Yazarlar
HEYBENİN EN AĞIR YÜKÜ: SALİM KOCABA’NIN GEÇ KALAN AYNASI

Şenay Kahraman
Geçen hafta “Vira Bismillah” diyerek çıktığımız bu uzun soluklu yolculukta, nesiller boyu aktarılan tramva yolculuğunun ilk durağından yaşanmışlıklarla örülü ağın ilk hikayesinden serüvene başlıyoruz. Okumaya hazırsanız arkanıza yaslanın çünkü bu yolculuk biraz sarsıcı olabilir. 1900 lü yılların başında geçen Deliorman coğrafyasından, insan kalbinin hem en cömert hem de en kırılgan yanını yüzümüze bir tokat gibi çarpan, yaşanmış bir hayat hikayesinin tanığı olacaksınız. Bu; malın mülkün değil, asıl zenginliğin “vefa” olduğunu anlatan Salim Kocaba’nın hikayesidir.
Salim Kocaba, Deliorman’ın uçsuz bucaksız topraklarına sahip, herkesin gıptayla baktığı bir toprak zenginiydi. Hayat ona cömert davranmıştı ama bir gün en büyük dayanağını, eşini elinden alınca beş çocuğuyla (dört kız, bir oğlan) bir başına kalakaldı. Eskilerin deyimiyle “Ana gidince baba enişte olur ya da ana gidince çocuklar çil yavrusu gibi dağılır” deyimlerinin boşuna söylenmediğini Salim Kocaba bize en ağır şekilde öğretecek bu hikayede. Anneannem hep derdi bu laflar boşuna söylenmemiş hepsinin var bir yaşanmışlığı diye. Herkes kendi acısının filozofu olmuşçasına yürekten dile dökülen bu sözlerin bir de şu yönü vardı “Sap döner keser döner gün gelir hesap döner.” İşte bu sözün de boşa söylenmediğini yine bu hikayede bulacağız. Sigmun Freud yıllar önce sanki bu hikayeden ilham alarak “Tramvanın zorlantısı kuramını” ortaya atmıştı. Bu kuramın bize bireylerin yaşadıkları olayları nasıl kendinden sonraki nesillere aktarıldığının en çarpıcı örneği olacağını ne Salim Kocaba ne de çocukları henüz bilmiyordu. Şimdi hikayemize geri dönelim ve görelim tramva nasıl bir tohum gibi ruhumuza ekilip filizlenip boy vererek içimizde büyümeye devam ediyor.
Evin direği yıkılınca, çocuklarına bir anne, evine bir düzen olsun diye yeniden evlendi Salim Kocaba. Evlendi evlenmesine de bilmiyordu ki, o eve getirdiği yeni nefes, kendi canından olan evlatlarının yuvasını dağıtarak, nesiller boyu aktarılan tramvanın fitilini ateşleyip, onların hayatını tarumar edecekti.
Üvey anne çıkmazı ve fırındaki ilk karşılaşma
Yeni eş, Salim Kocaba’nın çocuklarını istemedi. O koca topraklara, o geniş eve Salim’in kızları ve tek oğlu sığamadı. Salim Kocaba, eşiyle evlatları arasında sıkışıp kaldı ve ne yazık ki o dönem çaresizlikten mi, yoksa basiretsizlikten mi bilinmez, dört evladını akrabalarının yanına gönderdi. Çocuklar, kendi babalarının varlığı içinde öksüz ve yetim büyüdüler. Deyim yerindeyse anneleri ölünce çocuklar çil yavrusu gibi dağıldı.
Evlatların içinde sadece Sabiha kalmıştı. Kalmıştı kalmasına ama Sabiha için o ev bir yuva değil, adeta bir hapishanenin küflü duvarlarına dönmüş, ne zaman berat edeceği belli olmayan bir mahkumun sığınağı olmuştu. Üvey annenin olur olmadık nedenlerle kurduğu tuzaklar, Salim Kocaba’nın kulağına fısıldanan yalanlar…
Salim Kocaba, eşinin dolduruşlarına gelip öz kızı Sabiha’yı defalarca acımasızca dövdü. Oysa o meşhur “emici zihinler” o yaşlarda neyi kaydederse, geleceğin aynası o oluyordu. Sabiha o evde korkuyu ve adaletsizliği kadınların her durumda haksızlığa boyun eğmeyi gerektiğini öğrenirken; babası ise bir kadının sözleriyle kendi canından olan kızının hak etmediği yükünün vebalini…
Yıllar akıp gitti. Akrabaların yanında büyüyen, en küçük kızından olan torununu, tıpkı bir yabancı gibi köyün fırınında tanıdı Salim Kocaba. Fırıncı dayanamadı Salim Kocaba’nın vicdansızlığına ve yılların sessizliğini bozdu. “Salim tanıdın mı bu kızı?” Her zaman ki umursamazlığı yoktan saymanın artık kendisinde arsızlığa dönüştüğü vurdumduymazlıkla sordu Salim Kocaba “Çıkaramadım kim acaba” diyebildi. Fırıncı belki vicdana gelir de kalbi yumuşar diye bir umutla; “senin torunun” dedi. Ama nerden bilebilirdi ki kalbi mühürlenmiş olan Salim Kocaba’nın bu tanışmanın kalbine tesir etmeyeceğini. Yine bilindik umursamazlığı ile “Aaa maşalah maşallah” diyerek küçük kızın başını yarı okşar yarı panikle sever gibi yapıp, kaçar gibi uzaklaştı Salim Kocaba. O gün dede torunun ilk ve son karşılaşması oldu ama değersizliğin dokunuşu torununda baki kaldı. Kendi evlatlarını uzağa savurmuş bir dedenin, torunuyla bir fırında yabancı gibi tanışması, hayatın ona kestiği ilk sessiz faturaydı.
Vefasızlığın sınır kapısı
Gel zaman git zaman, çocuklar büyüdü. Salim Kocaba yaşlandı, o heybetli gövdesi büküldü. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç dalgası başladığında, Salim Kocaba hayatının en büyük kumarını oynadı. Kendi öz çocuklarına son vefasını gösterme şansını vermişti kader ona ama o yine kendi çocuklarını el üstünde tutmak yerine, elinde avucunda ne varsa, bütün varlığını üvey çocuklarına ve eşine devretti. “Beni yaşlılığımda el üstünde tutarlar” diye düşündü.
Geri sayım başladığında, üvey evlatları ve eşi eşyalarını topladı. Türkiye’ye gitmek için yola çıkarken, arkalarında bir enkaz gibi Salim Kocaba’yı bıraktılar. Onu götürmek istemediler. Her şeyini uğruna feda ettiği o insanlar, sınırı geçerken yaşlı adamı Bulgaristan’da kendi vicdanı ile baş başa bırakıp, arkalarına bile bakmadan kaçar gibi gittiler.
Salim Kocaba’nın o an döktüğü gözyaşları ne de yalvarışları çare olmadı dermanına. Arabanın arkasından can havliyle feryat etti:
“Yalvarırım beni burada bırakmayın! Beni götürün, gerekirse köprüden geçerken denize atın ama burada bırakmayın… Ben her şeyimi size verdim. Bu halimle kendi öz çocuklarımın yüzüne nasıl bakarım? Ne olur bırakmayın…”
Ama nafile…
Arabanın tekerlekleri döndü, toz bulutu havaya karıştı ve Salim Kocaba’yı kendi vicdan azabıyla baş başa bırakıp gittiler.
İncinen yerden sarılmak istenen yaralar
Peki sonra ne mi oldu? Hani o olur olmadık nedenlerle dayak yiyen Sabiha vardı ya…
Hani o evden uzaklaştırılan diğer üç kız ve bir oğlan…
İşte o öz evlatlar, babalarının kendilerine yaşattığı tüm acılara, o kırık çocukluk hatıralarına rağmen arkalarını dönmediler babalarına sahip çıktılar.
Neden mi; “Çocuklar incindikleri yerden onarılmak ister” diye. Çocuklar anneleri onlara kızsalar hatta dövseler bile ağlarken anne diye ağlayıp onlara sarılmak istemelerinin nedeni de tam olarak bu. İncindiği yerden onarılmak. Tıpkı Salim Kocaba’nın çocukları gibi. Babalarına nefretle değil, şefkatle sarıldılar. İncindikleri yerden onarılmak babalarının son zamanlarında açtığı yaraları onarabilmek adına. Salim Kocaba, her şeyini verdiği üvey çocukları tarafından terk edilirken; hiçbir şey vermediği, hatta çocukluklarını ellerinden aldığı öz evlatlarının dizinin dibinde son günlerini yaşadı. Onlar babalarına baktılar, onu yalnız bırakmadılar ama o yaralı ruhları iyileşemedi. Geçmişin yarasını sarmak o kadar kolay olmadı.
Görünmez miras: Nesiller boyu taşınan kambur
Salim Kocaba’nın bu sarsıcı hikayesi, Deliorman’ın tozlu yollarında kalmış eski bir anıdan çok daha fazlasıdır. Bu hikaye, aslında her birimizin hayatında var olan, o nesiller boyu aktarılan “görünmez bağların” ve travmaların en somut aynasıdır.
Pedagojide ve psikolojide sıkça gördüğümüz çok ağır bir gerçek vardır: Anne babanın ruhunda açılan ve iyileşmeyen her yara, bir sonraki nesle aktarılır. Salim Kocaba’nın çocuklarına yaşattığı o terk edilmişlik, adaletsizlik ve sevgisizlik hissi, aslında o çocukların ruhuna ekilen karanlık birer tohumdur. Bu travma zincirinin ilk halkası böylece oluştu. Bireylerin kendi çocukluklarında yaşadıkları olayları kendi evlatlarına aynı öfkeyle, aynı sertlikle yaklaşma olasılığı çok yüksektir. Çünkü insan, çocukken kalbine hangi duygu yüklenmişse, büyüdüğünde etrafına onu yansıtmaya meyillidir.
O öz evlatlar, maruz kaldıkları o ağır travmayı bir intikam mekanizmasına dönüştürmediler. Babalarını cezalandırmak yerine, ona şefkatle sarılarak aslında kendi içlerindeki o yaralı çocuğu onarmak istediler ama nafile. Travmanın o karanlık ve yıkıcı bağını, kendi iradeleri ve vefalarıyla yıkmak o kadar kolay olmayacaktı. Nesiller boyu bir kambur gibi aktarılan o “terk edilme” acısını, kendi adaletleriyle bir şifa hikâyesine dönüştürme çabaları anlamsız kaldı.
Sevgili okurlar; dünya malı dünyada kalıyor ama insanın insana ettiği ne vefa ne de vefasızlık unutulmuyor. Bizler geçmişin yüklerini, ailemizden devraldığımız o görünmez travmaları fark edip, onları onarmadığımız sürece nesilden nesile aktarıyoruz. İşte bu hikayede bunu somut olarak göreceğiz. Bakalım haftaya Sabiha’nın hikayesiyle bu travma nasıl vuku bulmuş, Sabiha nasıl bir hikayenin kahramanı olmuş hep birlikte göreceğiz. Kısmetimizde vefalı yüreklerle karşılaşmak, geçmişin yaralarını sevgiyle sarabilmek olsun.
Haftaya Sabiha’nın hikayesinde, buluşmak üzere, hoşçakalın.
Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login