli isimler yol göstermeli, gençlerin yolunu kapatmamalıdır. Eğitimli, temiz, dürüst, çalışkan ve çözüm üreten kadrolara yer açılmalıdır.

Üzerine konuştuğu ve edebiyatını yaptığı değerleri kendi hayatında yaşamayan, dürüstlük ve güvenilirlik sınavını verememiş, halkta karşılık bulamamış kişilerin maddi beklentilerini veya manevi tatminsizliklerini giderecekleri yer siyaset değildir. Siyaset; kişisel eksiklikleri tamamlama, toplumda statü kazanma ve itibar arama alanı olarak görülmemelidir.

Siyaseti iş, makam, ihale, çevre veya kişisel çıkar sağlama aracı olarak görenler; “Yarın iktidara gelirsek biz de pastadan payımızı alırız” hesabıyla partiye yaklaşan dalkavuklar ve kifayetsiz muhterisler ayıklanmalıdır.

Görev dağılımında kişisel yakınlık, sadakat ve biat değil; dürüstlük, ahlak, emek, ehliyet ve liyakat esas alınmalıdır. Partinin kapıları, siyasetten kişisel menfaat bekleyenlere değil, halka hizmet etmeyi sorumluluk bilen temiz ve nitelikli insanlara açılmalıdır.

Parti üyeliği ve yöneticilik, bir iş ve işçi bulma kurumu gibi görülmemelidir. Siyaset; ülkenin temiz, adaletli ve liyakatli düzenini kurmak için fedakârlık yapan, karşılık beklemeden çalışan samimi ve dürüst kadroların işi olmalıdır.

Partide yükselmenin yolu kişisel yakınlıktan ve biatten değil; sandıktan, emekten ve liyakatten geçmelidir.

Siyaset parti binalarından çıkmalıdır

Parti binalarına hapsolmuş; vatandaştan, esnaftan, emekçiden ve pazardan kopmuş siyaset anlayışı terk edilmelidir. Yöneticiler her zaman sahada bulunmalı; vatandaşı konuşmak için değil, dinlemek ve sorunlarına çözüm üretmek için ziyaret etmelidir.

Partiye kırılan ve küsen insanlara yeniden ulaşılmalı, geçmişin kırgınlıkları büyütülmek yerine helalleşilmelidir. İnsanlar kimlikleri ve düşünceleri üzerinden ayrıştırılmadan ortak değerlerde buluşturulmalıdır.

Dedikoduya, fitneye ve kişisel hesaplara dayanan siyaset anlayışı terk edilmelidir. Bunun yerine sahada ve meydanlarda halkla birlikte koşan, demokrasiyi yalnızca söylemde değil parti yaşamının her alanında benimseyen bir mücadele anlayışı hâkim kılınmalıdır.

Cumhuriyet’i ve ortak geleceğimizi savunan herkesle birlik içinde olunmalı; fedakârlığı, millet iradesini, dayanışmayı ve bağımsızlığı esas alan Kuvayı Milliye ruhu, partinin temel mücadele ruhuna dönüştürülmelidir.

Son söz

Yeni Parti’nin gerçek imtihanı CHP’den ayrılmak değil; delege düzenini, koltuk alışkanlığını, çıkar siyasetini, dedikodu ve fitneyi, halktan kopuk yönetim anlayışını geride bırakabilmektir.

Bunu başarırsa gerçekten yeni, demokratik ve halkçı bir parti olabilir.

Aksi hâlde tabela değişir, rozet değişir, bina değişir; siyaset yine eski kalır.

Continue Reading

Yazarlar

TABELALAR DEĞİŞİYOR, İSİM AYNI KALIYOR

Siyasette parti değiştirmek ayıp değildir.

Öncelikle bir ilkeye dikkat çekmek isriyorum.

Halkın oyuyla seçilmiş bir siyasetçinin parti değiştirmesini doğru bulmam. Çünkü o oy, sadece kişiye değil, temsil ettiği siyasi anlayışa da verilmiştir. Bunun dışında seçilmişlik sıfatı taşımayan bir siyasetçinin zaman içinde fikir değiştirmesi ya da farklı bir partide siyaset yapmayı tercih etmesi demokrasinin doğal bir sonucudur.

İnsan fikir değiştirir, siyasi tercih değiştirir, yeni bir yol çizer. Demokrasi zaten biraz da bunun adıdır.

Ancak bir noktadan sonra mesele fikir değişikliği olmaktan çıkar, siyasi istikrar meselesine dönüşür. Özellikle bu değişimler haftalar hatta günlerle ölçülmeye başladığında kamuoyu ister istemez şu soruyu sormaya başlar: Gerçekten fikir mi değişti, yoksa sadece adres mi?

Burada artı bir parantez açmak isterim.

Bu yazıda eleştirdiğim şey parti değiştirmek değildir. Nitekim geçmişte yaşanan siyasi süreçlerde partisi ile fikir ayrılığı yaşayıp partilerinden ayrılan ancak seçmenlerinin oyuna saygı duyarak yarı yolda bırakmayarak bağımsız kalan belediye meclis üyeleri Selçuk Çakır, Gizem Arda ve Hilmi Kuru’nun tavrını takdir ediyorum. Aynı şekilde, ülke siyasetinde yaşanan olağanüstü siyasi süreçte seçmenleriyle birlikte hareket ederek yeni bir siyasi yol çizen eski CHP’li meclis üyeleri Vahap Aka, Sadettin Yıldırım, Gökhan Cingil, Gamze Tuna, Kayhan Tuğ ve Faysal Buğday’a da yeni siyasi hayatlarında başarılar diliyorum.

Benim eleştirdiğim nokta; çok kısa süreler içerisinde sürekli değişen siyasi adresler ve bunun kamuoyunda oluşturduğu soru işaretleridir.

Karacabey’de son günlerde yaşanan tartışma da tam olarak bunun üzerine kurulu.

Bugün Yeni Parti’nin ilçe yönetim listesine bakanlar tanıdık bir isimle karşılaştı: Turgay Deniz.

Aslında Karacabey siyasetini yakından takip edenler için bu sürpriz değildi. Ancak süreci yakından bilmeyen birçok kişi, “Daha bir iki hafta önce Anahtar Parti ile anılıyordu, şimdi ne oldu?” diye haklı olarak tepkisini ortaya koydu.

Hafızaları biraz geriye saralım…

Turgay Deniz siyasette ilk olarak MHP’de görüldü. Ardından İYİ Parti’nin Karacabey kurucu kadrolarında yer aldı, ilçe yöneticiliği yaptı ve Bursa İl Yönetim Kurulu’na kadar yükseldi. O günlerde de uzun soluklu mücadele, siyasi sadakat ve partiye bağlılık mesajları veriliyordu.

Sonra o sayfa kapandı.

Ardından Anahtar Parti süreci başladı.

İlk başta kendisi İl Yönetimine önerildi ama kabul görmedi.

Sonrasında Karacabey’de ilçe başkanlığı için adı günlerce konuşuldu. Kulislerde “iş tamam” denildi. Hatta Anahtar Parti Bursa İl Başkanlığı’nın resmi internet sitesinde “ilçe başkanı” olarak ismi yayımlandı. Birçok kişi mazbata tarihini konuşurken Ankara’dan gelen “ret” kararıyla süreç tersine döndü ve ilçe başkanlığı görevi için başka bir isimle yola devam edildi.

Siyasette bunlar yaşanabilir.

Bazen göreve gelirsiniz, bazen gelemezsiniz.

Olgunlukla karşılanır, mücadeleye devam edilir.

Ancak Karacabey’de hikâye burada bitmedi.

Anahtar Parti’nin mürekkebi kurumadan bu kez aynı isim Yeni Parti’nin ilçe yönetim listesinde yer aldı.

İşte tam da burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Acaba Turgay Deniz bir siyasi çizgiyi mi takip ediyor, yoksa şartlara göre değişen bir siyasi tercih mi söz konusu?

Çünkü dikkat çeken nokta parti değiştirmesi değil.

Dikkat çeken nokta, bunun bu kadar kısa süre içerisinde gerçekleşmesi.

Yıllardır merkez sağ siyasetin farklı adreslerinde görev alan ya da görev almaya çalışan bir ismin, Anahtar Parti’de ilçe başkanlığı için adı gündemdeyken yalnızca bir iki hafta içerisinde bambaşka bir siyasi çizgide kendisine yer bulması gerçekten izaha muhtaç bir durumdur.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

Bir ya da iki hafta içerisinde ne değişti?

Daha birkaç gün önce Anahtar Parti Bursa İl Başkanlığı’nın resmi hesaplarında Karacabey ilçe başkanı olarak duyurulan bir isim, nasıl oldu da bugün kendisini başka bir siyasi partinin yönetiminde buldu?

Çünkü burada sorgulanan şey parti değiştirmek değildir.

Sorgulanan şey, bu kadar kısa sürede yaşanan yön değişikliğinin gerekçesidir.

Eskilerin güzel bir sözü vardır: “Yolcu, bahanesini bavulundan önce hazırlarmış.”

Nitekim süreç devam ederken bizimle yaptığı telefon görüşmesinde, Anahtar Parti ilçe başkanlığıyla ilgili olarak “iş yoğunluğu” gerekçesini dile getirmiş, ardından da “Ben Anahtar Parti’ye bir isim önerdim, şu anda onunla görüşüyorlar.” ifadelerini kullanmıştı. O gün yapılan bu açıklama, ilçe başkanlığı sürecinin kendi tercihi doğrultusunda şekillendiği izlenimini oluşturuyordu.

Ancak çok kısa bir süre sonra aynı ismin bu kez Yeni Parti’nin ilçe yönetiminde yer alması, ister istemez o gün yapılan açıklamaları yeniden sorgulatıyor.

Peki önceki adres yanlışsa, o gün yapılan açıklamaların samimiyeti neydi?

Yok eğer o gün doğru olan buysa, bugün değişen nedir?

İşte kamuoyunun cevap beklediği soru tam da budur.

Elbette her siyasi partinin kapısı herkese açıktır.

Ancak burada yalnızca Turgay Deniz’e değil, Yeni Parti Karacabey Kurucu İlçe Başkanı Mustafa Utku’ya da bir soru yöneltmek gerekiyor.

Bu soru sadece Turgay Deniz özelinde değil…

Henüz kuruluş aşamasındaki bir partinin, kısa süre içerisinde birçok siyasi adres değiştirmiş isimleri yönetim kadrolarına dahil etmesi gerçekten nasıl bir mesaj vermektedir?

Yeni bir siyasi hareket, kamuoyunda güven duygusunu bu isimlerle mi oluşturacaktır?

Çünkü seçmen artık sadece kimin hangi partiye geçtiğine bakmıyor.

Neden geçtiğine de bakıyor.

Karacabey seçmeninin hafızası güçlüdür.

Kimlerin hangi söylemlerle yola çıktığını, hangi kapıları çaldığını ve hangi gerekçelerle yeni kapılar araladığını unutmaz.

Siyasette en büyük sermaye rozet değildir.

Rozet bugün vardır, yarın değişir.

Asıl önemli olan duruştur.

İnsanların “Bu kişi hangi partide?” diye düşünmek zorunda kalmamasıdır.

Yıllarca aynı partide seçim kaybedip yine de mücadelesinden vazgeçmeyen insanlar var. Bu duruşu her zaman takdir ederim. Ancak siyaset sadece koltuğu koruma sanatı değildir; zamanı geldiğinde bayrağı yeni isimlere devretmeyi de bilmektir.

Bir de siyasi kariyerini adeta navigasyon cihazı gibi “Yeni rota oluşturuluyor.” uyarısıyla sürdürenler…

Sonuç olarak…

Siyasette parti değiştirmek eleştirilebilir ama anlaşılabilir olmalı.

Ancak günler içerisinde yaşanan rota değişiklikleri ve sürekli yeni siyasi adres değişiklikleri, bir süre sonra kişiyi değil, siyasetin ciddiyetini tartıştırmaya başlar.

Bugün Karacabey’de birçok kişinin aklındaki soru artık “Turgay Deniz hangi partide?” değil.

Asıl merak edilen soru şu:

Yarın hangi partide?

Son olarak bir noktayı da özellikle belirtmek isterim.

Bu yazının amacı hiç kimseyi itibarsızlaştırmak, hedef göstermek ya da herhangi bir siyasi yapının hesabına kalem oynatmak değildir. Benim herhangi bir siyasi partinin, kişinin ya da grubun yönlendirmesiyle hareket etmediğimi bilen bilir. Gazeteciliğin ve köşe yazarlığının gereği; doğru gördüğünü savunmak kadar, yanlış gördüğünü de eleştirebilmektir.

Bir siyasetçinin parti değiştirmesini, siyasi tercihlerini ya da kamuoyunda oluşan soru işaretlerini değerlendirmek ne antidemokratiktir ne de kişilik haklarına saldırıdır. Aksine bu, siyasetin ve basının doğal denetim mekanizmasının bir parçasıdır.

Ben burada yalnızca siyasi tutarlılığı, duruşu ve ilkesel siyaseti savunuyorum. Dün söylediklerinin arkasında bugün de durabilen, şartlar değiştiğinde ilkelerini değiştirmeyen insanların siyaset yapmasını önemsiyorum. Bu nedenle yazdıklarım birilerinin talimatıyla değil, kendi gazetecilik anlayışım ve vicdanım doğrultusundadır.

Öte yandan eleştirinin özgürce yapılmasından söz edenlere küçük bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Eleştiri elbette demokrasinin vazgeçilmezidir. Ancak eleştiri hakkını kullanırken herkesin önce kendi siyasi geçmişine, aldığı kararlara ve kamuoyundaki karşılığına da bakabilmesi gerekir.

Yıllardır aynı siyasi koltukta oturanların, kendi partisinin bulunduğu noktayı, Karacabey’deki siyasi karşılığını ve yönetim anlayışını sorgulamadan yalnızca başkalarının siyasi tercihleri üzerinden ahlak, hakkaniyet ve demokrasi tartışması yürütmesi de değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Aynı şekilde, yıllardır değişmeyen siyasi yapılanmalara, belirli çevrelerin etkisinde şekillendiği yönündeki eleştirilere ve kamuoyunda zaman zaman dile getirilen aile, eş, dost, ahbap ilişkileri üzerinden yürüdüğü iddia edilen siyaset anlayışına hiç bakmadan, yalnızca birkaç haftalık bir siyasi süreci eleştiriyorum diye “itibarsızlaştırma” olarak nitelendirmek de siyasetin doğasına uygun bir yaklaşım değildir.

Madem eleştiri demokrasinin vazgeçilmezidir; o halde herkes önce kendi siyasi karnesine bakabilmeli, kendi durduğu noktayı da sorgulayabilmelidir.

Çünkü siyasette yalnızca başkalarının hatalarını görmek kolaydır; asıl mesele, insanın kendi aynasına bakabilmesidir.

Eleştiri varsa cevap da olacaktır. Ancak basının eleştirme hakkını “itibarsızlaştırma” olarak görmek, demokratik siyasetin temel unsurlarından biri olan eleştiriye tahammül konusunda yeniden düşünmeyi gerektirir.

************************************DİP NOT:********************************************

Karacabey’de bir siyasi ilçe başkanının, gazetemizde yer alan bir haber üzerinden başka bir siyasi isim için kaleme aldığı savunmaya cevabımız bellidir: Sayın Başkan YÖREM GAZETESİ’nin tarafınıza gösterdiği kırmızı kart cezanız devam ediyor!

Çünkü gazetecilik; birilerinin sözcülüğünü yapmak değil, kamu adına doğru bildiğini yazabilmektir. Kalemini kişisel veya siyasi hesapların hizmetine sunan anlayışla aramızdaki mesafe de bundan sonra aynı şekilde korunacaktır.

Continue Reading

Yazarlar

AKTİF PASİF DENGESİ: “HİÇLİK ÜZERİNDEN KÂR ETMEK”

Vitrini karartıp radar altı kalmanın o sarsılmaz lüksünü seçtiğimiz, kitlelerin gürültüsüne sırt çevirip zihnin gizli atölyesine çekildiğimiz o ilk muhasebe eşiğinden sonra; şimdi bilançonun çok daha derin, çok daha karanlık ve radikal bir katmanına iniyoruz. Hayatımızın aktif ve pasif kalemlerini sıfırlayarak ulaştığımız o nokta, sıradan bir sessizlik değil, iktisadi ve felsefi anlamda varlığın en büyük sıçramasıdır: Hiçlik Üzerinden Kâr Etmek.

Modern dünya, insanı doğduğu andan itibaren devasa bir bilanço oynamaya mecbur bırakır. Okullar, unvanlar, kariyer basamakları, biriktirilen alkışlar, sosyal statüler ve dijital varlıklar hep “aktif” hanesine yazılır. Sistem size der ki: Ne kadar çok şey biriktirirsen, ne kadar çok etiketle taltif edilsen, bilanço o kadar güçlüdür.” Oysa bu devasa aktif kalabalığı, arkasında taşıyamayacağı kadar ağır bir “pasif” ve borç yükü getirir. Sahip olduğunuz her unvan, korumak zorunda olduğunuz bir imajdır; peşinden koşturduğunuz her onay, ruhunuza kesilmiş ağır bir faiz faturasıdır. İnsan, kendi inşa ettiği bu gerçek olmayan aktiflerin altında ezilirken, aslında pasiflerin esiri haline geldiğini çok geç fark eder. Gerçek bir zihinsel devrim, varlıkları artırmakla değil; bilançodaki tüm bu şişirilmiş ve ruhu zehirleyen aktif-pasif dengesini bilerek ve isteyerek tasfiye edip, defterleri sıfırlamakla başlar.

Mülkiyetin ve etiketlerin iflası: Sahip olmama özgürlüğü

İktisat teorisinde mülkiyet, bir varlık üzerinde mutlak tasarruf hakkı olarak tanımlanır. Ancak felsefi düzlemde, sahip olduğunuz her şey bir süre sonra sizin sahibiniz olmaya başlar. Arabanız, eviniz, unvanınız, akademik dereceleriniz veya toplumdaki konumunuz… Hepsi zihnin üzerinde birer ipotek tesis eder. Bir şeylere sahip olmak, o şeyleri kaybetme korkusunu besler; kaybetme korkusu ise bireyin omurgasını eğen, onu pazarın ve kitlelerin önünde kendi fikirlerinden dahi uzaklaşmaya mecbur bırakan en büyük zihinsel maliyettir.

İşte “hiçlik” kavramı tam da bu noktada devreye girer. Hiçlik, bir yokluk veya eksiklik değil; tam aksine, tüm bu mülkiyet zincirlerinden ve etiket tutsaklığından müstesna kalabilme öngörüsüdür. Koruyacak bir kariyeriniz, kaybetmekten korkacağınız bir popülariteniz, başkalarına kanıtlamak zorunda olduğunuz bir haklılığınız kalmadığında; elinizdeki tüm pasif yükümlülükler buharlaşır. Hiç kimse olmak, size kimsenin dokunamayacağı bir dokunulmazlık zırhı tanımlar. Piyasalar kriz anlarında portföylerini küçültüp nakde geçerler; insanın zihinsel kriz anlarında yapacağı en rasyonel hamle de varlıklarından arınarak “hiçlik nakdine” dönmesidir. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan bir zihin, bu evrendeki en özgür ve en bağımsız güç odağı haline gelebilir.

Görünmezliğin kaldıraç etkisi: Sıfırın altındaki zenginlik

Matematikte sıfır, yokluğu temsil eder gibi görünür; ancak finansal kaldıraçta veya analitik düzlemde sıfır, yeni bir eksen başlangıcıdır. Toplumun gözünde “hiç kimse” statüsüne gerilemek, dışarıdan bakan ileri olmayan görüşler için bir başarısızlık veya düşüş olarak algılansa da, aslında entelektüel sermaye için muazzam bir kaldıraç etkisidir.

Popülaritenin ve sürekli görünür olmanın getirdiği o ucuz enflasyondan uzaklaşan bir zihin, enerjisini dışarıdaki pazarı tatmin etmek için değil, içerideki hakikati damıtmak için harcar. Sizi tehdit edemezler, çünkü zaten sahnede bir rolünüz yoktur. Sizi iptal edemezler, çünkü zaten kimsenin listesinde yer almıyorsunuzdur. Sizi eleştiremezler, çünkü cümlenizi kurarken kimsenin onayını hesaba katmamışsınızdır. Bu, sıfırdan değil; sıfırın da altındaki o derin, izbe, kimsenin varlığından haberdar olmadığı ama tüm evrenin yasalarını bünyesinde barındıran o gizli atölyeden kâr etmektir. Piyasalar kargaşa içindeyken, sessiz kalan ve hiçbir şey talep etmeyen o “hiçlik” alanı, en büyük birikimlerin sessizce hazırlandığı yerdir.

Konforun zirvesi ve özgürlük

Toplumun size layık gördüğü saygınlık maskelerini, unvan cüppelerini bir kenara bıraktığınızda, tarihin kaydettiği en büyük konfora ulaşırsınız.Yanlış anlaşılmaktan, sevilmemekten, kınanmaktan veya dışlanmaktan korkmama hali, insanın ruhuna giydirilmiş en sağlam çelik yelektir. Sizi “saygın” kılmak isteyenlerin ellerindeki o gürültülü prangaları kırdığınızda, artık kimsenin oyununu oynamak zorunda kalmazsınız.

İtibarsızlık, modern dünyanın en büyük manipülasyon aracıdır. İnsanlar sırf “ayıp olmasın”, “el ne der”, “kariyerim zedelenmesin” korkusuyla kendileri olmaktan vazgeçmektediler. Oysa hiçlik üzerinden kâr eden zihin, bu korkunun kökünü kurutmuştur. Kaybedecek itibarı olmayan bir insana kimse boyun eğdiremez. Bu özgürlük, dışarıdan bakanlar için bir savurganlık gibi görünse de, içeride kurulan o kusursuz denge tablosunun tek teminatıdır. Piyasada herkes birbiriyle yarışırken, yarıştan çekilen ve “Ben bu kulvarda yokum” diyen o sessiz aktör, oyunun kurallarını tamamen değiştirir; çünkü artık masada değil, masayı deviren zihnin üzerindedir.

Zamanın ötesinde tasfiye: Hiçlik bilançosunun kapanışı

Bir işletme iflas ettiğinde ya da tasfiye sürecine girdiğinde, tüm defterler mühürlenir, varlıklar değersizleştirilir ve dış dünya ile olan tüm ticari alacak-verecek bağı koparılır. Hayatın karmaşasından ve dijital borsanın o bitmek bilmeyen spekülasyonlarından yorulan bir zihin de işte tam bu tasfiye ruhunu kendi içinde başlatmalıdır. Dışarıdaki milyarlık gürültü pazarına karşı, içeride sıfır bakiye ile kalmak; borsada kriz dönemlerinde bazı yatırım stratejilerinin teorik olarak farklı sonuçlar doğurabilmesine benzer sembolik bir benzetmedir.

Çünkü pazarın kurallarına göre oynadığınız sürece pazarın kurallarına göre kaybedersiniz. Ne zaman ki “Benim bu tabloda ne bir alacağım var ne de bir borcum; varlığım da yokluğum da bu defterin dışındadır” dersiniz, işte o zaman gerçek anlamda kâra geçersiniz. Bu kâr, banka hesaplarında yazan rakamlarla ya da dijital ekranlardaki takipçi sayılarıyla ölçülemez. Bu kâr, tamamen ruhun özerkleşmesi, zihnin pasif borçlardan tamamen arınması ve yeryüzünün en kıt kaynağı olan “kendi zamanının” tek seçeneği haline gelmesidir.

Sermayesiz ve sınırsız bir zihinsel egemenlik

Günün sonunda, bu şahsi muhasebe ve bilanço tahlili bizi kaçınılmaz bir hakikate götürür: En büyük sermaye, hiçbir şeyin kölesi, hiçbir unvanın mahkûmu ve hiçbir pazarın aktörü olmamaktır. Bırakın başkaları aktiflerini büyütmek, vitrinlerini parlatmak ve kalabalıkların alkışlarıyla var olduklarını sanmak için çırpınmaya devam etsinler.

Siz o sessiz masada, hiçbir şey olmamanın o muazzam hafifliğiyle kalın. Varlığın ve hiçliğin ötesinde, dış dünyanın gürültüsüne kulak tıkamış sarsılmaz bir zihinsel egemenlik kurun. Zira tarihin kaydettiği en kalıcı eserler ve en derin devrimler, gürültülü meydanlarda varlık gösterenlerin değil; “hiçlik” üzerinden kendi kârını, kendi sükûnetini ve kendi zamanını yaratan o tavizsiz zihinlerin ellerinde şekillenmiştir. Dışarıdaki pazarlar çökerken, içerideki bu sessiz zenginlik her zaman baki kalacaktır.

Yineleyerek belirtmek isterim ki; bu metin herhangi bir finansal veya yatırım tavsiyesi içermemektedir. Burada paylaşılanlar, tamamen kavramsal bir çerçevede, hayat bilançolarımızı hafifletirken elde edebileceğimiz entelektüel ve ruhsal kazanımlar üzerine yapılmış şahsi bir durum tespitinden ve felsefi bir muhasebe değerlendirmesinden ibarettir.

Continue Reading

Trending