Connect with us

Yazarlar

HEYBENİN EN AĞIR YÜKÜ: SALİM KOCABA’NIN GEÇ KALAN AYNASI

Şenay Kahraman

Geçen hafta “Vira Bismillah” diyerek çıktığımız bu uzun soluklu yolculukta, nesiller boyu aktarılan tramva yolculuğunun ilk durağından yaşanmışlıklarla örülü ağın ilk hikayesinden serüvene başlıyoruz. Okumaya hazırsanız arkanıza yaslanın çünkü bu yolculuk biraz sarsıcı olabilir. 1900 lü yılların başında geçen Deliorman coğrafyasından, insan kalbinin hem en cömert hem de en kırılgan yanını yüzümüze bir tokat gibi çarpan, yaşanmış bir hayat hikayesinin tanığı olacaksınız. Bu; malın mülkün değil, asıl zenginliğin “vefa” olduğunu anlatan Salim Kocaba’nın hikayesidir.

Salim Kocaba, Deliorman’ın uçsuz bucaksız topraklarına sahip, herkesin gıptayla baktığı bir toprak zenginiydi. Hayat ona cömert davranmıştı ama bir gün en büyük dayanağını, eşini elinden alınca beş çocuğuyla (dört kız, bir oğlan) bir başına kalakaldı. Eskilerin deyimiyle “Ana gidince baba enişte olur ya da ana gidince çocuklar çil yavrusu gibi dağılır” deyimlerinin boşuna söylenmediğini Salim Kocaba bize en ağır şekilde öğretecek bu hikayede. Anneannem hep derdi bu laflar boşuna söylenmemiş hepsinin var bir yaşanmışlığı diye. Herkes kendi acısının filozofu olmuşçasına yürekten dile dökülen bu sözlerin bir de şu yönü vardı “Sap döner keser döner gün gelir hesap döner.” İşte bu sözün de boşa söylenmediğini yine bu hikayede bulacağız. Sigmun Freud yıllar önce sanki bu hikayeden ilham alarak “Tramvanın zorlantısı kuramını” ortaya atmıştı. Bu kuramın bize bireylerin yaşadıkları olayları nasıl kendinden sonraki nesillere aktarıldığının en çarpıcı örneği olacağını ne Salim Kocaba ne de çocukları henüz bilmiyordu. Şimdi hikayemize geri dönelim ve görelim tramva nasıl bir tohum gibi ruhumuza ekilip filizlenip boy vererek içimizde büyümeye devam ediyor. 

Evin direği yıkılınca, çocuklarına bir anne, evine bir düzen olsun diye yeniden evlendi Salim Kocaba. Evlendi evlenmesine de bilmiyordu ki, o eve getirdiği yeni nefes, kendi canından olan evlatlarının yuvasını dağıtarak, nesiller boyu aktarılan tramvanın fitilini ateşleyip, onların hayatını tarumar edecekti.

Üvey anne çıkmazı ve fırındaki ilk karşılaşma

Yeni eş, Salim Kocaba’nın çocuklarını istemedi. O koca topraklara, o geniş eve Salim’in kızları ve tek oğlu sığamadı. Salim Kocaba, eşiyle evlatları arasında sıkışıp kaldı ve ne yazık ki o dönem çaresizlikten mi, yoksa basiretsizlikten mi bilinmez, dört evladını akrabalarının yanına gönderdi. Çocuklar, kendi babalarının varlığı içinde öksüz ve yetim büyüdüler. Deyim yerindeyse anneleri ölünce çocuklar çil yavrusu gibi dağıldı.

Evlatların içinde sadece Sabiha kalmıştı. Kalmıştı kalmasına ama Sabiha için o ev bir yuva değil, adeta bir hapishanenin küflü duvarlarına dönmüş, ne zaman berat edeceği belli olmayan bir mahkumun sığınağı olmuştu. Üvey annenin olur olmadık nedenlerle kurduğu tuzaklar, Salim Kocaba’nın kulağına fısıldanan yalanlar…

Salim Kocaba, eşinin dolduruşlarına gelip öz kızı Sabiha’yı defalarca acımasızca dövdü. Oysa o meşhur “emici zihinler” o yaşlarda neyi kaydederse, geleceğin aynası o oluyordu. Sabiha o evde korkuyu ve adaletsizliği kadınların her durumda haksızlığa boyun eğmeyi gerektiğini öğrenirken; babası ise bir kadının sözleriyle kendi canından olan kızının hak etmediği yükünün vebalini…

Yıllar akıp gitti. Akrabaların yanında büyüyen, en küçük kızından olan torununu, tıpkı bir yabancı gibi köyün fırınında tanıdı Salim Kocaba. Fırıncı dayanamadı Salim Kocaba’nın vicdansızlığına ve yılların sessizliğini bozdu. “Salim tanıdın mı bu kızı?” Her zaman ki umursamazlığı yoktan saymanın artık kendisinde arsızlığa dönüştüğü vurdumduymazlıkla sordu Salim Kocaba “Çıkaramadım kim acaba” diyebildi. Fırıncı belki vicdana gelir de kalbi yumuşar diye bir umutla; “senin torunun” dedi. Ama nerden bilebilirdi ki kalbi mühürlenmiş olan Salim Kocaba’nın bu tanışmanın kalbine tesir etmeyeceğini. Yine bilindik umursamazlığı ile “Aaa maşalah maşallah” diyerek küçük kızın başını yarı okşar yarı panikle sever gibi yapıp, kaçar gibi uzaklaştı Salim Kocaba. O gün dede torunun ilk ve son karşılaşması oldu ama değersizliğin dokunuşu torununda baki kaldı. Kendi evlatlarını uzağa savurmuş bir dedenin, torunuyla bir fırında yabancı gibi tanışması, hayatın ona kestiği ilk sessiz faturaydı.

Vefasızlığın sınır kapısı

Gel zaman git zaman, çocuklar büyüdü. Salim Kocaba yaşlandı, o heybetli gövdesi büküldü. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç dalgası başladığında, Salim Kocaba hayatının en büyük kumarını oynadı. Kendi öz çocuklarına son vefasını gösterme şansını vermişti kader ona ama o yine kendi çocuklarını el üstünde tutmak yerine, elinde avucunda ne varsa, bütün varlığını üvey çocuklarına ve eşine devretti. “Beni yaşlılığımda el üstünde tutarlar” diye düşündü.

Geri sayım başladığında, üvey evlatları ve eşi eşyalarını topladı. Türkiye’ye gitmek için yola çıkarken, arkalarında bir enkaz gibi Salim Kocaba’yı bıraktılar. Onu götürmek istemediler. Her şeyini uğruna feda ettiği o insanlar, sınırı geçerken yaşlı adamı Bulgaristan’da kendi vicdanı ile baş başa bırakıp, arkalarına bile bakmadan kaçar gibi gittiler.

Salim Kocaba’nın o an döktüğü gözyaşları ne de yalvarışları çare olmadı dermanına. Arabanın arkasından can havliyle feryat etti:

“Yalvarırım beni burada bırakmayın! Beni götürün, gerekirse köprüden geçerken denize atın ama burada bırakmayın… Ben her şeyimi size verdim. Bu halimle kendi öz çocuklarımın yüzüne nasıl bakarım? Ne olur bırakmayın…”

Ama nafile…

Arabanın tekerlekleri döndü, toz bulutu havaya karıştı ve Salim Kocaba’yı kendi vicdan azabıyla baş başa bırakıp gittiler.

İncinen yerden sarılmak istenen yaralar

Peki sonra ne mi oldu? Hani o olur olmadık nedenlerle dayak yiyen Sabiha vardı ya…

Hani o evden uzaklaştırılan diğer üç kız ve bir oğlan…

İşte o öz evlatlar, babalarının kendilerine yaşattığı tüm acılara, o kırık çocukluk hatıralarına rağmen arkalarını dönmediler babalarına sahip çıktılar.

Neden mi; “Çocuklar incindikleri yerden onarılmak ister” diye. Çocuklar anneleri onlara kızsalar hatta dövseler bile ağlarken anne diye ağlayıp onlara sarılmak istemelerinin nedeni de tam olarak bu. İncindiği yerden onarılmak. Tıpkı Salim Kocaba’nın çocukları gibi. Babalarına nefretle değil, şefkatle sarıldılar. İncindikleri yerden onarılmak babalarının son zamanlarında açtığı yaraları onarabilmek adına. Salim Kocaba, her şeyini verdiği üvey çocukları tarafından terk edilirken; hiçbir şey vermediği, hatta çocukluklarını ellerinden aldığı öz evlatlarının dizinin dibinde son günlerini yaşadı. Onlar babalarına baktılar, onu yalnız bırakmadılar ama o yaralı ruhları iyileşemedi. Geçmişin yarasını sarmak o kadar kolay olmadı.

Görünmez miras: Nesiller boyu taşınan kambur

Salim Kocaba’nın bu sarsıcı hikayesi, Deliorman’ın tozlu yollarında kalmış eski bir anıdan çok daha fazlasıdır. Bu hikaye, aslında her birimizin hayatında var olan, o nesiller boyu aktarılan “görünmez bağların” ve travmaların en somut aynasıdır.

Pedagojide ve psikolojide sıkça gördüğümüz çok ağır bir gerçek vardır: Anne babanın ruhunda açılan ve iyileşmeyen her yara, bir sonraki nesle aktarılır. Salim Kocaba’nın çocuklarına yaşattığı o terk edilmişlik, adaletsizlik ve sevgisizlik hissi, aslında o çocukların ruhuna ekilen karanlık birer tohumdur. Bu travma zincirinin ilk halkası böylece oluştu. Bireylerin kendi çocukluklarında yaşadıkları olayları kendi evlatlarına aynı öfkeyle, aynı sertlikle yaklaşma olasılığı çok yüksektir. Çünkü insan, çocukken kalbine hangi duygu yüklenmişse, büyüdüğünde etrafına onu yansıtmaya meyillidir.

O öz evlatlar, maruz kaldıkları o ağır travmayı bir intikam mekanizmasına dönüştürmediler. Babalarını cezalandırmak yerine, ona şefkatle sarılarak aslında kendi içlerindeki o yaralı çocuğu onarmak istediler ama nafile. Travmanın o karanlık ve yıkıcı bağını, kendi iradeleri ve vefalarıyla yıkmak o kadar kolay olmayacaktı. Nesiller boyu bir kambur gibi aktarılan o “terk edilme” acısını, kendi adaletleriyle bir şifa hikâyesine dönüştürme çabaları anlamsız kaldı.

Sevgili okurlar; dünya malı dünyada kalıyor ama insanın insana ettiği ne vefa ne de vefasızlık unutulmuyor.  Bizler geçmişin yüklerini, ailemizden devraldığımız o görünmez travmaları fark edip, onları onarmadığımız sürece nesilden nesile aktarıyoruz. İşte bu hikayede bunu somut olarak göreceğiz. Bakalım haftaya Sabiha’nın hikayesiyle bu travma nasıl vuku bulmuş, Sabiha nasıl bir hikayenin kahramanı olmuş hep birlikte göreceğiz. Kısmetimizde vefalı yüreklerle karşılaşmak, geçmişin yaralarını sevgiyle sarabilmek olsun.

Haftaya Sabiha’nın hikayesinde, buluşmak üzere, hoşçakalın.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

ODAKLANMIŞ SERMAYE DAĞITIMI: “DERİNLİK ARBİTRAJI” VE SADELEŞEN BİLANÇONUN STRATEJİK HAMLESİ

Bir önceki hafta, “Sermaye Azaltımı” stratejimizle bilançomuzu sadeleştirip, bizi yavaşlatan o atıl yükümlülüklerimizden muafiyet talep ettik. Hayat bilançomuzun aktif tarafında biriken o hantal varlıkları; bize katma değer üretmeyen, sadece birer “gölge pasif” gibi omuzlarımızda taşıdığımız o fiziksel ve dijital yükleri bünyemizden arındırmaya çalıştık… Şimdi, o loş masanın başında; temizlenmiş, hafiflemiş ve artık hiçbir gereksiz yükün ağırlığını hissetmeyen o “stratejik özne” olarak yeni bir soruyla karşı karşıyayız: Peki, şimdi ne olacak? Boşa çıkan bu devasa “Ruhsal Serbest Nakit Akışı”nı, hayatın hangi alanına, hangi kaldıraçla yatıracağız?

Modern dünya bizi sürekli bir “yayılım” içine çekmeye çalışır. Daha fazla unvan, daha geniş bir sosyal çevre, daha karmaşık bir görünürlük… Hepsi birer “yatay büyüme” tuzağı olarak nitelendirilebilir. İstatistiksel olarak baktığımızda, tabiri caizse herkesin her şey hakkında fikir sahibi olduğu, herkesin birer “içerik üreteci” konumuna zorlandığı bu çağda, bilginin değeri de tıpkı enflasyonist bir ortamdaki para gibi hızla erimektedir. İşte tam da burada, finansal piyasaların en temel kuralı devreye girer: “Derinlik Arbitrajı”.

Arbitraj; piyasalardaki fiyat farklılıklarından yararlanmayı esas alan bir finans kavramıdır. Bizim arbitrajımız ise piyasadaki “sığlık” ile kendi “derinliğimiz” arasındaki makastır. Herkes vitrinini parlatıp, sığ sularda kulaç atarak trendlerin peşinden koşarken; siz tek bir disiplinde, tek bir uzmanlık alanında veya kendi ruhsal köklerinizde derinleştiğinizde, piyasa tarafından taklit edilmesi güç “entelektüel özsermaye” biriktirirsiniz. Bu, piyasadaki “ortalama” bilginin fiyatının düştüğü noktada, sizin sunduğunuz o nadir ve rafine değerin kıymetini artırır. Sığlık, rekabetin en yüksek olduğu yerdir; derinlik ise taklit edilmesi güç bir rekabet avantajının inşa edilebileceği alan olarak nitelendirilebilir.

Bu noktada, finansal disiplinin en güçlü mihenk taşını, yani “Bileşik Getiri”yi, hayatınızın merkezine yerleştirmeniz gerekebilir. Ancak değerlendirilen olgu bu seferki “Odaklanmanın Bileşik Getirisi”dir. Sermayenizi, enerjinizi ve zamanınızı sürekli yeni, verimsiz ve dışarıya gösteriş yapmaktan öteye gitmeyen alanlara dağıtmak yerine, onu tek bir noktaya, her gün aynı saatte, aynı yoğunlukta ve aynı disiplinle yatırmak; 1 yıl sonraki entelektüel sermayenizi, rastgele dağıtılmış 10 yıllık bir çabadan çok daha büyük bir boyuta taşıyabilir. Siz içeride, o sessiz masada, kendi özsermayenizi tahkim ederken; dışarıdakiler vitrinlerini fonlamak için kaldıraçlı riskler üstlenmeye, yapay bir görünürlük oluşturarak kendi özbenliklerini piyasaya ciro etmeye devam etsinler. Siz ise sessizce, kendi değerinizi ‘’titizlikle’’ inşa etmeye devam edin.

Unutmayın; operasyonel sadeleşme bir nihai durak değil, operasyonel bir kaldıraç yöntemi olarak nitelendirilebilir. Bu aşamadan sonra atacağınız her adım, bir cerrahın hassasiyetiyle, sadece katma değer üreten noktaya dokunmalıdır. Gürültü yaparak değil; o sessizliğin içindeki yoğunlaşmış bilgi ve tecrübe akışıyla etki yaratmalısınız. Artık “neye sahip olduğunuz” veya “vitrinde ne sergilediğiniz” değil; neyi, ne kadar derinden anladığınız sizin gerçek özsermayenizdir. Modern dünyada en nadir bulunan emtia dikkattir ve bu dikkati nerede yoğunlaştırdığınız, sizin tek gerçek finansal ve ruhsal servetinizdir. Bilançonuza yazacağınız en büyük aktif, artık eşyalar veya mülkler değil; o loş masanın başında disiplinle inşa ettiğiniz, keskinleştirilmiş zihinsel derinliğiniz olacaktır.

Süreç sadece bir “çıkarma” işlemi değil, aslında bir “yeniden yapılandırma” sanatıdır. Bilançosunu sadeleştiren birey, dış dünyanın dayattığı tüm gürültülü beklentilerden, o anlamsız “statü” göstergelerinden ve başkalarına kanıtlama zorunluluğundan kendisini azade kılar. Bu, pasif bir vazgeçiş değil, aktif bir “seçici odaklanma”dır. Siz o masada sessizce derinleştiğiniz sürece, dışarıdaki piyasanın dalgalanmaları, unvan hırsları veya tüketim yarışları sizin için birer gürültüden ibaret kalacaktır. Gerçek özgürlük, elinizdeki kaynakları ne kadar verimli yönettiğinizde değil; o kaynakları kullanırken ne kadar az insana ve ne kadar az objeye ihtiyaç duyduğunuzda saklı olabilir.

Sonuç olarak; sermaye azaltımı yaptıktan sonraki tek hedefiniz, “daha azla daha çok” değil, “daha azla daha derin” bir etki yaratmaktır. Kalabalıkların o sahte ihtişamı karşısında, siz kendi derinliğinizin sessiz, sarsılmaz ve kopyalanamaz gücünü inşa edin. Vitrini karartmanın getirdiği o “radar altı” olma lüksü, artık sizin en büyük stratejik avantajınızdır. Bu avantajı, kendi ustalığınızı sergilemek, entelektüel bağımsızlığınızı korumak ve kimseye bir şey kanıtlama gereği duymadan, sadece kendi standartlarınız için üretmek için kullanın. Zira günün sonunda herkes, kendi hayat bilançosunun tek denetçisidir ve o masadan kalkarken elinizde kalan en büyük servet, başkalarının ne düşündüğü değil, kendi derinliğinizle ne inşa ettiğiniz olacaktır.

Yineleyerek belirtmek isterim ki; bu metin herhangi bir finansal veya yatırım tavsiyesi içermemektedir. Burada paylaşılanlar, tamamen kavramsal bir çerçevede, hayat bilançolarımızı hafifletirken elde edebileceğimiz entelektüel ve ruhsal kazanımlar üzerine yapılmış şahsi bir durum tespitinden ve felsefi bir muhasebe değerlendirmesinden ibarettir. Bu yazıda yer verilen değerlendirmeler tamamen metaforik, felsefi ve kavramsal bir bakış açısını yansıtmaktadır. Finansal piyasalara, sermaye piyasası araçlarına veya herhangi bir yatırım kararına ilişkin tavsiye niteliği taşımamaktadır. Kullanılan finans ve muhasebe kavramları, bireysel gelişim ve yaşam yönetimine ilişkin düşünceleri açıklamak amacıyla mecazi anlamda kullanılmıştır.

Continue Reading

Yazarlar

HÂKİM VE SAVCI YARDIMCILARI BUGÜN NASIL SEÇİLİYOR?

2025 ilanında toplam 1.000 kişilik hâkim ve savcı yardımcısı kadrosu açılmış, en az 2.000 adayın mülakata çağrılması öngörülmüştür. Eşit puanlı adaylar nedeniyle fiilî sayı daha da artabilir.

2802 sayılı Kanun’a göre yazılı sınavdan en az 70 alanlar arasından kadronun bir katı fazlası mülakata çağrılır. Bu oran 2024’te düşürülmüş; önceki sistemde toplam üç kat aday mülakata alınıyordu.

Yazılı sınav birincisi elenirken son sıralardaki aday kazanabilir mi?

Mevcut sistem buna imkân vermektedir. Belirleyici unsur yalnız mülakatın yüzde 30 ağırlığı değil, ayrıca uygulanan 70 puanlık bağımsız eleme barajıdır.

Mülakat barajını geçenler arasında da sıralama değişebilir. Mülakattaki 70–100 aralığı nihai puanda dokuz puana kadar fark yaratır; bu etki yazılı sınavdaki yaklaşık 12,86 puanlık farkı tersine çevirebilir.

Basına yansıyan yüksek puanlı adaylar

Mülakat sistemine ilişkin tartışmaların büyümesinin nedenlerinden biri, yazılı sınavlarda dereceye girdikleri hâlde birden fazla kez mülakatta elenen adayların kamuoyuna yansıyan örnekleridir.

Basında yer alan haberlere göre Emre Pişiren, idari yargı hâkimliği yazılı sınavlarında bir kez Türkiye sekizincisi, iki kez Türkiye birincisi olmuş; son sınavında 98,5 puan almasına rağmen üç mülakatta da başarısız sayılmıştır.

Avukat Volkan Hacımahmutoğlu ise farklı hâkimlik sınavlarında 23.707 aday içinde 55’inci, 20.762 aday içinde 108’inci ve avukatlıktan geçiş sınavında 4.446 aday içinde 11’inci olduğunu; buna rağmen üç mülakatta da elendiğini açıklamıştır. Aday, mülakatlarından birinde kendisine soru yöneltilmediğini, başka bir görüşmenin ise çok kısa sürdüğünü ileri sürmüştür.

Yazılı sınavda olağanüstü başarı gösteren bir adayın hangi somut gerekçeyle mesleğe uygun bulunmadığını kamuoyunun ve yargı mercilerinin denetleyebilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bir aday iki kez Türkiye birincisi olduğu hâlde mülakatta elenebiliyorsa, “Neden?” sorusunun karşılığı yalnızca sayısal bir puan olmamalıdır.

Mülakat kaldırılmalı mı?

Mülakatın savunulabilir bir amacı vardır. Yazılı sınav adayın hukuk bilgisini ve belirli ölçüde analitik düşünme kabiliyetini ölçerken; iletişim, muhakeme, stres altında davranış ve mesleki tutum gibi özelliklerin yalnızca çoktan seçmeli sınavla tam olarak ölçülemeyeceği ileri sürülebilir.

Bununla birlikte birkaç dakika süren, soruların ve cevapların tam olarak kayda geçirilmediği, verilen puanın hangi somut davranıştan kaynaklandığının açıklanmadığı bir görüşmenin; yıllarca süren hukuk eğitimi ve objektif yazılı sınav başarısından daha belirleyici hâle gelmesi hakkaniyet sorununa yol açar.

Önerilen Model: Yazılı Sınav Esaslı, Şeffaf ve Hakkaniyetli Seçim Sistemi

Hâkim ve savcı yardımcılığına girişte esas ölçüt, adayın objektif yazılı sınav başarısı olmalıdır. Nihai sıralama, yazılı sınav puanına göre belirlenmelidir.

Mülakat tamamen kaldırılabilir. Kaldırılmayacaksa nihai puana etkisi yüzde 5 veya yüzde 10 gibi düşük bir oranla sınırlandırılmalıdır. Böylece kısa süreli ve değerlendirilmesi büyük ölçüde kişisel kanaate dayanan bir görüşme, adayın yıllarca hazırlandığı yazılı sınavdaki başarısını ortadan kaldıramaz.

Mevcut sistemde adayın mülakattan 70 puanın altında alması, yazılı sınav sonucu ne kadar yüksek olursa olsun doğrudan elenmesine neden olabilmektedir. Bu bağımsız eleme barajı kaldırılmalıdır. Mülakat puanı yalnızca belirlenen düşük oran üzerinden toplam puana eklenmeli; tek başına adayın elenmesine yol açmamalıdır.

Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması ise adayları başarı bakımından sıralayan bir aşama olarak değil, yalnızca mesleğe kabulün önünde açık bir kanuni engel bulunup bulunmadığını inceleyen ayrı bir uygunluk denetimi olarak sürdürülmelidir.

Özetle önerilen sistem şu esaslara dayanmalıdır:

Nihai sıralama ağırlıklı olarak yazılı sınav sonucuna göre yapılmalıdır.

Mülakat kaldırılmalı veya etkisi yüzde 5–10 ile sınırlandırılmalıdır.

Mülakatta 70 puan alamayan adayın otomatik olarak elenmesi uygulamasına son verilmelidir.

 Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması, yalnızca kanuni engellerin incelendiği ayrı bir denetim olarak uygulanmalıdır.

Güvenlik soruşturmasının da sınırsız ve gerekçesiz bir takdir alanına dönüşmemesi gerekir. Olumsuz değerlendirmenin somut olgulara dayanması, kişiye bildirilmesi ve etkili yargı denetimine açık olması hukuk devletinin gereğidir. Aksi hâlde mülakattaki subjektiflik yalnızca başka bir aşamaya taşınmış olur.

Sadece daha fazla hâkim ve savcı atamak yeterli mi?

Yargının ağır iş yükü, hâkim ve savcı sayısının artırılmasını gerekli kılabilir. Ancak liyakatli seçim yapılmadan gerçekleştirilecek sayısal artış, dosya yükünü kâğıt üzerinde azaltırken kararların niteliğini ve yargıya duyulan güveni zedeleyebilir. Buna karşılık en nitelikli kişilerin seçilmesi de bu kişilere insan gücünün sınırlarını aşan dosya yükü verilmesi hâlinde tek başına çözüm olmaz.

Sorun yalnızca hâkim ve savcı sayısı değildir. Zabıt kâtibi, yazı işleri müdürü, mübaşir, bilirkişi, adli tıp uzmanı, pedagog, sosyal çalışmacı, tercüman ve teknik personel de yargı hizmetinin ayrılmaz parçalarıdır. Tebligat yapılmamış, bilirkişi raporu gelmemiş veya kalem işlemleri tamamlanmamışsa hâkimin dosyayı incelemeye hazır olması yargılamayı tek başına ilerletemez.

Hızlı karar ile adil karar aynı şey değildir

Yargının hızlandırılması gereklidir; ancak hız tek başına başarı ölçütü olamaz. Bir dosya kısa sürede kapatılmış olsa bile tarafların delilleri gereği gibi incelenmemiş, savunmaları karşılanmamış veya karar yeterli gerekçe içermiyorsa etkili yargılama yapılmış sayılmaz.

Adaletin gecikmesi kadar aceleye getirilmesi de sakıncalıdır. Hâkim ve savcıların performansını yalnızca sonuçlandırdıkları dosya sayısıyla ölçmek, onları dosyanın niteliğinden çok niceliğine yöneltebilir. Yargı hizmeti üretim bandı mantığıyla yürütülebilecek bir faaliyet değildir.

Etkin yargının ölçüsü yalnızca kaç dosyanın kapatıldığı değil; kararların ne kadar isabetli, tutarlı, öngörülebilir, gerekçeli ve üst yargı denetimine dayanabilecek nitelikte olduğudur.

Sonuç: Adalet ne yalnızca sayı ne de yalnızca hızdır

Türkiye’de bir hâkimin önüne ortalama yüzlerce, bir Cumhuriyet savcısının önüne ise bin beş yüzü aşan dosya gelmektedir. Ceza soruşturması ve ilk derece yargılamasının evre ortalamaları birlikte düşünüldüğünde süreç bir yılı aşabilmekte; istinaf ve temyiz incelemeleriyle birkaç yıla ulaşabilmektedir. Bu veriler, gecikmenin önemli nedenlerinden birinin ağır iş yükü olduğunu açıkça göstermektedir.

Ancak iş yükü, liyakat konusundaki soruların sorulmasına engel değildir. Yazılı sınavda en yüksek puanı alan adayın gerekçesi açıklanmadan mülakatta elenebildiği; buna karşılık yazılı sıralamada çok daha gerideki bir adayın mülakat puanıyla öne geçebildiği bir sistem, hukuken mümkün olsa bile kamu vicdanında adalet duygusunu zedelemektedir.

Hâkim ve savcıları seçen bir sistemin kendisi adil görünmüyorsa, o sistemden çıkacak yargı kararlarına güçlü ve kalıcı güven oluşturmak da zorlaşır. Bu nedenle girişte yazılı sınav sıralaması esas alınmalı; mevcut güvenlik soruşturması yalnızca kanuni uygunluk denetimi olarak sürdürülmeli; gerçek mesleki liyakat ise üç yıllık yardımcılık döneminde somut çalışmalar ve çoklu değerlendirme üzerinden ölçülmelidir.

Kaynaklar ve veri notları

Bu yazıdaki sayısal veriler ağırlıklı olarak Adalet Bakanlığı ve ilgili kamu kurumlarının 2025 yılı istatistikleri ile yürürlükteki mevzuat üzerinden hazırlanmıştır. Basına yansıyan aday örnekleri, ilgili kişilerin kamuoyuna yansıyan beyanları olarak değerlendirilmiş; nepotizm hakkında kesin kişisel veya kurumsal isnatta bulunulmamıştır.

1. Adalet Bakanlığı – 2025 Adalet İstatistikleri

2. 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu – güncel metin

3. Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü – 2025 hâkim ve savcı yardımcılığı sınav ilanı

4. Hâkim ve savcı adaylarının seçimine ilişkin akademik değerlendirme

5. Sözlü sınav ve mülakatların hukuki niteliğine ilişkin akademik çalışma

6. Danıştay İDDK kararına ilişkin değerlendirme – sözlü sınavların denetlenebilirliği

7. Yüksek yazılı sınav puanına rağmen mülakatta elenen aday örneği

8. Farklı sınavlarda derece aldığı hâlde mülakatta elendiğini açıklayan aday örneği

      

Continue Reading

Yazarlar

BURSA CHP’DE SÜRPRİZ GELİŞMELER

Gazeteci Okan Tuna, buhaftaki köşe yazısında CHP Bursa İl Örgütü’nde mutlak butlan kararının ardından yaşanan yeni gelişmeleri kaleme aldı. Tuna, belediye başkanları ve meclis üyelerinin resmi il başkanlığı yerine alternatif ofiste toplanmasının parti içindeki saflaşmayı net şekilde ortaya koyduğunu belirtirken, il ve gençlik kollarında görev değişiklikleri, disiplin süreçleri ile eski yönetime yönelik savcılık başvurusu ve mali inceleme iddialarını da yazısına taşıdı.

Okan Tuna’nın dikkat çeken köşe yazısı şöyle:

“Bursa’da…

Butlan kararı sonrasında ilk kırılma 9 Temmuz’da yaşandı.

O gün gerçekleştirilen Büyükşehir Belediye Meclisi öncesinde, her partinin yaptığı gibi CHP’nin belediye başkanları ve meclis üyelerinin Grup Toplantısı için adreslerinin neresi olacağı merak ediliyordu.

Nitekim;

Adres, CHP İl Başkanlığı yerine, Fomara’da kiralanan alternatif ofis oldu.

O buluşmaya;

CHP’nin Büyükşehir Meclisi’ndeki 41 üyesinin 30’u katıldı.

Katılamayanlar ya yurt dışındaydı, ya da mazeretliydi.

Buna rağmen;

Aynı saatlerde CHP İl Başkanlığı’na giden tek bir belediye başkanı veya meclis üyesi dahi olmadı.

Bu da;

Mevcut seçilmişlerin adresinin olası yeni parti olacağını açıkça gösterdi.

İşte…

O gün akıllara gelen en önemli soru, İl Başkanlığı’nın resmi Grup Toplantısı’na rağmen parti binasına gelmeyen belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri için herhangi bir işlem yapılıp yapılmayacağına dairdi.

Kulağımıza gelenler;

Alternatif ofiste Nihat Yeşiltaş başkanlığında toplanan Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerinin sosyal medyadan paylaşılan fotoğraflarının, özel bir yazışma ile Ankara’ya CHP Genel Merkezi’ne bildirildiği yönünde.

Bu yönde;

İl Başkanı Turgut Özkan’ın da, Genel Merkez yöneticileriyle bir görüşme yaptığı biliniyor.

Bu yöndeki duyumumuz;

Resmi parti binasına gelmeyen ve Grup Toplantıları’na katılmayan seçilmişlerin, parti tüzüğüne göre suç görülen bu tercihleriyle ilgili bir karar alınmadığı yönünde.

Bu arada;

İl Kadın Kolu Başkanı Nigar Savaşkan Bölüker’in görevden alınıp yerine Nilüfer Belediyesi’nin eski meclis üyelerinden memur emeklisi Gülay İşdar’ın getirilmesinin ardından başka gelişmeler de yaşanıyor.

İlki;

İl Gençlik Kolu Başkanı Berkcan Bora’nın da görevden alınmasının an meselesi olduğu ve belirlenen yeni İl Gençlik Kolu Başkanı’nın yönetimini hazırladığı yönünde.

İkincisi de;

Butlan kararı sonrasında CHP’nin resmi İl Başkanlığı binasının duvarlarına Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine yazılar yazmaları ve parti binasına zarar vermeleri nedeniyle İl Gençlik Kolu yönetiminin tamamının “parti suçu” nedeniyle ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk edilmesi kararının benimsenmesi.

Yanı sıra;

CHP İl Başkanlığı’nda bir gelişme daha oldu.

Turgut Özkan başkanlığındaki CHP il yönetimi, görevden alınan eski İl Başkanı Nihat Yeşiltaş, Sayman ve İl Sekreteri hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak, parti defterlerinin teslim edilmemesi nedeniyle şikayetçi oldu.

Bu arada;

Bir not daha iletelim.

Eski yönetimden yeni yönetime kalan borçlar için de bir inceleme kararı alındı.

Bu yönde;

İlk etapta Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden BURFAŞ’a bir yazı yazılarak, BURFAŞ tarafından partiye gönderilen 5 milyon liralık alacağın ayrıntılı dökümü istendi mevcut il yönetimince.”

Continue Reading

Trending