Connect with us

Yazarlar

SESSİZ VE SİNSİ TEHLİKE DİYABETİK AYAK

“Bir çivi bir nalı, nal bir atı, at bir komutanı komutan bir orduyu, ordu da koca bir ülkeyi kurtarır.” çoğu kaynakta Cengiz Han’a atfedilen bu atasözüne birde şeker hastaları için tersten bakalım. Ayakkabısını çırpmadan giyen bir şeker hastası, içindeki küçük taş parçasını fark etmedi, duyu kaybı da olduğu için, ayağında küçük bir yara açıldı, e tabi cildi kuru olduğu için bu yara hızlıca ilerledi, şeker hastalarının enfeksiyonlarla vücudu mücadele edemediği için yara mikrop kapmaya başladı beraberinde damar problemleri de olduğu için ciddi bir uzuv kaybı riski ve hatta hayati tehlike riski oluştu. Bir taş bir ayakkabının içine kaçar, sadece ayakkabıyı çırpıp giyme eğitimi ile bile bir insan hayatı kurtulabilir.

Diyabet, yani şeker hastalığı, yalnızca kan şekeriyle ilgili bir problem değildir. Uzun süre kontrol altına alınamayan diyabet, damarları ve sinirleri etkileyerek özellikle ayaklarda ciddi sorunlara yol açar. Bu durum, “diyabetik ayak” olarak adlandırılır.

Diyabetik ayak nedeniyle her yıl dünya genelinde yaklaşık 1 milyon uzuv kaybı oluşmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre her 30 saniyede bir kişi diyabetin yol açtığı komplikasyonlar nedeniyle ayağını kaybetmektedir. Ülkemizde ise her yıl yaklaşık 10.000 kişi, diyabete bağlı nedenlerle uzuv kaybı yaşamaktadır.

Diyabetik Ayak sadece bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda büyük bir toplumsal yüktür. Ve belkide en önemlisi diyabetik ampütasyonların (uzuv kayıplarının) %80’i önlenebilir nitelikte kabul edilir.

Peki ya diyabetik yara nasıl oluşuyor?

Bu konuda iki ana mekanizma suçlanıyor

1-Sinir hasarı (nöropati): Ayakta his kaybı olur, hasta ağrıyı, sıcaklığı ya da basıncı algılayamaz.

Bu nedenle ayakkabının içindeki yabancı cisimler fark edilmez, uzun süre basınca maruz kalan bölgelerde ise yara oluşur.

2-Damar tıkanıklığı (iskemi): Damar daralması nedeniyle dokuya yeterli oksijen gitmez, yara iyileşemez.

Bu da enfeksiyon riskini artırır.

Buna bir de bağışıklık sisteminin zayıflığı, kuru ve çatlayan cilt, gibi problemler de eklenince diyabetik ayak ortaya çıkmaktadır.

Bir çivi bir orduyu kurtarır demiştik ya basit bir eğitim ile bu hastalar için neler yapılabilir bir bakalım.

Kendi kendinize her gün uygulayabileceğiniz basit bir testle ayak sağlığınızı değerlendirebilirsiniz.

1. Gözle, ayna yardımıyla kontrol:  Ayağınızda kızarıklık, yara, çatlak, su toplaması veya nasır var mı? Parmak aralarına ve ayak tabanına mutlaka bakın.

2. Isı farkı: İki ayağınız arasında sıcaklık farkı hissediyor musunuz?

3. Duyusal test: Ayağınızın altına bir pamuk veya kalem ucu değdirin. Aynı hissi alıyor musunuz?

Birde son olarak 12 madde de hastanın şeker hastalarında ayak bakımını özetleyelim;

1-Ayaklarınızı her gün kontrol edin; Mutlaka hasta kendi gözüyle, şayet gözleri iyi görmüyorsa bir yakını ve hatta ayna yardımıyla sık sık ayakların her yönüne bakmalıdır. Görmek, tespit etmek tedavinin yarısıdır.

2-Ayaklarınızı ılık suyla yıkayıp temizleyin. Suyun sıcaklığını yine bir hasta yakını kontrol etmelidir ve sonrasında mutlaka iyice kurulamak gerekir.

3-Ayak kremi kullanın. Bu çatlakları özleyecektir.

4-Ayak tırnaklarını düz olarak kesin. Asla kenarlarını kesmeyin.

5-Nasırlı deriyi kazımaya çalışmayın.

6-Nemi emen pamuksu rahat çoraplar giyin. Ve daima kuru olmasına dikkat edin.

7-Ayaklarınızı kuru ve sıcak tutun. Çorap ve ayakkabı seçimi de buna göre yapılmalıdır. Ayakkabı seçimi için ortopedist görüşü alınmalıdır.

8-Mutlaka ayakkabınızı giymeden önce için kontrol edin, çırpın.

9-Asla çıplak ayak yürümeyin.

10-Sigarayı bırakın.

11-Kan şekerinizi kontrol altında tutun.

12-Ve her zaman en ufak bir durumda doktorunuza başvurun.

Diyabetik ayak önlenebilir bir sağlık sorunudur yeterki hasta bu konuyu ciddiye alsın.

Son olarak Bu konuda biraz da teknolojik yeniliklerden bahsetmek isterim;

– Akıllı tabanlıklar: Adım sayma, basınç tespiti ve sıcaklık farkı ölçümü yaparak diyabetik ülser riskini önceden haber veriyor.

– Isı sensörlü çoraplar: Ayakta sıcaklık artışı varsa uyarı veriyor, bu da enfeksiyonun erken işareti olabilir.

– 3D yazıcıyla kişiye özel tabanlıklar: Ayağın her noktasına uygun destekle yürüyüş kalitesini artırıyor.

Diyabetik ayak önlenebilir bir sağlık sorunudur yeter ki hasta bu konuyu ciddiye alsın.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

GELECEĞİN BUGÜNE KIRILMASI: HEDONİK ARBİTRAJ VE ERKEN TÜKETİLEN HAYATLAR

Finans matematiği bize gelecekteki bir nakit akışının bugünkü değerinin, aradaki zamana ve piyasa şartlarına göre aşınacağını söyler. Gelecekteki bir parayı bugünün parasına tahvil etmek için rasyonel bir “iskonto oranı” kullanırız. Ancak modern insan, bu finansal formülü alıp kendi ömür hikâyesine uygularken yanlış bir mantık hatası yapıyor: Gelecekteki huzurlu günlerini, yaşlılık güvenliğini, mesleki özgürlüğünü ve ruhsal dinginliğini bugünün anlık hazları için iskonto ediyor. Kendi yarınını, bugünün tabiri caizse hesap bilmez birer tüketicisi olarak harcıyor. Karşımıza çıkan bu tablo, davranışsal finansın ve modern sosyolojinin dikkat çekici tartışma alanlarından biridir: Geleceğin bugüne kırılması ve erken tüketilen hayatlar.

Hedonik arbitraj: Risksiz kâr yanılsaması

Finans literatüründe arbitraj, aynı menkul kıymetin veya malın farklı piyasalardaki fiyat boşluklarından yararlanarak, sıfır riskle anında kâr elde etme sanatıdır. Modern dünya insanı ise parayı yönettiğini sanırken, aslında psikolojik bir tuzağın, yani “Hedonik Arbitraj”ın pençesinde kıvranıyor.

Sürekli yükselen fiyatlar, enflasyonist beklentiler ve “yarın nasıl olsa daha pahalı olacak” korkusu, bireyin zihninde rasyonel bir savunma mekanizması gibi duran ama aslında onu çürüten bir felsefe doğurdu: “Bugün tüket, yarın zaten alamayacaksın.” Kişi, gelecekteki belirsizlikten kaçıp bugünün “ucuz” hazzını satın aldığında risksiz bir kâr elde ettiğini, sisteme karşı avantaj sağladığını düşünüyor. Hafta sonu bütçesini aşarak gittiği lüks restoranı, kredi kartının asgarisini ödeyerek çıktığı plansız tatili, cebindeki son nakit akışıyla aldığı teknolojik oyuncağı birer “kazanç” hanesine yazıyor.

Ancak bu bir arbitraj değildir; çünkü finansal piyasalarda arbitrajın maliyeti sıfırken, hedonik arbitrajın maliyeti doğrudan insanın geleceğidir. Bugün piyasa şartlarının arkasına sığınarak hesap etmeden tüketilen her an ve her kuruş, aslında 10-20 yıl sonraki yorgun, yaşlanmış ve sığınacak bir liman arayan kendimizi zor durumda bırakabiliyor. Bugünün anlık haz peşinde koşan aktörü, gelecekteki kendisinin hamisi, koruyucusu olmak yerine; onu negatif etkileyen bir sebep sonuç zinciri haline gelebiliyor.

Yaşam tarzında vade uyuşmazlığı krizleri

Bankacılık sektörünün en büyük kabuslarından biri vade uyuşmazlığıdır. Kısa vadeli mevduatlarla (kaynaklarla), uzun vadeli kredileri (varlıkları) fonlamaya kalkarsanız, ilk likidite krizinde sisteminiz duvara toslar. Modern insanın yaşam tarzı tam olarak bu yapısal krizle maluldür.

Gençlik enerjisi, çalışma azmi, fiziksel sağlık ve zaman; doğası gereği “kısa vadeli ve geçici” kaynaklardır. Bunlar bizim elimizdeki en kıymetli mevduattır. Ancak birey, bu geçici ve hızla eriyen kaynakları, ömür boyu sürecek uzun vadeli borçların, bitmek bilmeyen taksitlerin ve yapısal olarak düşürülemeyen lüks tüketim alışkanlıklarının fonlanmasında harcıyor.

Bireysel vade uyuşmazlığı tablosu

────────────────────────────────────────────────────────

       GEÇİCİ KAYNAKLAR (Kısa Vade) │ KALICI YÜKÜMLÜLÜKLER (Uzun Vade)

──────────────────────────── │────────────────────────────

       • Gençlik Enerjisi & Sağlık  │ • Katlanarak Büyüyen Taksitler

       • Üretkenlik ve Çalışma Azmi │ • Yapışkan Yaşam Tarzı Maliyeti

       • Net ve Özgür Zaman Dilimi  │ • Sürekli Statü Kanıtlama Borcu

Yaş 40’a veya 50’ye geldiğinde, o kısa vadeli kaynak (gençlik ve yüksek çalışma temposu) doğallığıyla tükendiğinde, geriye fonlanması giderek zorlaşan, katılaşmış bir “yaşam tarzı maliyeti” kalıyor. Finansal krizlerde şirketlerin düştüğü “likidite sıkışıklığı”, insanda tükenmişlik hissi ve derin bir varoluşsal kriz olarak tezahür edebiliyor. Zamanında geleceğe yatırım yapmak yerine, geleceği bugüne kıranlar; vadeleri dolduğunda hayatın tahsilat dairesiyle tek başına yüzleşmek zorunda kalıyorlar.

Carpe Diem deformasyonu ve iskonto oranının suistimali

Yüzyıllardır insanlığa rehberlik eden “Carpe Diem” (Günü Yakala) felsefesi, günümüzde öyle bir deformasyona uğratıldı ki, artık bir yaşam bilgeliğinden ziyade bir “pazarlama sloganı” haline geldi. Bize sunulan popüler kültür anlatısı, anı yaşamayı felsefi bir derinlikle değil, kredi kartını pos cihazından geçirme hızıyla ölçüyor.

Bu durum psikolojik iskonto oranımızın rasyonel sınırların dışına çıkmasına neden oluyor. Yarın sarsılmaz bir ekonomik güce sahip olmanın değeri, bugün elit bir mekanda içilecek kahvenin veya sosyal medyada sergilenecek bir kıyafetin anlık dopamin salgısının gerisinde kalıyor. Gelecek, bugünün iştahlı ve sabırsız nefsi tarafından adeta bir açık artırmada ucuza kapatılıyor, haraç mezat satılıyor.

Oysa gerçek finansal güç ve sarsılmazlık, bugünün anlık kârlarıyla ya da ne kadar hızlı harcayabildiğinizle ölçülmez. Gerçek gücü açıklamak için kullanılabilecek finansal benzetmelerden biri Net Aktif Değer kavramıdır; yani üzerinizdeki tüm yükümlülükleri, tüm görünmez prangaları ve borçları çıkarttığınızda elinizde kalan saf, dokunulmaz özkaynaktır. Hayatın net aktif değeri ise, kimseye minnet etmeme lüksünüz, sevmediğiniz bir duruma “hayır” diyebilme özgürlüğünüz ve kriz anlarında sığınabileceğiniz o huzurlu, borçsuz alanınızdır.

Sonuç: Hayat portföyünü yeniden dengelemek

Bir portföy yöneticisi piyasadaki risklere göre varlık dağılımını nasıl yeniden dengeliyorsa, insanın da hayat portföyünü masaya yatırması gerekiyor. Sürekli “bugün” ağırlıklı, yüksek riskli ve geleceği sömüren bir portföy yapısı, sürdürülebilir değildir.

Hedonik arbitraj peşinde koşarken risksiz kâr ettiğini sananlar, aslında en büyük riski alanlardır; çünkü zamanın ve ömrün telafisi, finansal zararların telafisi gibi mümkün değildir. Bugün geleceğimizden harcayarak yaptığımız her fuzuli harcama, yarın aynaya baktığımızda yüzleşeceğiniz o yaşlı ve yorgun insana haksız birer borç senedi imzalatmaktır.

Çözüm; hayatı tamamen bir kıtlık psikolojisiyle, hiç yaşamadan geleceğe istiflemek de değildir. Asıl deha, bugünün hak edilmiş hazları ile geleceğin sarsılmaz kalesi arasında dengeli, rasyonel ve dürüst bir köprü kurabilmektir. Piyasanın ve popüler kültürün dayattığı o yüksek “iskonto oranlarını” reddedin. Bırakın başkaları bugünün sahte arbitraj fırsatlarıyla övünsün; siz yarınınızı bugünden inşa eden, kendi hayatının sarsılmaz ve bağımsız fon yöneticisi olun. Günün sonunda, o alkışlar ve anlık hazlar bittiğinde, size kalan tek şey bugünden geleceğe miras bıraktığınız o huzurlu ve özgür zemin olacaktır.

Sonuç olarak belirtmek isterim ki bu yazı bir finansal tavsiye niteliği taşımamaktadır. Burada ortaya konulan görüşler, bireysel davranışlarımızın, zaman tercihlerimizin ve tüketim alışkanlıklarımızın uzun vadeli sonuçları üzerine düşünsel bir değerlendirmeden ibarettir.

Continue Reading

Yazarlar

HEYBENİN EN AĞIR YÜKÜ: SALİM KOCABA’NIN GEÇ KALAN AYNASI

Şenay Kahraman

Geçen hafta “Vira Bismillah” diyerek çıktığımız bu uzun soluklu yolculukta, nesiller boyu aktarılan tramva yolculuğunun ilk durağından yaşanmışlıklarla örülü ağın ilk hikayesinden serüvene başlıyoruz. Okumaya hazırsanız arkanıza yaslanın çünkü bu yolculuk biraz sarsıcı olabilir. 1900 lü yılların başında geçen Deliorman coğrafyasından, insan kalbinin hem en cömert hem de en kırılgan yanını yüzümüze bir tokat gibi çarpan, yaşanmış bir hayat hikayesinin tanığı olacaksınız. Bu; malın mülkün değil, asıl zenginliğin “vefa” olduğunu anlatan Salim Kocaba’nın hikayesidir.

Salim Kocaba, Deliorman’ın uçsuz bucaksız topraklarına sahip, herkesin gıptayla baktığı bir toprak zenginiydi. Hayat ona cömert davranmıştı ama bir gün en büyük dayanağını, eşini elinden alınca beş çocuğuyla (dört kız, bir oğlan) bir başına kalakaldı. Eskilerin deyimiyle “Ana gidince baba enişte olur ya da ana gidince çocuklar çil yavrusu gibi dağılır” deyimlerinin boşuna söylenmediğini Salim Kocaba bize en ağır şekilde öğretecek bu hikayede. Anneannem hep derdi bu laflar boşuna söylenmemiş hepsinin var bir yaşanmışlığı diye. Herkes kendi acısının filozofu olmuşçasına yürekten dile dökülen bu sözlerin bir de şu yönü vardı “Sap döner keser döner gün gelir hesap döner.” İşte bu sözün de boşa söylenmediğini yine bu hikayede bulacağız. Sigmun Freud yıllar önce sanki bu hikayeden ilham alarak “Tramvanın zorlantısı kuramını” ortaya atmıştı. Bu kuramın bize bireylerin yaşadıkları olayları nasıl kendinden sonraki nesillere aktarıldığının en çarpıcı örneği olacağını ne Salim Kocaba ne de çocukları henüz bilmiyordu. Şimdi hikayemize geri dönelim ve görelim tramva nasıl bir tohum gibi ruhumuza ekilip filizlenip boy vererek içimizde büyümeye devam ediyor. 

Evin direği yıkılınca, çocuklarına bir anne, evine bir düzen olsun diye yeniden evlendi Salim Kocaba. Evlendi evlenmesine de bilmiyordu ki, o eve getirdiği yeni nefes, kendi canından olan evlatlarının yuvasını dağıtarak, nesiller boyu aktarılan tramvanın fitilini ateşleyip, onların hayatını tarumar edecekti.

Üvey anne çıkmazı ve fırındaki ilk karşılaşma

Yeni eş, Salim Kocaba’nın çocuklarını istemedi. O koca topraklara, o geniş eve Salim’in kızları ve tek oğlu sığamadı. Salim Kocaba, eşiyle evlatları arasında sıkışıp kaldı ve ne yazık ki o dönem çaresizlikten mi, yoksa basiretsizlikten mi bilinmez, dört evladını akrabalarının yanına gönderdi. Çocuklar, kendi babalarının varlığı içinde öksüz ve yetim büyüdüler. Deyim yerindeyse anneleri ölünce çocuklar çil yavrusu gibi dağıldı.

Evlatların içinde sadece Sabiha kalmıştı. Kalmıştı kalmasına ama Sabiha için o ev bir yuva değil, adeta bir hapishanenin küflü duvarlarına dönmüş, ne zaman berat edeceği belli olmayan bir mahkumun sığınağı olmuştu. Üvey annenin olur olmadık nedenlerle kurduğu tuzaklar, Salim Kocaba’nın kulağına fısıldanan yalanlar…

Salim Kocaba, eşinin dolduruşlarına gelip öz kızı Sabiha’yı defalarca acımasızca dövdü. Oysa o meşhur “emici zihinler” o yaşlarda neyi kaydederse, geleceğin aynası o oluyordu. Sabiha o evde korkuyu ve adaletsizliği kadınların her durumda haksızlığa boyun eğmeyi gerektiğini öğrenirken; babası ise bir kadının sözleriyle kendi canından olan kızının hak etmediği yükünün vebalini…

Yıllar akıp gitti. Akrabaların yanında büyüyen, en küçük kızından olan torununu, tıpkı bir yabancı gibi köyün fırınında tanıdı Salim Kocaba. Fırıncı dayanamadı Salim Kocaba’nın vicdansızlığına ve yılların sessizliğini bozdu. “Salim tanıdın mı bu kızı?” Her zaman ki umursamazlığı yoktan saymanın artık kendisinde arsızlığa dönüştüğü vurdumduymazlıkla sordu Salim Kocaba “Çıkaramadım kim acaba” diyebildi. Fırıncı belki vicdana gelir de kalbi yumuşar diye bir umutla; “senin torunun” dedi. Ama nerden bilebilirdi ki kalbi mühürlenmiş olan Salim Kocaba’nın bu tanışmanın kalbine tesir etmeyeceğini. Yine bilindik umursamazlığı ile “Aaa maşalah maşallah” diyerek küçük kızın başını yarı okşar yarı panikle sever gibi yapıp, kaçar gibi uzaklaştı Salim Kocaba. O gün dede torunun ilk ve son karşılaşması oldu ama değersizliğin dokunuşu torununda baki kaldı. Kendi evlatlarını uzağa savurmuş bir dedenin, torunuyla bir fırında yabancı gibi tanışması, hayatın ona kestiği ilk sessiz faturaydı.

Vefasızlığın sınır kapısı

Gel zaman git zaman, çocuklar büyüdü. Salim Kocaba yaşlandı, o heybetli gövdesi büküldü. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç dalgası başladığında, Salim Kocaba hayatının en büyük kumarını oynadı. Kendi öz çocuklarına son vefasını gösterme şansını vermişti kader ona ama o yine kendi çocuklarını el üstünde tutmak yerine, elinde avucunda ne varsa, bütün varlığını üvey çocuklarına ve eşine devretti. “Beni yaşlılığımda el üstünde tutarlar” diye düşündü.

Geri sayım başladığında, üvey evlatları ve eşi eşyalarını topladı. Türkiye’ye gitmek için yola çıkarken, arkalarında bir enkaz gibi Salim Kocaba’yı bıraktılar. Onu götürmek istemediler. Her şeyini uğruna feda ettiği o insanlar, sınırı geçerken yaşlı adamı Bulgaristan’da kendi vicdanı ile baş başa bırakıp, arkalarına bile bakmadan kaçar gibi gittiler.

Salim Kocaba’nın o an döktüğü gözyaşları ne de yalvarışları çare olmadı dermanına. Arabanın arkasından can havliyle feryat etti:

“Yalvarırım beni burada bırakmayın! Beni götürün, gerekirse köprüden geçerken denize atın ama burada bırakmayın… Ben her şeyimi size verdim. Bu halimle kendi öz çocuklarımın yüzüne nasıl bakarım? Ne olur bırakmayın…”

Ama nafile…

Arabanın tekerlekleri döndü, toz bulutu havaya karıştı ve Salim Kocaba’yı kendi vicdan azabıyla baş başa bırakıp gittiler.

İncinen yerden sarılmak istenen yaralar

Peki sonra ne mi oldu? Hani o olur olmadık nedenlerle dayak yiyen Sabiha vardı ya…

Hani o evden uzaklaştırılan diğer üç kız ve bir oğlan…

İşte o öz evlatlar, babalarının kendilerine yaşattığı tüm acılara, o kırık çocukluk hatıralarına rağmen arkalarını dönmediler babalarına sahip çıktılar.

Neden mi; “Çocuklar incindikleri yerden onarılmak ister” diye. Çocuklar anneleri onlara kızsalar hatta dövseler bile ağlarken anne diye ağlayıp onlara sarılmak istemelerinin nedeni de tam olarak bu. İncindiği yerden onarılmak. Tıpkı Salim Kocaba’nın çocukları gibi. Babalarına nefretle değil, şefkatle sarıldılar. İncindikleri yerden onarılmak babalarının son zamanlarında açtığı yaraları onarabilmek adına. Salim Kocaba, her şeyini verdiği üvey çocukları tarafından terk edilirken; hiçbir şey vermediği, hatta çocukluklarını ellerinden aldığı öz evlatlarının dizinin dibinde son günlerini yaşadı. Onlar babalarına baktılar, onu yalnız bırakmadılar ama o yaralı ruhları iyileşemedi. Geçmişin yarasını sarmak o kadar kolay olmadı.

Görünmez miras: Nesiller boyu taşınan kambur

Salim Kocaba’nın bu sarsıcı hikayesi, Deliorman’ın tozlu yollarında kalmış eski bir anıdan çok daha fazlasıdır. Bu hikaye, aslında her birimizin hayatında var olan, o nesiller boyu aktarılan “görünmez bağların” ve travmaların en somut aynasıdır.

Pedagojide ve psikolojide sıkça gördüğümüz çok ağır bir gerçek vardır: Anne babanın ruhunda açılan ve iyileşmeyen her yara, bir sonraki nesle aktarılır. Salim Kocaba’nın çocuklarına yaşattığı o terk edilmişlik, adaletsizlik ve sevgisizlik hissi, aslında o çocukların ruhuna ekilen karanlık birer tohumdur. Bu travma zincirinin ilk halkası böylece oluştu. Bireylerin kendi çocukluklarında yaşadıkları olayları kendi evlatlarına aynı öfkeyle, aynı sertlikle yaklaşma olasılığı çok yüksektir. Çünkü insan, çocukken kalbine hangi duygu yüklenmişse, büyüdüğünde etrafına onu yansıtmaya meyillidir.

O öz evlatlar, maruz kaldıkları o ağır travmayı bir intikam mekanizmasına dönüştürmediler. Babalarını cezalandırmak yerine, ona şefkatle sarılarak aslında kendi içlerindeki o yaralı çocuğu onarmak istediler ama nafile. Travmanın o karanlık ve yıkıcı bağını, kendi iradeleri ve vefalarıyla yıkmak o kadar kolay olmayacaktı. Nesiller boyu bir kambur gibi aktarılan o “terk edilme” acısını, kendi adaletleriyle bir şifa hikâyesine dönüştürme çabaları anlamsız kaldı.

Sevgili okurlar; dünya malı dünyada kalıyor ama insanın insana ettiği ne vefa ne de vefasızlık unutulmuyor.  Bizler geçmişin yüklerini, ailemizden devraldığımız o görünmez travmaları fark edip, onları onarmadığımız sürece nesilden nesile aktarıyoruz. İşte bu hikayede bunu somut olarak göreceğiz. Bakalım haftaya Sabiha’nın hikayesiyle bu travma nasıl vuku bulmuş, Sabiha nasıl bir hikayenin kahramanı olmuş hep birlikte göreceğiz. Kısmetimizde vefalı yüreklerle karşılaşmak, geçmişin yaralarını sevgiyle sarabilmek olsun.

Haftaya Sabiha’nın hikayesinde, buluşmak üzere, hoşçakalın.

Continue Reading

Yazarlar

GÖNÜL İNSANI OLMAK

Gönül kelimesi kültürümüzde çok derin izler bırakmıştır. Gönül insanı, mantık ve çıkardan ziyade sevgi, şefkat, hoşgörü ve merhamet gibi duygularla hareket eden kişidir.

Dilimizde gönül bağı, gönül Birliği, gönül alma, gönül verme, gönül hırsızı, gönlü bol, gönüllü, gönül eri, gönül gezdirmek gibi birçok deyimler vardır.

Gönül insanı Ahlaklı bir insandır. Merhametli bir insandır. Kul hakkına riayet eden bir insandır.

Emin, güvenilir. elinden ve dilinden başkasının zarar görmediği insandır.

Eliyle diliyle bir başkasını rencide etmeyen, incitmeyen insandır.

Gönül insanın kıblesidir. Hiç kimsenin kalbini kırmayın, incitmeyin. Çünkü müminin kalbi Allah evidir. Gönül insanı yaratılmışları yaratandan ötürü sever. Gönül insanı kötülüğe daima iyilikle karşılık verir. Gönül insanı karakter sahibidir. Kendisine her konuda güvenilir. Karşındakini anlayan bir insandır. Gönül insanının gönül kapısı, sofrası herkese açıktır.

İnsanların acılarını, sevinçlerini paylaşır iyi ve kötü günde insanların daima yanlarında olur. Gönül insanı herkesle iyi geçinir, insanlarda kusur aramaz, hatalarından dolayı kimseyi azarlamaz ve ayıp aramaz

Gönül insanı fedakârdır, kendisinden çok başkaları için yaşar. Gönül insanı her işini Allah rızası için yapar. Hizmetten hizmete koşar. Allah ile olunca ömür de hoştur ölüm de hoştur. Gönül ellerini üzerinde Türk milleti yükselmiştir.

Anadolu sultanları dediğimiz Yunus Emre, Mevlana, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli gönül erleridir. Çünkü onlar Allah aşkı, Peygamber sevgisi ile yaşamışlar ve insanlara aşılamaya çalışmışlardır. Gönül insanı vefakârdır, özverilidir. Gönül insanı kendini ve yaptıklarını hesaba çeker. Yaptığı her işi en güzel şekilde yapmaya çalışır.

Gönüllü kuruluşlara gidip biraz gönül ile bakarsanız görürsünüz ki gönüllüler hayatlarının her anında gerçek paylaşmayı yardımlaşmayı severler ve gerçek dostturlar.
Yunus Emre ne güzel söylemiş: Dostun evi gönüllerdir. Gönüller yapmaya geldim.
Gönlü güzel insanların gönlünde olmak ne güzel!

Continue Reading

Trending