Yazarlar
GÜVENDE HİSSETMEYEN BEYİN, AHLAKI UNUTUR MU?
Son zamanlarda aynı cümleyi çok sık duyuyoruz: “İnsanlık çok değişti.”
Oysa çoğu zaman değişen şey insanın özü değil, beyninin içinde bulunduğu haldir.
Beyin kendini güvende hissetmediğinde, hayatta kalma sistemi devreye girer. Bu sistemin önceliği iyi olmak, nazik olmak ya da anlayışlı olmak değildir. Önceliği hayatta kalmaktır. Bu noktada empati, sabır, nezaket ve toplumsal duyarlılık ikinci plana düşer. Çünkü beyin için artık en önemli soru şudur: “Tehlike var mı?”
Tehdit algısı yükseldiğinde beynin alarm merkezi olan amigdala daha aktif çalışır. Buna karşılık düşünmeyi, tartmayı, karşısındakini anlamayı sağlayan prefrontal alanlar daha az devrededir. Kişi daha hızlı tepki verir, daha çabuk yargılar, daha kolay savunmaya geçer. Daha az dinler, daha çok karşı çıkar.
Empati ise zihinsel bir yavaşlama ister. Karşıdakine yer açmayı, onun duygusuna alan tanımayı gerektirir. Ancak tehdit altındaki bir beyin için yavaşlamak lükstür. Sistem tetiktedir. Böyle bir durumda başkasının duygusuna odaklanmak beyin için gereksiz bir yük gibi algılanır.
Kriz dönemlerinde toplumsal sertleşmenin nedeni de budur. Ekonomik belirsizlikler, sosyal güvensizlik, adaletsizlik hissi, geleceğe dair kaygılar… Tüm bunlar bireylerin sinir sistemini sürekli alarm halinde tutar. Alarmda olan bireylerden oluşan toplum ise giderek daha tahammülsüz, daha keskin, daha yargılayıcı bir hale gelir.
Bu yüzden artık insanlar birbirini daha az dinliyor. Daha çabuk kırılıyor. Daha hızlı öfkeleniyor. Daha kolay dışlıyor. Çünkü kimse gerçekten kimseyi duyamıyor. Herkes kendi iç alarmının sesini bastırmaya çalışıyor.
Bugün tanık olduğumuz birçok iletişim kopukluğu ya da toplumsal duyarsızlık çoğu zaman kötü niyetten değil, güvende hissetmeyen beyinlerden kaynaklanıyor. Güvende hissetmeyen beyin önce kendini korur. Ahlak, empati ve toplumsal hassasiyet ise ancak güven hissi olduğunda sürdürülebilir hale gelir. Belki de bu yüzden toplumu iyileştirmenin yolu daha fazla öğüt vermekten değil, insanlara yeniden güven hissi kazandırmaktan geçiyor. Çünkü ancak güvende hisseden beyin düşünebilir, anlayabilir ve empati kurabilir.
Ve ancak o zaman insanlar birbirini gerçekten duymaya başlar.
Yazarlar
ÖZER MATLI İLK KEZ AÇIK VE NET KONUŞTU
Bursa iş dünyasında taşları yerinden oynatacak ve şehrin geleceğini şekillendirecek tarihi BTSO (Bursa Ticaret ve Sanayi Odası) seçimi öncesi kulisler iyice hareketlendi. Bursalı deneyimli gazeteci ve köşe yazarı Yüksel Baysal, kaleme aldığı son yazısında mevcut başkan İbrahim Burkay ile değişimi temsil eden Bursa Ticaret Borsası Başkanı Karacabeyli İş İnsanı Özer Matlı arasındaki büyük rekabeti ve perde arkasında dönen siyasi satranç hamlelerini köşesine taşıdı. Baysal, Burkay yönetimine TEKNOSAB arazilerinden GUHEM bütçesine kadar kamuoyunun merak ettiği 5 kritik soruyu yöneltirken, Özer Matlı’nın “Şehir milliyetçiliği ve ahlak temel prensibimdir” çıkışıyla rant beklentisi olmadan yola çıktığını vurguladı.
Yüksel Baysal’ın köşe yazısı şöyle;
Bursa bir konuda büyük karara doğru gidiyor.
Statükoya razı olup, toprak rantı üzerinden kentin yeşilinin yok edilmesine, tarım arazilerinin daraltılmasına, betonlaşmanın artmasına mı onay verecek yoksa değişim için mi oy kullanacak?
Bana göre 13 yıldır BTSO’yu dikensiz gül bahçesi gibi yöneten Başkan İbrahim Burkay statükoyu, diğer aday Bursa Ticaret Borsası Başkanı Özer Matlı ise değişimi temsil ediyor.
Gazeteci olarak değil de bir baba dostu (Rahmetli Ömer Matlı’yı severdim, kendisi Baykal ekibinin Türkiye çapında liderlerindendi) olarak ziyareti sırasında daha net ifade etti durumu:
“Bursa’nın en büyük sivil toplum örgütünde toplumsal ahlak mı kazanacak yoksa…”
Sözün devamını getirmedi, sadece şunları söyledi:
“Benim Bursa’da inşaatım var mı? Yok. Benim burada fabrikam var mı? Yok. Merkezim Bursa’da, Bursaspor’a en büyük desteği biz veriyoruz. Şehir milliyetçiliği ve ahlak temel prensiplerimdir. Ben yüzde 1’in değil yüzde 99’un adayı olacağım.”
Bursa’dan çıkarak Türkiye’nin en büyükleri arasına girme başarısını gösteren Matlı’nın bu kente ilişkin rant beklentisi olmadığına ben de inanıyorum.
Tersini yaparsa, en sert şekilde eleştiriyi yapacağımı da buradan ilan ediyorum.
İbrahim Burkay, güçlü bir figür, AK Parti İl Başkanı Davut Gürkan’ın desteğini arkasına aldığı biliniyor.
AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala, geçtiğimiz günlerde TBMM’de sahte oyla gündeme gelen eski bakan, Bursa Milletvekili Mustafa Varank’ın da Burkay’dan yana olduğu iddiaları kulislerde dolaşıyor.
Buna karşılık Bursa’nın son yıllarda çıkardığı en büyük marka isim Faruk Çelik’in oğlu Enes Çelik’in gönlünün Matlı’dan yana olduğu söyleniyor.
Kiminle konuştuysam, İbrahim Burkay’ın çok yol aldığı şeklinde iddialı cümleler kuruyorlar ama onlara Matlı ailesini daha tanımadıklarını söylüyorum.
Çok stratejik bir hamle yaptı Özer Matlı, Bursa siyasetinde satranç ustası Necati Şahin’i süreci yönetmek üzere görevlendirdi.
Sahaya başka ağır topların da çıkacağını tahmin ediyorum.
Biz söyleşirken, AK Parti Bursa Milletvekili Refik Özen’in amca oğlu Şakir Özen aradı, az sonra da AK Parti eski milletvekillerinden Mehmet Tunçak….
İbrahim Burkay’ın işi bu kez o kadar kolay değil.
Özer Matlı’yı çok kararlı gördüm.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan da bir şekilde “İşinize bakın, ben karışmam” sözü alındığını tahmin ediyorum.
Burkay’ı ise tam tersine kaygılı-telaşlı gördüm.
O kadar telaşlı ki, geçmişte kendisine karşı olan herkesle bağlantı kurdu.
İlhan Parseker’in oğlu Ahmet Parseker’i listeye almayı önerdiğini duyuyorum.
İYİ Parti İl Başkan Yardımcısı Eyüp Ceylan’ın Burkay’ın yanında saf tutma kararı aldığını, önceki gün ziyaretime gelen İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Türkoğlu teyit etti; kendisi o kanıda olmasa da….
İbrahim Burkay bu sorulara yanıt vermelidir
Ancak Bursa’da, yıllardır bir karşılık almadan aidat ödeyen ve oy kullanacak 50 bine yakın Bursalı iş insanı duruma bakacak ve şu sorulara yanıt isteyecektir:
1- GUHEM’de kaç para harcandı? Yüklenici firma kimdi? Oradan gerçekten astronot yetişti mi? Uzayla ilgili hangi çalışmalar yapıldı?
2- Önceki başkan Celal Sönmez’den 100 milyon dolara yakın bir para kaldı İbrahim Burkay yönetimine… Bu 13 yıl içinde kaç lira harcandı? Kasada kaç lira var? Yıllık aidat geliri ne kadardır?
3- TEKNOSAB’da 180 parsel arazi kimlere dağıtıldı? Listeler neden açıklanmıyor?
4- Swiss Otel’e kaç para harcandı? Orada BTSO üyelerinin yararlanma oranı nedir?
5- Kendisini bu dönem desteklemeyen Sinan Topuk (Remzi Topuk’un oğlu) alel acele istifa ettirilerek, yerine Nuri Körüstan getirildi. Kongre sürecine girmişken, bu hamlenin amacı neydi?
Yazarlar
SERMAYE AZALTIMI: HAYAT BİLANÇOSUNU HAFİFLETMENİN STRATEJİK GETİRİSİ
Bir önceki yazımızda, modern dünyanın en büyük tabularından birini yıkarak “vitrinleri karartmanın” ve radarın altında uçmanın finansal, operasyonel ve ruhsal getirisi olan “Görünmezlik Primi”ni masaya yatırmıştık. Sahne ışıklarının kör edici sahteliğinden kaçıp, kendi çalışma masasının loş lambası altında sessizce özkaynağını büyütenlerin asimetrik gücünü konuşmuştuk. Gelin bu hafta, o loş masanın başına geçen, vitrini karartan bireyin bir sonraki stratejik hamlesini kurgulayalım. Vitrini kararttık, peki ya arkadaki depoda, yani hayat bilançomuzun aktif tarafında biriken o devasa, hantal ve verimsiz yığına ne yapacağız?
Modern ekonomi ve tüketim kültürü, bize doğduğumuz günden itibaren tek bir öğretiyi dayatır: Agresif Büyüme. Daha çok eşya, daha büyük mülkler, daha yüksek hacimli portföyler, daha karmaşık abonelikler ve ucu bucağı gelmeyen taahhütler… Bilançonun aktif bacağını sürekli şişirmek, başarı kriteri olarak önümüze konur. Oysa kurumsal finansman ve strateji disiplini bize hatırlatır ki; verimsiz, atıl ve sadece taşınma maliyeti üreten varlıklarla şişirilmiş bir bilanço, her an patlamaya hazır bir likidite tuzağıdır. İşte bu yüzden bu hafta, finansal minimalizmi bir “mahrumiyet felsefesi” olarak değil; bizzat hayat bilançomuzu hafifleten, çevikliğimizi artıran rasyonel bir “Sermaye Azaltımı” hamlesi olarak inceleyeceğiz.
Aktif tarafın illüzyonu: Satın aldığımız her varlık bir gizli pasif midir?
Klasik muhasebe mantığında, cebimizden para çıkararak edindiğimiz ve gelecekte fayda sağlamasını umduğumuz her şeyi bilançonun sol tarafına, yani “Aktif”e yazarız. Evler, arabalar, son model teknolojik cihazlar, gardıropları dolduran giysiler, tasarım mobilyalar… İlk bakışta aktif tarafı ne kadar büyükse, kendimizi o kadar zengin ve güvende hissederiz.
Ancak davranışsal ekonomi ve yaşam muhasebesi perspektifinden baktığımızda, durumun göründüğü gibi olmadığını fark ederiz. Yaşam bilançosunda satın aldığınız her fiziksel varlık, beraberinde görünmez birer “Gölge Pasif” doğurur.
Bir mülk edindiğinizde, sadece bir beton blok satın almazsınız; onun bakımını, sigortasını, vergisini, temizliğini ve en önemlisi zihinsel takibini de pasif tarafınıza borçlanırsınız. Gardırobunuza eklediğiniz her yeni parça, her sabah “Ne giyeceğim?” sorusuna harcanan zihinsel enerjinin amortisman maliyetidir. Sırf trend olduğu için dahil olduğunuz dijital platform abonelikleri, harcamadığınız zamanın üzerinde biriken birer dikkat maliyetidir.
Sonuç mu? Aktif bacağı şiştikçe, o varlıkları ayakta tutmak, fonlamak ve korumak için hayat bilançonuzun pasif tarafına devasa birer “Ruhsal Finansman Maliyeti” eklersiniz. Bir süre sonra siz varlıklara değil, varlıklar size sahip olmaya başlar. Varlıkların bakımı için daha çok çalışmak, daha çok ciro yapmak ve daha yüksek kaldıraçlı riskler üstlenmek zorunda kalırsınız. İşte bu, finansal bağımsızlığın önündeki en büyük yapısal kriz olarak karşımıza çıkabilir.
Kurumsal bir strateji olarak “Sermaye azaltımı”
Sermaye piyasalarında şirketler her zaman büyümeyi hedeflemez. Bazen bir işletme o kadar hantallaşır, o kadar verimsiz ve atıl varlık holdingine dönüşür ki, yönetim kurulu radikal bir karar alır: Sermaye Azaltımı. Şirket, işletme konusuna girmeyen, özsermaye kârlılığını aşağı çeken, likiditeyi sıkıştıran ve sadece yönetim maliyeti üreten departmanları, gayrimenkulleri veya iştirakleri elden çıkarır. Sermayeyi küçültür ama şirketin özünü çok daha dinamik, çok daha kârlı ve krizlere karşı çok daha dayanıklı hale getirir. Buna finansta “operasyonel kaldıraç yönetimi ve sadeleşme” denir.
İşte finansal minimalizm, bireyin kendi hayat bilançosunda uyguladığı bu operasyonel sadeleşme stratejisidir. Hayat bilançonuzda sermaye azaltımına gitmek; sizi beslemeyen, size gerçek anlamda katma değer üretmeyen, sadece dışarıya karşı bir “hacim gösterisi” yapmanıza yarayan tüm atıl aktifleri tasfiye etmektir.
Amortisman ve likidite tuzağı: Eşyanın likidite değeri
Finansal kararlar alırken gözden kaçırdığımız en büyük maliyetlerden biri “Amortisman” yani yıpranma payı ve “Likidite Riski”dir. Mağazadan veya dijital platformdan aldığınız bir tüketim nesnesi, kasadan geçtiği ya da faturası kesildiği an değerinin bir kısmını kaybeder. Yani, bireysel bilançonuzda yüksek bedelle aktifleştirdiğiniz pek çok şey, gerçek bir kriz anında nakde dönüştürülmek istendiğinde korkunç birer “zarar yazma” makinesine dönüşebilir.
Ruhsal serbest nakit akışı
Kurumsal analizlerde bir şirketin net kârından ziyade, elinde kalan “Serbest Nakit Akışı”na bakılır. Yani şirket tüm yatırımlarını, borç ödemelerini ve yükümlülüklerini yerine getirdikten sonra, elinde tamamen özgürce harcayabileceği, yeni fırsatlara yatırabileceği ne kadar nakit kalmıştır?
Bunu bireysel hayata uyarlayalım: Günün sonunda, tüm zorunlu mesailerinizi yaptıktan, vitrini fonlamak için gereken sosyal borçları ödedikten, eşyalarınızın ve mülklerinizin bakım maliyetlerini karşıladıktan sonra elinizde ne kadar “Ruhsal Serbest Nakit Akışı” kalıyor? Kendinize, entelektüel derinleşmenize, ailenize, dostlarınıza veya sadece derin bir nefes alıp masanızda sessizce düşünmeye ayıracak ne kadar zamanınız ve enerjiniz kalıyor?
Sonuç: En büyük zenginlik, az şeye ihtiyaç duymaktır
Modern dünya bizi sürekli “eklemeye” zorluyor. Daha çok takipçi, daha çok kıyafet, daha çok unvan, daha çok mülk… Oysa gerçek finansal ve zihinsel sarsılmazlık, çıkarma işleminin içinde saklıdır.
Bırakın başkaları bilançolarının aktif tarafını hantal ve borçla fonlanmış varlıklarla büyüterek bazı yaklaşımlar benimsesinler. Bırakın onlar her ay o devasa yapıyı ayakta tutabilmek için ruhlarını ve zamanlarını piyasaya ciro etsinler. Siz içeride; kendi hayat bilançonuzun başında, rasyonel bir denetçi edasıyla oturun ve o bilançoyu her geçen gün daha hafif, daha çevik, daha likit ve daha bağımsız hale getirin.
Unutmayın; en büyük zenginlik, ne kadar çok şeye sahip olduğunuz değil; ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunuz, ne kadar az insana minnet ettiğiniz ve bu bağımsızlığı hiç kimseye kanıtlama gereği hissetmediğiniz o saf, hafiflemiş özgürlük alanıdır. Hayat bilançonuzda yapacağınız stratejik bir sermaye azaltımı, bugüne kadar yaptığınız ve yapacağınız en yüksek getirili yatırım olabilecektir.
Her zaman olduğu gibi belirtmek isterim ki; bu yazı bir finansal veya yatırım tavsiyesi niteliği taşımamaktadır. Burada ortaya konulan görüşler, hayat bilançolarımızı hafifletirken ruhlarımıza, zamanımıza ve cüzdanlarımıza kazandırdığımız o bağımsızlık payı üzerine dürüst bir iç muhasebe değerlendirmesinden ibarettir.
Yazarlar
GÖRÜNMEZLİK PRİMİ: FİNANSAL SESSİZLİĞİN GİZLİ GETİRİSİ
Bir önceki yazımızda kişisel bilançolarımızın pasif tarafındaki o görünmez prangaları, sırf başkalarını etkilemek için imzalanmış tabiri caizse “statü senetlerini” ve yüksek kaldıraçlı yaşamların ruhsal maliyetlerini masaya yatırmıştık. Vitrinleri büyütmenin bizi nasıl birer “sosyal borç” sarmalına sürüklediğini ve hayatımız üzerindeki tasarruf yetkisini nasıl elimizden aldığını görmüştük. Gelin bu hafta, o vitrinleri tamamen karartmanın, yani modern dünyanın en büyük tabularından birini yıkarak “görünmez kalmanın” finansal, operasyonel ve ruhsal getirisini konuşalım. Çünkü gürültünün ödüllendirildiği bu çağda en yüksek getiri, hiçbir konvansiyonel yatırım enstrümanında değil; bizzat “Görünmezlik Primi”nde saklı.
Finans literatüründe risk primini, likidite primini veya vade primini hepimiz biliriz; üstlenilen her belirsizlik veya mahrumiyet için piyasa bize bir ek getiri sunar. Peki ya “görünmezlik primi”? Modern sosyoloji ve davranışsal ekonomi bize gösteriyor ki, varlığını, başarısını, birikimini ve tüketim gücünü dışarıya sergilemeyen birey, aslında portföyüne en risksiz, en yüksek getirili ve enflasyona karşı en dayanıklı primi ekliyor demektir.
Peki, radarın altında uçmak, yani o çok özlenen “sessiz güce” dönüşmek bize tam olarak ne kazandırır? Madalyonun bu sessiz ve derin yüzünü, kurumsal finansman ve strateji disiplininin temel kavramlarıyla inceleyelim:
Sosyal arbitraj ve beklenti yönetimi maliyeti
Sermaye piyasalarında bir şirketin hisse fiyatını ve piyasa değerini belirleyen en önemli unsurlardan biri “beklenti yönetimi”dir. Eğer piyasaya sürekli çok agresif, çok parıltılı ve iddialı büyüme projeksiyonları sunarsanız, şirket ne kadar harika işler yaparsa yapsın, o devasa beklentinin bir tık altında kaldığı an hisseleri beklenen fırsatı vermeyebilir. Üstelik o yüksek beklentiyi fonlamak için şirket, sürekli kısa vadeli ve yüksek maliyetli operasyonlara girişmek zorunda kalabilir.
Bireysel hayatta da durum birbirine paralel denebilir. Sürekli lüksünü, gittiği mekanları, başarısını, unvanlarını ve “en iyi anlarını” dijital ya da sosyal vitrinlerde sergileyen insan, çevresinde yapay bir “yüksek beklenti duvarı” örer. Çevreniz sizi o vitrinle tanımlamaya başladığı an, o vitrinin altına düşemezsiniz. Bu durum, zamanla hayat bilançonuzda katılaşmış birer sabit maliyete ve sosyal taahhüde dönüşür.
Görünmez kalmayı seçtiğinizde ise, üzerinizdeki toplumsal beklenti katranını sıfırlarsınız. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğünü, hangi ligde oynadığınızı tahmin etmeye çalışmasını yönetmek zorunda kalmadığınızda, muazzam bir enerji ve zaman arbitrajı sağlarsınız. Vitrini fonlamak için harcayacağınız tüm entelektüel ve finansal sermaye, doğrudan gerçek işinize, yani özkaynağınızı içeriden büyütmeye harcanır.
Tüketim tuzaklarından korunma sigortası ve hedonik koruma
Görünür olmak, doğası gereği küresel bir karşılaştırma ekosisteminin içine gönüllü olarak yazılmaktır. Algoritmaların, reklam mekanizmalarının ve sosyal çevrenin sürekli “daha fazlasını tüket, daha yukarıyı hedefle, geri kalma!” diye fısıldadığı; tabiri caizse FOMO’nun (Geri Kalma Korkusu) kurumsallaştığı bir dünyada yaşıyoruz.
İşte bu gürültülü ekosistemde radarın altında uçmak, en ucuz ve en etkili “hasar sigortası”dır. Görünmezlik, sizi finansal bağımsızlığın en büyük düşmanı olan “Görünme Maliyeti” tuzağından korur. Sırf bir ortama ait hissetmek, bir statüyü tescillemek ya da birilerine gizli bir mesaj vermek için yapılmayan, yani rasyonel olmayan her harcama, doğrudan net aktif değerinize eklenen saf, vergisiz ve net birer kazançtır. Vitrin için harcanmayan her kuruş, gelecekteki özgürlüğünüzün satın alma opsiyonudur.
Asimetrik bilgi ve hamle özgürlüğü
Oyun teorisinde ve piyasalarda en büyük stratejik güç, herkesin bildiği değil, sadece sizin bildiğiniz, sizin kontrolünüzde olan bilgidir. Eğer kartlarınızı, finansal gücünüzün gerçek boyutunu, bir sonraki hamlenizi veya entelektüel derinliğinizi sürekli masaya açık bir şekilde saçarsanız, dış etkenlere karşı tamamen açık ve kırılgan hale gelirsiniz. Sosyal sermayenizi ve gücünüzü ne kadar çok “ciro” ederseniz, o kadar çok spekülasyona ve dışsal müdahaleye zemin hazırlarsınız.
Oysa bir sonraki stratejik hamlesini, birikimini veya zihinsel kapasitesini kimsenin tam olarak kestiremediği bir insan, muazzam bir asimetrik güce sahiptir. Sessizce kendi işine odaklanan, gölgelerde büyüyen ve gürültü çıkarmadan katma değer üreten aktörler, makroekonomik kriz anlarında veya hayatın ufak sarsıntılarında en esnek, en manevra kabiliyeti yüksek yapılardır. Çünkü onların gücü dışarıdan manipüle edilemez, sınırları başkalarının sığ algıları tarafından çizilemez. Gerçek güç, tahmin edilemez olmaktır.
Sonuç: Sahne Işıkları vs. masa lambası
Modern insan, ne yazık ki hayat sahnesinde spot ışıklarının altında, hiç tanımadığı insanların alkışları eşliğinde eriyen birer aktör gibi yaşamayı “başarı” ve “itibar” sanıyor. Oysa sahne ışıkları insanı kör eder; dışarısını görmenizi engellerken sizi sürekli gözetlenen bir nesneye dönüştürür.
Gerçek sarsılmazlık, finansal bağımsızlık ve zihinsel dinginlik ise; o gürültülü, yüksek kaldıraçlı ve sahte sahnelerden kendi iradenizle inip, kendi çalışma masanızın loş lambası altında, sessizce ve sabırla inşa ettiğiniz o derin dünyada saklıdır.
Bırakın vitrinler, unvan çılgınlığı ve sahte ihtişamlar başkalarının olsun. Bırakın onlar her adımlarını, her başarılarını ve her tüketim tercihlerini dijital ayak izleriyle topluma ciro edip geçici birer alkış satın alsınlar. Siz içeride; kimsenin tahmin edemediği, kimsenin ölçemediği ama başınızı yastığa koyduğunuzda size o mutlak, sarsılmaz bağımsızlığı veren sessiz gücün mimarı olun. Unutmayın; en büyük zenginlik, ne kadar çok şeye sahip olduğunuz veya dışarıya ne kadar büyük göründüğünüz değil; ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunuz, ne kadar az insana minnet ettiğiniz ve bunu hiç kimseye kanıtlama gereği hissetmediğiniz o saf özgürlük alanıdır.
Günün sonunda, gürültülü ve yüksek kaldıraçlı bir iflasın parıltılı aktörü olmaktansa, sessiz bir bağımsızlığın görünmez lideri olmak, hayat bilançonuz için her zaman en yüksek getirili yatırımdır.
Her zaman olduğu gibi belirtmek isterim ki; bu yazı bir finansal veya yatırım tavsiyesi niteliği taşımamaktadır. Burada ortaya konulan görüşler, vitrinlerimizi karartırken ruhlarımıza, zamanımıza ve cüzdanlarımıza kazandırdığımız o görünmez özgürlük payı üzerine dürüst bir iç muhasebe değerlendirmesinden ibarettir.
-
Bursa Bölge7 yıl agoKaracabey’de cinayet: 1 ölü
-
Genel3 yıl agoKARACABEYLİ DUAYEN SANATÇI SEVENLERİNİ ÜZDÜ
-
Genel2 yıl agoKARACABEY BELEDİYESİ’NDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ
-
Bursa Bölge7 yıl agoRABBİMİZ BİZDEN NELER İSTİYOR
-
Güncel2 yıl agoİYİ VE KÖTÜ AHLAK
-
Güncel7 yıl agoARAPÇA’DA “VAV” HARFİ
-
Güncel4 yıl agoHAKİM VE SAVCILARA ANLAMLI VEDA
-
Ekonomi6 yıl agoSütaş’tan “Tereyağı” açıklaması




Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login