Connect with us

Yazarlar

İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!

FİNANSAL SAĞLIK KARNESİ: ŞİRKETİN GERÇEKTEN GÜÇLÜ OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?

Bir işletmenin satışları artabilir, kârı yükselebilir, varlıkları büyüyebilir. İlk bakışta bütün göstergeler olumlu bir şekilde görünebilir. Peki, bu işletme gerçekten güçlü müdür? Borçlarını rahatlıkla ödeyebiliyor mudur? Kârını nakde dönüştürebiliyor mudur? Büyürken finansal risklerini kontrol altında tutabiliyor mudur?

İşte bu soruların cevabı, tek bir mali tabloya veya tek bir finansal orana bakılarak verilemez.

Serimiz boyunca bilançonun aktif ve pasif tarafını, gelir tablosunu, nakit akışını, işletme sermayesini, likiditeyi, faaliyet verimliliğini, borçluluğu, kârlılığı, finansal riski ve büyümeyi ayrı ayrı ele aldık. Her bir başlık, işletmenin finansal yapısına farklı bir pencereden bakmamıza olanak sağladı.

Ancak şimdi bütün bu pencerelerden gördüklerimizi bir araya getirme zamanı. Çünkü bir işletmenin gerçek finansal gücü, yalnızca ne kadar kazandığıyla değil; kazancını nasıl elde ettiğiyle, kaynaklarını nasıl kullandığıyla, borçlarını nasıl yönettiğiyle ve gelecekte karşılaşabileceği zorluklara ne kadar hazırlıklı olduğuyla da ilgilidir.

Öyleyse gelin, işletmenin finansal sağlık karnesini birlikte okuyalım.

I-) İlk bakışta güçlü görünen her işletme gerçekten güçlü müdür?

Bir işletmenin toplam varlıklarının 200 milyon TL, yıllık satışlarının 250 milyon TL ve dönem net kârının 25 milyon TL olduğunu düşünelim. İlk bakışta oldukça olumlu bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. İşletme satış yapıyor, kâr elde ediyor ve önemli bir varlık büyüklüğüne sahip.

Ancak değerlendirmeyi burada bırakırsak bazı önemli soruları cevapsız bırakmış olabiliriz.

Bu işletmenin ne kadar borcu var? Satışlarından doğan alacaklarını zamanında tahsil edebiliyor mu? Depolarındaki stoklar ne kadar sürede satılıyor? Elde ettiği kâr, faaliyetlerinden nakit üretmesini sağlıyor mu? Önümüzdeki dönemde vadesi gelecek borçlarını karşılayabilecek durumda mı? Belki işletmenin 25 milyon TL kârı vardır; ancak müşterilerinden tahsil edemediği alacaklar nedeniyle nakit sıkıntısı yaşıyor olabilir. Belki satışları hızla artmıştır; fakat bu büyümeyi finanse etmek için yoğun biçimde borçlanmıştır. Dolayısıyla finansal sağlık karnesi hazırlanırken yalnızca olumlu görünen rakamları sıralamak yeterli değildir. Bu rakamların arkasındaki ilişkiyi anlamak gerekir.

Finansal güç, tek bir göstergenin iyi görünmesi değil; göstergelerin birbiriyle uyumlu bir yapı ortaya koymasıdır.

II-) Likidite: İşletme vadesi gelen borçlarını ödeyebilir mi?

Finansal sağlığın ilk kontrol noktalarından biri likidite olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir işletmenin kâr etmesi, vadesi gelen borçlarını mutlaka ödeyebileceği anlamına gelmez. Çünkü borçların ödenmesinde yalnızca kâr tutarı değil, nakdin ne zaman elde edildiği de önemlidir.

Örneğin işletmenin kısa vadeli borçları 50 milyon TL, dönen varlıkları ise 100 milyon TL olsun. Bu durumda cari oran 2 olarak hesaplanır. İlk bakışta olumlu görünen bu oran, işletmenin her koşulda rahat olduğu anlamına gelmeyebilir. Dönen varlıkların önemli bir kısmı tahsilatı geciken alacaklardan veya uzun süre depoda bekleyen stoklardan oluşuyorsa, işletme beklenen ödeme gücüne fiilen sahip olmayabilir.

Bu nedenle yöneticinin yalnızca cari orana değil; nakit ve nakit benzerlerine, alacakların tahsilat süresine, stokların dönüş hızına ve borçların vade dağılımına da bakması gerekebilir.

Ayrıca likidite oranları değerlendirilirken sektör özellikleri, işletmenin faaliyet döngüsü ve geçmiş dönem performansı dikkate alınmalıdır.

Asıl soru şudur: İşletmenin bilançosunda görünen kaynaklar, ihtiyaç duyulan zamanda ödeme gücüne dönüşebiliyor mu?

III-) Kârlılık: Şirket kazanıyor mu, kaynaklarını verimli mi kullanıyor?

Bir işletmenin finansal sağlığını değerlendirirken kârlılık elbette vazgeçilmezdir. Ancak yalnızca net kâr tutarına bakmak, işletmenin performansını anlamak için yeterli olmayabilir. Örneğin iki işletmenin de 20 milyon TL net kâr elde ettiğini düşünelim. Birinci işletme 100 milyon TL satış yaparken ikinci işletme 400 milyon TL satış yaptığını düşünelim. Her iki işletmenin kâr tutarı aynı olsa da satışlarına göre kârlılıkları farklıdır. Birinci işletmenin net kâr marjı yüzde 20, ikinci işletmenin ise yüzde 5’tir.

Bu fark, işletmelerin satışlarından ne ölçüde kâr ürettiğine ilişkin önemli bir bilgi verebilir. Ancak tek başına hangi işletmenin daha sağlıklı olduğunu kesin olarak göstermeyebilir. Faaliyet gösterilen sektör, kullanılan sermaye, borçluluk, risk düzeyi ve kârın sürdürülebilirliği de değerlendirmeye katılmalıdır. Benzer şekilde aktif kârlılığı ve özkaynak kârlılığı da işletmenin kaynaklarını ne ölçüde verimli kullandığına ilişkin bilgiler sunar.

Burada önemli bir ayrıntı vardır: Yüksek özkaynak kârlılığı her zaman güçlü bir finansal yapının göstergesi değildir. İşletme yoğun borç kullanarak özkaynak kârlılığını yükseltmiş olabilir. Bu durumda getirinin yanında riskin de arttığı unutulmamalıdır.

IV-) Borçluluk: İşletmenin taşıyabileceğinden fazla yükü var mı?

Borçlanma, işletmelerin büyümesini ve yatırımlarını finanse etmesini sağlayan önemli araçlardan birisidir. Ancak borcun miktarı kadar maliyeti, vadesi ve hangi amaçla kullanıldığı da önemlidir. Bir işletmenin 100 milyon TL borcu olduğunu varsayalım. Bu borç uzun vadeli, maliyeti öngörülebilir ve işletmenin gelir üretme kapasitesiyle uyumlu olabilir. Başka bir işletmenin aynı tutardaki borcunun ise önemli bir bölümü kısa vadeli olabilir ve yüksek finansman gideri doğurabilir.

Rakam aynı olsa da finansal risk aynı olmayabilir.

Dolayısıyla finansal sağlık karnesinde şu soru mutlaka yer almalıdır: İşletme borçlarını yalnızca bugün taşıyabiliyor mu, yoksa gelecekte de geri ödeyebilecek bir yapıya sahip mi?

V-) Nakit akışı: Kâr gerçekten paraya dönüşüyor mu?

Bir işletmenin finansal sağlığını ortaya koyan en önemli göstergelerden biri de nakit üretme kapasitesidir.

Gelir tablosunda kâr görülmesi ile işletmenin faaliyetlerinden yeterli nakit elde etmesi aynı şey değildir. Satışların önemli bir kısmı vadeli yapılmışsa veya stoklara ciddi miktarda kaynak bağlanmışsa, kârlılık artarken nakit ihtiyacı da büyüyebilir.

Örneğin işletme 20 milyon TL net kâr elde etmiş olsun. Buna rağmen ticari alacakları 30 milyon TL artmış ve stoklarına önemli miktarda kaynak bağlanmışsa, faaliyetlerden elde edilen nakit beklenenden düşük kalabilir. Bu durum tek başına işletmenin başarısız olduğu anlamına gelmez. Büyüme dönemlerinde işletme sermayesi ihtiyacı artabilir. Ancak bu ihtiyacın nasıl karşılandığı ve ne kadar sürdürülebilir olduğu mutlaka incelenmelidir. İşletmenin faaliyetlerinden nakit üretmesi, yatırımlarını hangi kaynaklarla finanse ettiği ve borç geri ödemelerini nasıl gerçekleştirdiği birlikte değerlendirilmelidir.

Çünkü işletmeler yalnızca kâr ederek değil, faaliyetlerini sürdürebilecek nakit akışını sağlayarak da ayakta kalır.

VI-) Finansal sağlık karnesi hazırlanırken hangi sorular sorulmalı?

İşletmenin finansal durumunu bütüncül biçimde değerlendirmek isteyen yöneticiler, rakamların yanında şu sorulara da cevap aramalıdır:

  • Likidite: Vadesi gelen yükümlülüklerimizi zamanında karşılayabiliyor muyuz?
  • Kârlılık: Satışlarımızdan ve kullandığımız kaynaklardan yeterli kazanç elde edebiliyor muyuz?
  • Nakit akışı: Faaliyetlerimiz sürdürülebilir nakit yaratıyor mu?
  • Borçluluk: Borçlarımızın maliyeti, vadesi ve geri ödeme kapasitemiz birbiriyle uyumlu mu?
  • Faaliyet verimliliği: Alacaklarımızı, stoklarımızı ve varlıklarımızı ne kadar verimli kullanıyoruz?
  • Büyüme: Büyümemiz finansal yapımızı güçlendiriyor mu, yoksa finansman ihtiyacımızı mı artırıyor?
  • Finansal risk: Faiz, kur, maliyet veya tahsilat koşulları değiştiğinde işletmemiz ne ölçüde etkilenir?

VII-) Üç mali tablo, tek finansal sağlık karnesi

Serimizin önceki yazılarında sık sık vurguladığımız gibi bilanço, gelir tablosu ve nakit akış tablosu birbirinden bağımsız değerlendirilmemelidir.

Bilanço, işletmenin varlıklarını ve bu varlıkların hangi kaynaklarla finanse edildiğini gösterir. Gelir tablosu, belirli bir dönemde elde edilen satışları, maliyetleri ve kârı ortaya koyar. Nakit akış tablosu ise nakdin hangi faaliyetlerden elde edildiğini, nerelerde kullanıldığını ve finansman ihtiyacının nasıl karşılandığını anlamamıza yardımcı olur. Örneğin bilançosu güçlü görünen, gelir tablosunda kâr açıklayan ancak faaliyetlerinden yeterli nakit üretemeyen bir işletmede daha ayrıntılı inceleme gerekebilir.

Son söz

Bir işletmenin finansal sağlığını anlamak için yalnızca bilançosuna, yalnızca kârına veya yalnızca nakit durumuna bakmak yeterli değildir. Asıl mesele; bütün bu göstergelerin birlikte ne anlattığını anlayabilmektir. Çünkü yüksek satış, yüksek kâr anlamına gelmeyebilir. Yüksek kâr, güçlü nakit akışı anlamına gelmeyebilir. Yüksek varlık büyüklüğü, verimli kaynak kullanımı anlamına gelmeyebilir. Borçlanma da tek başına finansal zayıflık göstergesi değildir.

Unutmayalım: Finansal güç, yalnızca bugün iyi görünmek değil; yarın karşılaşılabilecek zorluklara karşı da hazırlıklı olmaktır. Böylece serimizde mali tabloların temel unsurlarını, finansal oranları ve işletmelerin karşılaşabileceği riskleri adım adım ele almış olduk. Artık bütün bu bilgileri tek bir çerçevede bir araya getirmenin zamanı geldi. Bir sonraki ve son yazımızda, serimiz boyunca sorduğumuz sorulara yeniden dönecek; varlıklardan borçlara, kârlılıktan nakit akışına, büyümeden finansal dayanıklılığa kadar bütün başlıkları bir arada değerlendireceğiz.

Çünkü artık son soruyu sorma zamanı: Bir işletmenin gerçek finansal fotoğrafını nasıl çekeriz?

19. VE SERİMİZİN SON YAZISI: ŞİRKETİN GERÇEK FİNANSAL FOTOĞRAFI

Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

SEVMEK MI, SIĞINMAK MI?

Kaygılı Bağlanma ve İlişkilerde Şifa Yolları

Hiç kendinizi bir mesajın yanıtlanmadığı o birkaç dakikada senaryolar yazarken buldunuz mu? Ya da partnerinizin hafifçe değişen ses tonundan “Benden uzaklaşıyor mu?” anlamı çıkarıp paniklediğiniz oldu mu? Eğer bu hisler size tanıdık geliyorsa, yalnız değilsiniz. İçinizdeki o görünmez ama güçlü ses, kaygılı bağlanma stilinin yankısından başka bir şey olmayabilir.

İlişkiler, hayatın en derin sığınakları olabileceği gibi, bazen de en büyük belirsizlik alanlarına dönüşebilir. Ancak bu belirsizliğin kaynağı her zaman karşı taraf değildir; bazen çocukluğumuzdan kalma, farkında olmadan sırtımızda taşıdığımız yüklerdir.

Kaygılı bağlanma nedir ve nasıl hissettirir?

Psikolojide “kaygılı bağlanma”, çocukluk çağında ebeveynlerle ya da bakım verenlerle kurulan tutarsız bağların bir sonucudur. Bazen sevgiyle sarmalanıp bazen duygusal olarak yalnız bırakılan çocuklar, büyüdüklerinde ilişkilerinde hep şu örtük korkuyla yaşarlar: “Her an terk edilebilirsin.”

Kaygılı bağlanan bireyler genellikle:

• Aşırı tetiktedir: Partnerin mimiklerinden, mesaj atma süresinden ya da kelime seçimlerinden anlam çıkarmaya çalışırlar.

• Sürekli onay arar: Değerli ve sevilebilir olduklarını hissetmek için partnerlerinin onayına ve ilgisine bağımlı hale gelebilirler.

• Kendi ihtiyaçlarını ihmal eder: Karşı tarafı kaybetmemek adına kendi sınırlarından, duygularından ve isteklerinden taviz verirler.

Bu durum zamanla ilişkide adeta bir kedi-fare oyununa dönüşür. Kaygılı taraf yaklaştıkça diğer taraf bunalıp geri çekilebilir; diğer taraf geri çekildikçe kaygılı tarafın paniği artar. Peki, bu kısırdöngüden çıkmak mümkün mü?

İlişkiyi ve zihni özgürleştiren çözüm yolları

Kaygılı bağlanma bir kader veya değiştirilemez bir karakter özelliği değildir. Doğru farkındalık ve adımlarla, “güvenli bağlanmaya” doğru evrilmek tamamen sizin elinizdedir.

  1. Kendi kendinizin sığınağı olmayı öğrenin (Öz-şefkat)

Terk edilme korkusu hissettiğinizde, o andaki panik halini dışarıdan bir onayla dindirmeye çalışmak geçici bir çözümdür. Asıl dönüşüm, kendinize şu soruyu sorabildiğinizde başlar: “Şu an içimdeki çocuk neyden korkuyor ve ben bir yetişkin olarak kendime nasıl destek olabilirim?” Zihninize giren felaket senaryolarına hemen inanmak yerine, onların sadece geçmişten gelen birer “duygu dalgası” olduğunu kabul edin.

  • İhtiyaçlarınızı itham etmeden ifade edin

Kaygılı hissettiğimizde genelde tepkisel davranırız: “Benimle hiç ilgilenmiyorsun!” demek yerine, duygularınızı ve ihtiyaçlarınızı şeffaflıkla paylaşın.

Örnek: “Bugün biraz mesafeli olduğunu hissettiğimde içimde bir endişe doğdu. Seninle ilgili bir durum olmadığını bilmeye ihtiyacım var.”

İlişkide açık ve suçlamayan bir dil kullanmak, savunma duvarlarını indirir.

3. “Tek odak noktası” Olmaktan çıkın

Hayatınızın merkezine sadece partnerinizi koyduğunuzda, onun her hareketi sizin tüm dünyanızı sarsar. Kendi hobilerinize, dostluklarınıza, kariyerinize ve kişisel alanınıza yatırım yapın. Kendi hayatında tam ve mutlu olan bir insan, ilişkisine bir ihtiyaçtan değil, bir tercihten dolayı tutunur.

4. Güvenli bağlanan partnerlerle iletişim kurun

İronik bir şekilde, kaygılı bağlanan bireyler sıklıkla duygusal olarak ulaşılmaz (kaçıngan) kişilere çekilirler. Ancak güvenli bağlanan, net, tutarlı ve duygularını açıkça ifade edebilen insanlarla ilişki kurmak, kaygılı bağlanma sistemini zamanla sakinleştirir ve iyileştirir.

Son söz: Adım adım iyileşme

Sevmek; bir başkasının varlığında kaybolmak değil, kendi benliğini koruyarak bir bütünün parçası olabilmektir. Kaygılarınızı fark etmek, iyileşmenin ilk ve en büyük adımıdır. Kendi içinizdeki güveni inşa ettikçe, ilişkileriniz de bir kaygı arenası olmaktan çıkıp huzurlu bir limana dönüşecektir.

Bir sonraki yazıda kaçıngan bağlanma stili hakkında konuşmak üzere; şimdilik hoşçakalın, şefkatle kalın.

Continue Reading

Yazarlar

İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!

BİLANÇO, GELİR TABLOSU VE NAKİT AKIŞI AYNI HİKÂYEYİ Mİ ANLATIYOR?

Bir işletmenin mali tablolarına tek tek baktığımızda farklı bilgiler karşımıza çıkar.

  • Bilanço; işletmenin sahip olduğu varlıkları ve bu varlıkların hangi kaynaklarla finanse edildiğini anlamaya yardımcı olur.
  • Gelir tablosu; işletmenin belirli bir dönemde ne kadar satış yaptığını, hangi maliyetlere katlandığını ve ne kadar kâr elde ettiğini anlamaya yardımcı olur.
  • Nakit akış tablosu; işletmenin faaliyetleri sonucunda ne kadar nakit ürettiğini, bu nakdi nerede kullandığını ve finansman ihtiyacının nasıl oluştuğunu anlamaya yardımcı olur.
  • Her bir tablo kendi başına önemli bilgiler sunar. Ancak asıl finansal analiz, bu tabloların birbirinden bağımsız okunmasıyla değil, birlikte değerlendirilmesiyle başlar.

Çünkü bir işletmenin satışları artabilir. Kârı yükselebilir. Aktifleri büyüyebilir. Ancak aynı işletmenin nakit sıkıntısı yaşaması da mümkün olabilir.

Burada karşımıza önemli bir soru çıkar: “Bilanço, gelir tablosu ve nakit akış tablosu gerçekten aynı hikâyeyi mi anlatıyor?”Yoksa tabloların her biri işletmenin farklı bir yüzünü mü gösteriyor?

I-) Bilanço ne söylüyor?

Serimizin önceki bölümlerinde bilançonun farklı taraflarını ayrı ayrı inceledik. Aktiflere baktık. Alacakları, stokları ve duran varlıkları değerlendirdik. İşletmenin kaynak tarafına geçerek borçları ve özkaynakları ele aldık.

Ancak bilanço yalnızca işletmenin ne kadar varlığa veya ne kadar borca sahip olduğunu göstermekle sınırlı değildir. Bilanço bize işletmenin finansal yapısının belirli bir tarihteki fotoğrafını da sunar.

Örneğin bir işletmenin; 200 milyon TL toplam varlığı, 120 milyon TL borcu, 80 milyon TL özkaynağı olduğunu düşünelim.

İlk bakışta işletmenin finansal yapısı hakkında önemli bir fikir elde ederiz.

Ancak henüz işletmenin bu kaynaklarla ne kadar satış yaptığını, ne kadar kâr elde ettiğini veya faaliyetlerinden ne kadar nakit ürettiğini tam anlamıyla yorumlayamayız. Yani bilanço bize önemli bir fotoğraf gösterir. Fakat filmin tamamını henüz göstermemektedir.

İşte burada gelir tablosuna geçmemiz gerekir.

II-) Gelir tablosu ne söylüyor?

Gelir tablosu, işletmenin belirli bir dönemdeki faaliyet sonuçlarını anlamamıza ve yorumlamamıza olanak sağlar.

  • Satışlar ne kadar?
  • Maliyetler ne kadar?
  • Faaliyet kârı ne kadar?
  • Finansman giderleri ne kadar?
  • Dönem sonunda işletmenin elinde ne kadar kâr kalıyor?

Bunların tamamı gelir tablosunda karşımıza çıkar.

Örneğin bir işletmenin; 200 milyon TL toplam varlığı, 120 milyon TL borcu, 80 milyon TL özkaynağı olduğunu ve aynı işletmenin 200 milyon TL satış yaptığını ve dönem sonunda 20 milyon TL net kâr elde ettiğini düşünelim. Bilanço bize işletmenin 200 milyon TL varlığa sahip olduğunu söylerken, gelir tablosu bu varlıklarla belirli bir dönemde ne kadar faaliyet sonucu üretildiğine dair bilgi verir.

Ancak burada da başka bir soru ortaya çıkar:

20 milyon TL kâr elde eden işletmenin kasasına gerçekten 20 milyon TL girmiş midir? Cevap her zaman evet değildir. Çünkü satış yapılmış olabilir, ancak satış bedeli henüz tahsil edilmemiş olabilir. Stoklara para bağlanmış olabilir. Borçların vadeleri gelmiş olabilir. Finansman giderleri nedeniyle nakit çıkışı yaşanmış olabilir.

İşte bu nedenle yalnızca kâr rakamına bakmak da yeterli değildir.

III-) Kâr var, peki nakit nerede?

Serimizin daha önceki bölümlerinde de üzerinde durduğumuz gibi, kâr ile nakit aynı kavram değildir. Bir işletme satış yaparak gelir elde edebilir. Bu satışın maliyetlerini ve giderlerini dikkate aldığında kâr ortaya çıkabilir. Ancak satışın bedeli henüz tahsil edilmemişse, işletmenin kasasında aynı miktarda nakit bulunmayabilir.

Örneğin işletmenin 50 milyon TL tutarında satış yaptığını ve bunun 30 milyon TL’sinin vadeli olduğunu düşünelim. Gelir tablosunda satışın tamamı dikkate alınabilir. Ancak işletme açısından önemli olan başka bir gerçek vardır: “Satışın ne kadarı gerçekten tahsil edildi?”

Çünkü işletme çalışanlarının ücretlerini, tedarikçilerini, vergilerini, faizlerini ve vadesi gelen borçlarını yalnızca kâr rakamıyla değil, nakitle karşılamak zorundadır.

Bu nedenle kârın yanında nakit üretme gücünü de görmek gerekir.

Ve bizi doğrudan nakit akış tablosuna götüren soru tam olarak budur: “İşletme yaptığı faaliyetlerden gerçekten ne kadar nakit üretiyor?”

IV-) Nakit akışı ne söylüyor?

Nakit akış tablosu, işletmenin nakit hareketlerini anlamamıza yardımcı olur.

  • İşletmenin faaliyetlerinden nakit geliyor mu?
  • Yatırımlar için ne kadar nakit kullanılıyor?
  • Borçlanma veya sermaye yoluyla ne kadar kaynak sağlanıyor?

Bunların tamamı işletmenin nakit yapısını anlamak açısından önemlidir.

Örneğin işletmenin gelir tablosunda 20 milyon TL net kâr olduğunu düşünelim. Ancak aynı dönemde ticari alacakların 30 milyon TL arttığını ve stoklara da önemli miktarda kaynak bağlandığını varsayalım.

Bu durumda işletme kârlı görünmesine rağmen faaliyetlerinden elde ettiği nakit beklenenden daha düşük olabilir. Bu durum bize işletmenin kötü olduğu anlamına gelmez.

Ancak yöneticinin şu soruyu sormasını gerektirir: “Kârımız neden aynı ölçüde nakde dönüşmüyor?”

Çünkü işletmenin sürdürülebilirliği açısından yalnızca kâr üretmek değil, bu kârın nakit yaratma kapasitesi de önemlidir.

V-) Üç tablo birlikte okunduğunda ne görürüz?

Şimdi üç tabloyu aynı işletme üzerinden düşünelim. İşletmenin;

Bilançosunda: 200 milyon TL aktif, 120 milyon TL borç, 80 milyon TL özkaynak, olduğunu varsayalım.

Gelir tablosunda: 200 milyon TL satış, 20 milyon TL net kâr, olduğunu varsayalım.

İlk bakışta tablo olumlu görünebilir. Ancak nakit akışına baktığımızda faaliyetlerden yaratılan nakdin düşük olduğunu, alacakların hızla büyüdüğünü ve stoklara önemli miktarda kaynak bağlandığını görürsek değerlendirmemiz değişebilir.

Çünkü burada üç farklı tablo değil, aslında aynı işletmenin üç farklı yüzü karşımıza çıkmaktadır.

Bilanço: “Kaynaklar nerede?” diye sorar.

Gelir tablosu: “Bu kaynaklarla ne kadar faaliyet ve kâr ürettik?”sorusuna cevap arar.

Nakit akışı: “Bu faaliyetlerin sonucunda gerçekten ne kadar nakit yarattık?” sorusunu ortaya koyar.

İşte finansal analiz tam olarak bu üç sorunun birlikte değerlendirilmesiyle güçlenir.

VI-) Tablolar birbiriyle çelişiyorsa ne anlama gelir?

Bir işletmenin satışları artıyor olabilir. Kârı yükseliyor olabilir. Aktifleri büyüyor olabilir.

Ancak aynı dönemde; ticari alacaklar daha hızlı artıyorsa, stoklar büyüyorsa, borçluluk yükseliyorsa, finansman giderleri artıyorsa, faaliyetlerden yaratılan nakit zayıflıyorsa, yöneticinin yalnızca satış ve kâr artışına bakarak olumlu bir sonuca ulaşması doğru olmayabilir. Burada tabloların birbiriyle “çeliştiğini” söylemek yerine, aynı ekonomik olayın farklı sonuçlarını gösterdiğini düşünmek gerekebilir.

Örneğin satışların artması alacakların da artmasına neden olabilir. Büyüme stok ihtiyacını artırabilir. Stok ihtiyacındaki artış işletme sermayesi ihtiyacını yükseltebilir. İşletme sermayesi ihtiyacı arttığında borçlanma gündeme gelebilir. Borçlanma arttığında finansman giderleri yükselebilir.

Bütün bunların sonucunda gelir tablosunda görünen kâr ile nakit akışı arasında önemli bir fark oluşabilir.

Yani tek bir gelişme, üç mali tablo üzerinde farklı izler bırakabilir.

VII-) Yönetici üç tabloya bakarken hangi soruları sormalı?

Üç mali tabloyu birlikte okuyan bir yöneticinin kendisine bazı temel soruları sorması gerekir.

Bilanço için: Varlıklarımız nerede? Borçlarımız ne kadar? Özkaynağımız ne durumda?

Gelir tablosu için: Satışlarımız ne kadar büyüdü? Kârlılığımız nasıl değişti? Kârın kaynağı nedir?

Nakit akışı için: Faaliyetlerimizden ne kadar nakit üretiyoruz?Yatırımlarımız için ne kadar nakit kullanıyoruz?Borçlarımızı hangi kaynakla ödüyoruz?

Bu soruların cevapları birlikte değerlendirildiğinde işletmenin finansal yapısı çok daha net bir şekilde ortaya çıkmaya başlar.

VIII-) Büyüme var, peki finansal güç de var mı?

Serimizin 15. yazısında büyümenin her zaman güçlenmek anlamına gelmeyebileceğini ele almıştık. Şimdi üç mali tabloyu birlikte okuduğumuzda bu konu daha da netleşmektedir.

Bir işletmenin satışları 100 milyon TL’den 150 milyon TL’ye çıkabilir. Ancak aynı dönemde; ticari alacakları 20 milyon TL’den 50 milyon TL’ye, stokları 15 milyon TL’den 40 milyon TL’ye, borçları ise 30 milyon TL’den 70 milyon TL’ye çıkmış olabilir.

Bu durumda işletme gerçekten büyümüştür. Fakat yöneticinin bir sonraki sorusu şu olmalıdır: “Bu büyümeyi finanse etmek için ne kadar kaynak kullandık?’’

Çünkü büyüme yalnızca satışların artması değildir. Büyüme aynı zamanda işletmenin daha fazla işletme sermayesine, daha fazla finansmana ve daha güçlü bir nakit yönetimine ihtiyaç duymasına da neden olabilir. Dolayısıyla üç tablo birlikte okunduğunda, büyümenin işletmeye ne kadar değer kattığı kadar, bu büyümenin işletmeye ne kadar finansal yük getirdiği de görülebilir.

IX-) Üç mali tablo, tek hikâye

Aslında serimizin başından bu yana farklı başlıklar altında hep aynı sorunun cevaplarını arıyoruz.

  • İşletmenin parası nerede?
  • Kaynakları nasıl finanse ediliyor?
  • Ne kadar satış yapıyor?
  • Ne kadar kâr ediyor?
  • Kârı ne kadar kaliteli?
  • Nakit üretebiliyor mu?
  • Borçlarını taşıyabiliyor mu?
  • Kaynaklarını verimli kullanabiliyor mu?
  • Büyümesi finansal yapısını güçlendiriyor mu?

Artık bu soruların tamamını tek tek değil, aynı anda değerlendirebilecek noktaya geldik. Çünkü bilanço, gelir tablosu ve nakit akışı birbirinden bağımsız tablolar değildir. Bunlar aynı işletmenin farklı açılardan çekilmiş fotoğraflarıdır. Bir tabloyu tek başına okumak bize yalnızca bir parçayı gösterebilir.

Üçünü birlikte okumak ise işletmenin finansal hikâyesini daha bütüncül şekilde anlamamızı sağlar.

Son söz

Bir işletmenin finansal durumunu anlamak için yalnızca;

  • Ne kadar varlığımız var?
  • Ne kadar satış yaptık?
  • Ne kadar kâr ettik? sorularını sormak yeterli değildir.

Asıl mesele, bu soruların birbirleriyle olan ilişkisini görebilmektir.

  • Satış artıyor ama nakit neden artmıyor?
  • Kâr yükseliyor ama borç neden büyüyor?
  • Aktifler büyüyor ama kârlılık neden aynı hızda yükselmiyor?
  • Büyüyoruz ama neden sürekli finansmana ihtiyaç duyuyoruz?

İşte bu soruların cevapları, mali tabloların tek tek değil, birlikte okunmasıyla ortaya çıkar.

Çünkü bilanço bize işletmenin finansal yapısını, gelir tablosu işletmenin performansını, nakit akışı ise bu performansın nakde nasıl dönüştüğünü anlatır.

Ve üç tablo birlikte okunduğunda artık yalnızca rakamları değil, işletmenin finansal hikâyesini görmeye başlarız.

Ancak burada serimizin artık son aşamalarına yaklaşırken yeni bir soru daha ortaya çıkıyor: Bütün bu göstergeleri birlikte değerlendirdiğimizde, işletmenin gerçekten finansal olarak sağlıklı olup olmadığını nasıl anlayacağız?

Bir sonraki yazımızda artık tek tek oranlardan veya mali tablolardan ziyade, işletmenin bütün finansal görünümünü birlikte değerlendireceğiz.

FİNANSAL SAĞLIK KARNESİ: ŞİRKETİN GERÇEKTEN GÜÇLÜ OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?

Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.

Continue Reading

Yazarlar

İŞLETME YÖNETİCİLERİ DİKKAT!

ENFLASYON VE MALİ TABLOLAR: RAKAMLAR GERÇEĞİ NE KADAR ANLATIYOR?

Bir işletmenin mali tablolarına baktığımızda karşımıza çok sayıda rakam çıkar.

  • Satışlar
  • Kâr
  • Alacaklar
  • Stoklar
  • Borçlar
  • Özkaynaklar
  • Nakit

Yukarıda sıraladığımız rakamlar bize işletmenin finansal yapısı hakkında önemli bilgiler sunar.

Ancak ekonomide fiyatların hızlı değiştiği dönemlerde mali tablolardaki rakamları yalnızca oldukları haliyle okumak yeterli olmayabilir. Çünkü bir işletmenin satışlarının 200 milyon TL’den 300 milyon TL’ye çıkması, her zaman işletmenin gerçekte yüzde 50 büyüdüğü anlamına gelmeyebilir. Benzer şekilde kârın artması da işletmenin gerçek anlamda daha fazla kazandığını tek başına göstermeyebilir.

Burada karşımıza önemli bir soru çıkar: Rakamlar büyüyor olabilir. Peki, işletmenin gerçek ekonomik gücü de aynı ölçüde büyüyor mu? İşte enflasyonun mali tablolar üzerindeki etkisini anlamak, tam olarak bu sorunun cevabını aramakla başlar.

I-) Rakamlar büyüyor, peki gerçek değer de büyüyor mu?

Enflasyonist ortamlarda fiyatlar genel seviyesinde artış yaşanır. Bu durum işletmelerin satış fiyatlarından maliyetlerine, stoklarından sabit kıymetlerine kadar birçok kalemi etkileyebilir.

Örneğin bir işletmenin geçen yıl 200 milyon TL olan satışlarının bu yıl 300 milyon TL’ye yükseldiğini düşünelim. İlk bakışta yüzde 50’lik bir artış vardır. Ancak aynı dönemde işletmenin sattığı ürünlerin fiyatları da önemli ölçüde yükselmişse, satışlardaki artışın tamamını gerçek bir büyüme olarak değerlendirmek doğru olmayabilir.

Çünkü burada iki farklı etki birbirine karışabilir:

  • Fiyat artışı ve gerçek faaliyet büyümesi gerçekleşmiş olabilir
  • İşletme daha fazla ürün satmış olabilir.
  • Ancak yalnızca ürünlerin fiyatı yükseldiği için de daha yüksek bir ciroya ulaşmış olabilir.

Bu nedenle enflasyon dönemlerinde yöneticinin yalnızca; “Ciro ne kadar arttı?” diye değil, “Cirodaki artışın ne kadarı fiyat artışından, ne kadarı gerçek faaliyet büyümesinden kaynaklanıyor?” diye de sorması gerekebilir.

II-) Kâr artıyor, peki gerçekten daha mı çok kazanıyoruz?

Enflasyonun mali tablolardaki en dikkat edilmesi gereken etkilerinden biri de kârın yorumlanmasıdır.

Bir işletmenin satışları artarken maliyetleri de artabilir.

Örneğin geçen yıl 200 milyon TL satış yapan ve 20 milyon TL kâr elde eden bir işletmenin bu yıl 300 milyon TL satış ve 30 milyon TL kâr elde ettiğini düşünelim. Nominal olarak hem satış hem de kâr artmıştır.

Fakat bu artışın işletmenin gerçek ekonomik gücünde ne kadar bir değişim yarattığını anlamak için fiyat seviyesindeki değişimi de dikkate almak gerekebilir.

Çünkü mali tablolar üzerinde görülen nominal artışlar, ekonomik büyüklüklerin satın alma gücündeki değişimden bağımsız düşünülemez.

Bu nedenle enflasyonist dönemlerde; “Kârımız arttı.” demek tek başına yeterli olmayabilir.

Asıl soru şudur: “Kârımızın satın alma gücü ve işletmenin gerçek ekonomik performansı nasıl değişti?”

III-) Stokların değeri artıyor, ama bu kazanç mı?

Enflasyonun etkisi özellikle stokların bulunduğu işletmelerde daha dikkatli değerlendirilmelidir. Bir işletmenin deposunda bulunan ürünlerin maliyeti geçmiş tarihlerde oluşmuş olabilir. Ürünlerin satış fiyatı ise bugünkü piyasa koşullarına göre belirlenebilir. Bu durumda satış fiyatı ile geçmiş maliyet arasındaki fark, işletmenin kârında önemli bir etki oluşturabilir.

Örneğin bir işletmenin 20 milyon TL maliyetle aldığı bir ürün grubunun daha sonra 30 milyon TL’ye satıldığını düşünelim. Aradaki fark ilk bakışta 10 milyon TL kâr gibi görünür. Ancak işletmenin aynı stokları yeniden yerine koyabilmesi için bugün ne kadar kaynak gerektiği de önemlidir. Eğer aynı ürünleri yeniden almak için 28 milyon TL ödemesi gerekiyorsa, elde edilen 10 milyon TL’nin tamamını işletmenin serbestçe kullanabileceği bir kazanç gibi değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Çünkü işletmenin faaliyetini sürdürebilmesi için stoklarını yeniden oluşturması gerekir.

IV-) Alacakların rakamı büyüyor, peki değeri?

Enflasyonun etkisi yalnızca kâr ve stoklarla sınırlı değildir. Ticari alacaklar da bu ortamda ayrıca değerlendirilmelidir.

Bir işletmenin müşterilerinden 20 milyon TL alacağı olduğunu düşünelim. Bu alacağın 12 ay sonra tahsil edileceğini varsayalım. Nominal olarak işletme yine 20 milyon TL tahsil edecektir. Ancak paranın satın alma gücü zaman içerisinde değiştiğinde, bugün ile bir yıl sonraki 20 milyon TL’nin ekonomik anlamı aynı olmayabilir. Üstelik işletme bu süre boyunca söz konusu kaynağı kullanamayacağı için finansman ihtiyacı da doğabilir.

Bu nedenle özellikle uzun vadeli alacakların bulunduğu işletmelerde yalnızca; “Ne kadar alacağımız var?” sorusuna değil, “Bu alacak ne zaman tahsil edilecek ve tahsil edilene kadar işletmeye ne kadar finansman yükü oluşturacak?” sorusuna da bakmak gerekebilir.

Bu nokta, daha önce incelediğimiz işletme sermayesi ve nakit akışı konularıyla da doğrudan bağlantılıdır.

V-) Borçlarda enflasyonun etkisi nasıl okunmalı?

İşletmenin borç tarafında ise farklı bir dinamik ortaya çıkabilir. Bir işletmenin bugün kullandığı sabit tutarlı bir borcun anapara yükümlülüğü nominal olarak değişmeyebilir.

Ancak borcun vadesi boyunca ekonomideki fiyat seviyeleri değişebilir. Bu nedenle borcun yalnızca tutarına bakmak yeterli değildir. Borcun vadesi, maliyeti, faiz yapısı ve işletmenin bu borcu hangi kaynakla geri ödeyeceği birlikte değerlendirilmelidir.

Örneğin 50 milyon TL tutarında bir borç kullanan işletmenin bu borcu üretim kapasitesini artırmak için kullandığını düşünelim. Borç işletmeye ekonomik değer yaratıyorsa farklı bir değerlendirme yapılabilir. Ancak işletme aynı borcu sürekli olarak eski borçları kapatmak veya faaliyet açığını finanse etmek amacıyla kullanıyorsa, bilançoda görünen borç tutarının arkasındaki hikâye farklı olabilir.

Bu nedenle enflasyon dönemlerinde borcun nominal büyüklüğü kadar, borcun işletmenin gerçek finansman ihtiyacı üzerindeki etkisi de önemlidir.

VI-) Sabit kıymetler: Bilançodaki değer ile bugünkü değer aynı şey mi?

Enflasyonist dönemlerde duran varlıkların mali tablolardaki görünümü de ayrıca önem kazanır. Yıllar önce satın alınmış bir makine, bina veya tesis bilançoda geçmişteki maliyetleri üzerinden izlenmiş olabilir. Aradan geçen yıllar içerisinde ekonomideki fiyat seviyeleri önemli ölçüde değişmişse, söz konusu varlığın bugünkü ekonomik koşullardaki değeri ile mali tablolardaki tutarı arasında önemli farklar oluşabilir. Bu durum özellikle varlık yoğun işletmelerde finansal oranların yorumlanmasını da etkileyebilir.

Örneğin uzun yıllar önce alınmış büyük bir üretim tesisine sahip bir işletme ile yakın zamanda benzer büyüklükte yatırım yapmış başka bir işletmenin aktif büyüklükleri aynı şekilde yorumlanamayabilir.

Dolayısıyla bilanço rakamlarını karşılaştırırken yalnızca; “Hangi şirketin aktifleri daha büyük?” diye bakmak yerine, “Bu varlıkların ekonomik anlamı ve işletmenin faaliyetlerine katkısı nedir?” sorusunu da sormak gerekebilir.

VII-) Enflasyon oranları nasıl yanıltabilir?

Daha önceki yazılarımızda likidite, faaliyet verimliliği, borçluluk ve kârlılık oranlarını ele aldık. Ancak oran analizi yaparken de enflasyon etkisini göz ardı etmemek gerekir.

Örneğin bir işletmenin satışları artarken ticari alacaklarının daha hızlı arttığını düşünelim. Nominal rakamlar üzerinden yapılan bir değerlendirme, işletmenin büyüdüğünü gösterebilir. Ancak alacakların tahsilat süresi uzuyorsa, stoklar büyüyorsa ve nakit üretimi aynı hızda artmıyorsa işletmenin finansal yapısı farklı bir hikâye anlatabilir.

VIII-) Enflasyon büyümeyi görünmez hale getirebilir

Enflasyonist dönemlerde önemli sorunlardan biri de gerçek büyüme ile nominal büyümenin birbirine karışmasıdır.

  • Bir işletmenin satışları artabilir.
  • Aktif toplamı büyüyebilir.
  • Stokların parasal değeri yükselebilir.
  • Kâr rakamı artabilir.

Ancak bütün bu artışların aynı anda işletmenin gerçek ekonomik kapasitesini artırdığı sonucuna varılamaz. Çünkü fiyat seviyesindeki değişim, birçok kalemin nominal olarak daha yüksek görünmesine neden olabilir.

Bu nedenle yöneticinin büyüme analizinde şu ayrımı yapması gerekir: “Rakam büyüdü mü, yoksa işletme gerçekten güçlendi mi?” Bu ayrım özellikle uzun dönemli karşılaştırmalarda daha da önem kazanır. Geçmiş yılların rakamlarını bugünkü rakamlarla yan yana koymak kolaydır.

Ancak bu rakamların hangi ekonomik koşullarda oluştuğunu anlamadan yapılan karşılaştırmalar, yöneticiyi yanlış sonuçlara götürebilir.

IX-) Üç mali tablo, enflasyon ve tek hikâye

Serimizin önceki yazılarında olduğu gibi burada da üç mali tabloyu birlikte okumak gerekir.

  • Bilanço, işletmenin sahip olduğu varlıkları ve bu varlıkların hangi kaynaklarla finanse edildiğini gösterir.
  • Gelir tablosu, satışların, maliyetlerin ve kârın nasıl oluştuğunu ortaya koyar.
  • Nakit akış tablosu, işletmenin gerçek anlamda nakit üretme ve kullanma kapasitesini gösterir.

Enflasyon ise bu üç tablodaki rakamların yorumlanma biçimini etkileyebilen önemli bir ekonomik unsur olarak karşımıza çıkar.

Örneğin satışlar artarken; ticari alacaklar daha hızlı büyüyor, stokların parasal değeri yükseliyor, borçlanma artıyor, finansman giderleri yükseliyor ve faaliyetlerden yaratılan nakit aynı ölçüde artmıyorsa, işletmenin yalnızca gelir tablosundaki büyümeye bakarak güçlü bir performans gösterdiği sonucuna varmak doğru olmayabilir.

Çünkü mali tabloları okumak, yalnızca rakamları görmek değil; rakamların hangi ekonomik koşullarda oluştuğunu anlamaktır.

Son söz

Enflasyon, yalnızca marketteki fiyatları veya işletmenin satış fiyatlarını değiştiren bir ekonomik gelişme değildir. Enflasyon, işletmenin mali tablolarındaki birçok rakamın nasıl yorumlanacağını da etkileyebilir.

Bu nedenle yöneticinin kendisine yalnızca; “Satışlarımız ne kadar arttı?” “Kârımız ne kadar yükseldi?” “Aktiflerimiz ne kadar büyüdü?” diye sorması yeterli değildir.

Asıl sorular şunlardır:

  • Bu artışın ne kadarı fiyat değişiminden kaynaklanıyor?
  • Gerçek faaliyet büyümemiz ne kadar?
  • Kârımız işletmenin ekonomik gücünü gerçekten artırıyor mu?
  • Alacaklarımızın ve stoklarımızın büyümesi nakit ihtiyacımızı nasıl etkiliyor?
  • Varlıklarımızı gelecekte aynı kapasiteyle yenileyebilecek durumda mıyız?

Ve belki de en önemlisi:

Mali tablolarımızdaki rakamlar bize yalnızca nominal büyüklükleri mi gösteriyor, yoksa işletmenin gerçek finansal gücü hakkında da doğru bir fikir veriyor mu?

Çünkü enflasyon dönemlerinde rakamların büyümesi kaçınılmaz olabilir. Asıl mesele, hangi rakamın neden büyüdüğünü anlayabilmektir.

Bir işletmenin gerçek finansal fotoğrafını çekmek, yalnızca bilanço ve gelir tablosundaki rakamları okumakla bitmez. Rakamların birbirleriyle olan ilişkisini, nakit üretme gücünü, finansman yapısını ve ekonomik koşulları birlikte değerlendirmek gerekir.

İşte bu nedenle serimizin bir sonraki bölümünde artık tek tek mali tabloları ve oranları değil, üç mali tabloyu aynı masaya koyacağız.

Çünkü asıl soru şudur:

BİLANÇO, GELİR TABLOSU VE NAKİT AKIŞI AYNI HİKÂYEYİ Mİ ANLATIYOR?

Bu çalışma genel finansal okuryazarlık ve mali tablo analizi amacıyla hazırlanmış olup, herhangi bir şirket, menkul kıymet veya yatırım aracı hakkında yatırım tavsiyesi ya da kişiye özel finansal yönlendirme niteliği taşımaz.

Continue Reading

Trending