Yazarlar
ÇÖZÜLEMEYEN SORUNLAR
Yazarımız Dündar Özseçen adeta afete dönüşmüş sorunu kamu oyunun gündemine taşıdı.
Ülkemizde ve dünyada gelişen olaylar öylesine baş döndürücü bir şekilde gündemimizi meşgul ediyor ki, toplum olarak bizleri de peşinden sürükleyip gidiyor. Tabii bu arada kendi sorunlarımızı tartışıp kamuoyunun dikkatini çekecek bir düzeye getiremiyoruz. Gerek ekonomik, gerek sosyal olarak etkilendiğimiz devasa sorunlar adeta görmezden gelinerek hasır altına süpürülüyor.
Oysa ki son yıllarda Karacabey’imizde, Karacabey Ovası’nı adeta perişan eden Manyas Gölü’nün sularının, çeltik ilaçlaması sonucunda tarım ot ilaçlarıyla kirlenmesinden dolayı Karacabey’imizin güzide, verimli tarım arazilerinde tarım yapmak, verimli üretim yapmak neredeyse giderek imkânsız hale gelmektedir.
Bugün Karacabey’den arabanıza binip Karacabey ova köylerine doğru yola çıkın. İlk köyden başlayarak son köye kadar uğrayacağınız, karşınıza çıkan çiftçiler, üreticiler ile sohbet edin. Hepsinin acı ama gerçek olan, tarlasına ektikleri ürünlerinin Manyas Gölü’nden sulama kanallarına pompalanan su yüzünden ürünlerine zarar verdiğini ve bundan dolayı büyük bir verim kaybı yaşadıklarının serzenişleriyle karşılaşacaksınız.
Tüm üreticilerin binbir çile ve maliyetle ortaya koydukları emeğin, ekip diktikleri ve meydana çıkardıkları ürünlerinin gözlerinin önünde perişan olduğu ifadelerini, acı ama gerçek olarak göreceksiniz. Ürünlerin sararıp solduğunu, kontrolsüz bir şekilde etkilendiğini, bundan dolayı dekar başına alacakları verimin azaldığını, hatta bu suların bazı tarlalarda hiç verim alamamaya kadar gittiğini, tarlaların hasat yapmadan bozulduğunu duyacaksınız.
Çiftçi, üretici, köylümüz haykırıyor, sızlanıyor. Ova toprağı her geçen gün kendisini ekip dikenlerin hak ettiği kazancı ve bereketi tarım emekçisine verememektedir. Çiftçimiz her geçen gün ve yılda zarar etmekte, topraklarını ekip dikmeye adeta korkar haldedir. Bu da giderek hem ekonomik hem de emek kaybına sebep olmaktadır.
Son zamanlarda ortaya çıkmıştır ki, yer altı sularıyla derin kuyulardan yapılan sulamalarda ürünlerde hiçbir sorunun olmaması, Manyas Gölü’nden pompalanan sularla yapılan sulamalarda ürünlerin etkilendiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu konuda bütün köylüler ve üreticiler hemfikir olmuşlar ve bundan dolayı gücü yeten üreticiler ve arazi sahipleri, arazilerine derin kuyu vurdurarak uğradıkları zarardan bir nebze olsun kurtulma çabasına girmişlerdir. Tabii ki derin kuyu ve yer altı sulamasının ileride ova topraklarına olumsuz yönde nasıl yansıyacağı merak konusudur.
Aslında buna benzer bir sorun da yıllardan beri Mustafakemalpaşa sulamalarında mevcuttur. Sulara karışan bor kimyasalından şikayetler her geçen gün artmaktadır. Ama üzülerek ifade etmek isterim ki ne Mustafakemalpaşa Ovası’ndan ne de güzide Karacabey Ovası’ndan yükselen feryatları hiçbir yetkili bu konularla ilgili sorumluluğu üzerine almak istememektedir. Hatta duymazdan gelip “Ağlayan ağladığıyla, bağıran bağırdığıyla kalır.” diyerek görmezden gelmeye devam etmektedirler.
Adeta “Ölenler ölür, kalan sahalar bizimdir.” mantığı ve kolaycılığı gösterilmektedir. Oysa ki ilçemizin ve bölgemizin başta mülki amirleri, yerel yönetimleri, sulama birlikleri, sivil toplum örgütleri, ziraat odaları üyeleri yanıp tutuşurken niye susup dururlar, bu konuyu ivedilikle siyasete ve devlet yetkililerinin önüne getirmezler, anlamakta güçlük çekiyorum.
İl ve ilçe tarım müdürlükleri bu durumlarda sorumlu olmayacaklarsa ne zaman olacaklar!? Zaten girdi maliyetlerinin her gün yükselmesiyle tarım yapmakta her geçen gün zorlanan üreticimiz ve tarım emekçimiz bu duruma daha ne kadar dayanacak, merakla bekliyoruz.
Karacabey’imizin her beldeye nasip olmayan tarım arazileri, birkaç çeltikçinin kirlettiği bu sulardan ürünlerini sulamaya daha ne kadar maruz bırakılacaklardır? Yoksa havlu atılıp üzerinde tarım yapılamaz hale mi gelmesi beklenmektedir?
Şimdi çağrımız, her şeye rağmen umutlu olmak, bu sorunun ortak akılla çözülmesinden yanadır. Ortak akılda, sağduyuda birleşerek önce topraklarımızı, sonra çiftçimizi, sonra üretim kayıplarımızı minimuma indirip bu topraklardan yıllardan beri karnını doyurma mücadelesi veren insanlarımızı uğradıkları zararların telafisini mümkün kılalım.
Belki yarın çok geç olabilir, gecikmeden bu mücadeleye bugünden başlayalım. Hem ülkemiz hem insanımız kazansın, mutlu olsun.
Cumhuriyetimizin 102. yılını kutladığımız bu günlerde, halkımızı mutsuz eden bu sorunların artık sorun olmaktan çıkması dileğiyle… Çünkü Cumhuriyet, kimsesizlerin sesidir. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun. Selamlar…
Yazarlar
BÜTÇEMİZİN GÖRÜNMEZ ORTAĞI: PSİKOLOJİMİZ
Ekonomi denildiğinde akla ilk gelen şeyler genellikle rakamlar, tablolar, faiz oranları ve karmaşık bütçe planlarıdır. Finansal okuryazarlık, uzun bir süre boyunca sadece “matematiksel bir beceri” ve teknik bir uzmanlık alanı olarak görüldü. Ancak günümüzde modern iktisadın geldiği noktada biliyoruz ki; parayı yönetmek sadece sayıları toplayıp çıkarmak değil, aslında çok katmanlı bir duygu ve irade yönetimidir.
Cebimizdeki paranın rotasını belirleyen şey çoğu zaman rasyonel kararlarımız değil, zihnimizin derinliklerinde yatan, geçmişten gelen ve anlık tepkilerle şekillenen psikolojik süreçlerdir. İşte bu noktada karşımıza çıkan “Psikolojik Sermaye” kavramı, finansal başarının aslında bir hesap tablosunda değil, zihnimizin içinde başladığını bizlere hatırlatıyor.
Günlük yaşamda bütçe disiplini sağlamak, teorik olarak oldukça basittir: Gelirinden az harca ve aradaki farkı biriktirerek yatırıma yönlendir. Fakat bu yalın denklemi bozan asıl unsur, insanın duygusal boşluklarını tüketimle doldurma refleksidir.
Birçoğumuz stresli bir iş gününün ardından gelen “bunu hak ettim” düşüncesiyle ya da bir boşluk anında oluşan “yeni bir şey alma” dürtüsüyle savaşırız. Burada harcanan şey aslında sadece para değildir; o anki duygusal açlığı, kaygıyı veya yetersizlik hissini bastırma çabasıdır. Dolayısıyla gerçek anlamda finansal okuryazar olmak, sadece enflasyon verilerini analiz etmeyi bilmek değil; o kredi kartına uzandığımız andaki ruh halimizi teşhis edebilecek bir öz farkındalığa sahip olmaktır.
Psikolojik sermayenin en kritik bileşenlerinden biri olan “dayanıklılık”, özellikle belirsizliklerin arttığı ekonomik dönemlerde hayati bir önem kazanır. Finansal dayanıklılık, sadece zor günler için bir kenara ayrılmış bir acil durum fonundan ibaret değildir.
Bu kavram, beklenmedik bir kriz anında paniğe kapılmadan, rasyonel seçenekleri değerlendirebilme ve stratejiyi güncelleyebilme kapasitesidir. Paranın psikolojik boyutu burada tam anlamıyla devreye girer: Geleceğe dair öz yeterlilik algısı yüksek olan bireyler, finansal dalgalanmaları birer “felaket” değil, yönetilmesi gereken birer “süreç” olarak görürler. Bu zihinsel duruş, bireyin sadece cüzdanını korumakla kalmaz, aynı zamanda karar verme kalitesini de en üst seviyede tutar.
Bir diğer önemli unsur ise günümüz dünyasının en büyük illüzyonlarından biri olan “sosyal karşılaştırma” tuzağıdır. Modern tüketim kültürü, nesneleri sadece işlevleriyle değil, sundukları statü ve aidiyet hissiyle pazarlar. Başkalarının dijital mecralarda sergilediği, çoğu zaman gerçeği yansıtmayan yüksek standartlı yaşamlarına yetişme çabası, bireyi kendi finansal gerçekliğinden hızla koparabilir.
“Görünürlük” uğruna, yani başkalarının zihninde bir imaj oluşturmak adına yapılan her harcama, aslında kişinin kendi gelecekteki özgürlüğünden çaldığı birer borçtur. Oysa psikolojik sermayesi güçlü olan bir birey, öz saygısını sahip olduğu markalar üzerinden değil, kendi üretkenliği, bilgisi ve uzun vadeli hedefleri üzerinden inşa eder. Bu olgunluk, kişiyi “el alem ne der?” maliyetinden kurtararak gerçek bir finansal bağımsızlığa giden yolu açar.
Ayrıca, zihnimizde oluşturduğumuz “zihinsel muhasebe” hataları da bütçemizin görünmez ortaklarından biridir.
Örneğin; emek harcayarak kazandığımız ana gelirimiz ile beklenmedik bir yerden gelen küçük bir parayı harcama eğilimimiz farklıdır. “Havadan gelen” parayı daha kolay harcama eğilimi, aslında paranın değerinin her yerde aynı olduğu gerçeğini psikolojik bir filtreyle gölgeler.
Bu filtreleri kaldırmak, parayı miktarından bağımsız olarak bir “sermaye” ve “zaman karşılığı” olarak görmeyi gerektirir. Bir harcama yaparken sadece o ürünün fiyatını değil, o parayı kazanmak için harcanan zamanı ve o paranın gelecekte üretebileceği potansiyel değeri düşünmek, psikolojik sermayeyi finansal güce dönüştürmenin anahtarıdır.
Sonuç olarak, parayı yönetmek aslında bir karakter ve disiplin sınavıdır. Rakamların anatomisini çözmek ve mali tabloları okumak ne kadar önemliyse, o rakamlara yön veren duyguların ve arzuların anatomisini anlamak da o kadar değerlidir. Bütçenizin görünmez ortağı olan psikolojinizi tanımak, harcamalarınızı sadece bugünün isteklerine göre değil, yarının ihtiyaçlarına göre şekillendirmenizi sağlar.
Gerçek zenginlik, sadece sahip olunan rakamların büyüklüğünde değil; o rakamların huzuru, güveni ve özgürlüğü inşa edecek bir iradeyle yönetilmesindedir. Unutmamak gerekir ki; zihinsel olarak yönetilemeyen bir varlık, fiziksel olarak asla sürdürülebilir değildir.
Yazarlar
MUSTAFA FEHMİ GERÇEKER
Mustafa Fehmi Gerçeker 1868 yılında Mihaliç’te (Karacabey) doğdu. Babasının ismi Mehmed Emin, annesininki Fatma’dır. İlköğretim ve rüşdiye (Osmanlı Devleti’nde Tanzimat dönemiyle birlikte açılan, günümüz ortaokul seviyesine denk gelen sivil eğitim kurumu) tahsilini Karacabey’de alan Mustafa Fehmi, daha sonra eğitimini İstanbul’da tamamlamış, müderrislik (profesörlük) icazeti almış ve bir süre hukuk eğitimi de görmüştür. Özellikle Milli Mücadele döneminde Bursa ve Karacabey çevresinde üstlendiği kritik rollerle tanınan önemli bir siyaset ve din adamıdır.
Onu tarihimizde önemli kılan en büyük özelliği, Milli Mücadele’ye verdiği sarsılmaz destektir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde taşrada ilmiye sınıfı (Eğitim, hukuk, yargı ve medrese eğitimi alan kişi) içinden gelen bir şahsiyet olarak başlayan kariyeri, II. Meşrutiyet’le birlikte siyasetle de iç içe geçti. 1906 yılında “İttihat ve Terakki Cemiyeti”ne katıldı ve Karacabey’de bu hareketin örgütlenmesinde aktif rol aldı.

1910’da “Karacabey Müftüsü” olarak görevlendirilen Gerçeker, 1919’da bu görevinden azledilerek millî mücadele saflarına katıldı. İşgal altındaki koşullarda, yerel düzeyde örgütlenen Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Karacabey kolunu kurdu ve başkanlığını yürüttü.
Bursa ve çevresinin Yunan işgaline uğradığı dönemde, halkı direnişe çağıran ve Milli Mücadele’nin dini açıdan da meşru olduğunu anlatan faaliyetler yürüttü.
Milli Mücadele’nin en kritik anlarından biri, İstanbul Hükümeti’nin Mustafa Kemal ve arkadaşlarını “asi” ilan eden fetvasıdır. Mustafa Fehmi Gerçeker, bu karalama kampanyasına karşı Ankara Müftüsü Rifat Börekçi ile birlikte “Ankara Fetvası”nı imzalayan ilk din adamlarından biri olmuştur.
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılış duasını yapanlar arasında yer aldı ve aynı gün Bursa milletvekili olarak aktif siyasete girdi. Meclisin açılışında okunan o meşhur dua metni genellikle “vatanın kurtuluşu, din ve devletin bekası, milletin istiklali” üzerine kurulu uzun bir hatim duası niteliğindedir. Bu dua, Kurtuluş Savaşı’nın meşruiyetini halk nezdinde tescilleyen en önemli manevi olaylardan biri olarak tarihe geçmiştir.

3 Mayıs 1920 tarihinde kurulan I. İcra Vekilleri Heyeti’nde Umur-ı Şerʿiyye ve Evkâf Vekili (Günümüzdeki karşılığıyla Diyanet İşleri ve Vakıflardan sorumlu bakan) olarak atandı. Bu görevini 27 Nisan 1922’ye kadar sürdürdü.
Vekâlet süresince dinî yayınlar, fetva işleri, vakıf yönetimi ve medreselerin denetimi gibi alanlarda aktif rol oynadı. Ayrıca, imam-hatip maaşlarının düzenlenmesi ve cami-vakıf tesislerinin onarımı gibi gündemlerle Meclis’te de ilgilendi.
Mustafa Fehmi Gerçeker, Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele yıllarında en çok güvendiği yol arkadaşlarından biridir. Aralarındaki bağ, sadece siyasi bir ortaklık değil, aynı zamanda karşılıklı bir güven ve saygıya dayanır. Atatürk, halkın dini duygularının istismar edilmesini engellemek için Mustafa Fehmi Gerçeker gibi saygın din alimlerinin desteğine büyük önem vermiştir.

Atatürk, Mustafa Fehmi Gerçeker’den bahsederken veya ona hitap ederken her zaman nezaketini korumuş ve modernleşme sancılarının yaşandığı dönemde, dini konulardaki reformları ve halkın bu reformlara yaklaşımını sık sık kendisi ile istişare etmiştir.
Gerçeker’in ölene kadar (1950) 30 yıl boyunca (2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 8. dönemlerde) TBMM’de Bursa Milletvekili seçilmesi, Atatürk’ün onun meclisteki varlığını ve temsil gücünü ne kadar önemsediğini kanıtlar.
Atatürk,’ün Bursa’ya yaptığı ziyaretlerde, Mustafa Fehmi Gerçeker genellikle ona eşlik eden heyetin başında yer almıştır. Özetle, Mustafa Fehmi Gerçeker, Atatürk için “Milli Mücadele’nin manevi kalkanı” ve Cumhuriyetin inşasında din ile modernleşme arasında denge kuran sadık bir devlet adamı olmuştur.

Mustafa Fehmi Gerçeker’in, 1944 yılında İstanbul’da Âsârı İlmiyye Kütüphânesi tarafından yayımlanan “Hilye-i Fahr-i Âlem” adlı bir kitabı da bulunmaktadır. Bu eser, Hz. Muhammed’in fiziksel ve ahlaki özelliklerini anlatır.
Ayrıca, oğlu Mehmet Tevfik Gerçeker, babasının notlarından derlenmiş ve torunu Mustafa Kamil Gerçeker’in yayımladığı “Karacabey’den Ankara’ya” adlı kitapta Mustafa Fehmi Gerçeker’in notları ve mektupları yer almaktadır.
Mustafa Fehmi Gerçeker, “Hoca” kimliği ile modernleşen Türkiye’nin temellerinde yer alan, din ile Cumhuriyet değerlerini sentezleyen aydın bir figürdü. Karacabey halkı tarafından oldukça sevilen bir isimdir.
Bu değerli isim Karacabey’de bayram törenlerinin gerçekleştirildiği ve ilçe sporunun kalbinin attığı stadyuma (M. Fehmi Gerçeker Stadı) verilerek onurlandırılmıştır.

Yazarlar
TÜKETİM KÜLTÜRÜ: İHTİYAÇ MI, ALIŞKANLIK MI?
Günümüzde ekonomik hayatın en dikkat çekici dönüşümlerinden biri, tüketim alışkanlıklarının geçirdiği değişimdir. Artık bireylerin neyi, neden ve nasıl tükettiği sorusu; yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik ve psikolojik bir tartışma alanı haline gelmiştir.
Geçmişte ihtiyaç kavramı daha net sınırlarla tanımlanabilirken, bugün bu sınırlar oldukça esnemiş durumdadır. Temel gereksinimlerle başlayan tüketim süreci, zamanla konforu, ardından da tercihleri kapsayan daha geniş bir alana yayılmıştır. Bu genişleme, modern yaşamın doğal bir sonucu olmakla birlikte, beraberinde bazı önemli soruları da gündeme getirmektedir.
Gerçekten ihtiyaç duyduğumuz için mi tüketiyoruz, yoksa zaman içinde oluşan alışkanlıkların etkisiyle mi karar veriyoruz?
Günlük yaşamda verilen birçok satın alma kararı incelendiğinde, bu sorunun düşündüğümüzden daha karmaşık olduğu görülür. Çünkü tüketim, yalnızca bir ihtiyacı karşılamakla sınırlı kalmaz; aynı zamanda bir rutin, bir davranış kalıbı ve kimi zaman bir yaşam biçimi haline gelir.
Özellikle şehirleşmenin hız kazanması, dijitalleşmenin hayatın merkezine yerleşmesi ve seçeneklerin artmasıyla birlikte tüketim davranışları daha sık ve daha hızlı hale gelmiştir. Artık bir ürüne ulaşmak yalnızca birkaç dokunuş mesafesindedir. Bu kolaylık, karar süreçlerini hızlandırırken, aynı zamanda düşünme süresini de kısaltmaktadır.
Bu durum, tüketimin planlı bir ihtiyaç karşılamadan ziyade, anlık kararlarla şekillenmesine zemin hazırlamaktadır.
Bir başka önemli unsur ise tekrar eden davranışların zamanla alışkanlığa dönüşmesidir. Belirli aralıklarla yapılan alışverişler, kampanya dönemlerine bağlı harcamalar ya da “gerekebilir” düşüncesiyle yapılan alımlar, bireyin farkında olmadan oluşturduğu tüketim döngülerinin bir parçasıdır.
Bu döngüler, çoğu zaman ihtiyaç ile alışkanlık arasındaki çizgiyi belirsiz hale getirir.
Tüketim kültürünün dönüşümünde sosyal etkileşimlerin de önemli bir rolü bulunmaktadır. İnsanlar yalnızca kendi ihtiyaçlarına göre değil, çevrelerinde gördükleri yaşam tarzlarından da etkilenerek karar alırlar. Bu etki doğrudan bir yönlendirme olmasa bile, zamanla algıyı şekillendirir ve tercihleri etkiler.
Böylece tüketim, bireysel bir karar olmaktan çıkarak, toplumsal bir davranış biçimine dönüşür.
Günümüzde özellikle dijital ortamların etkisiyle “görünürlük” kavramı da tüketimle iç içe geçmiş durumdadır. Paylaşılan yaşamlar, sergilenen ürünler ve deneyimler, bireylerin zihninde yeni referans noktaları oluşturur. Bu referanslar çoğu zaman bilinçli bir karşılaştırma süreci yaratmasa da, algı düzeyinde bir standart belirler.
Bu standart, bireyin kendi yaşamını değerlendirme biçimini etkileyebilir ve dolaylı olarak tüketim tercihlerini şekillendirebilir.
Öte yandan, modern tüketim anlayışında ürünlerin taşıdığı anlam da değişmiştir. Artık birçok ürün yalnızca işleviyle değil, sunduğu deneyim, konfor ya da kullanım kolaylığı ile değerlendirilmektedir. Bu durum, tüketimin doğasını zenginleştirirken, aynı zamanda daha sık yenileme ve değiştirme eğilimini de beraberinde getirmektedir.
Teknolojik ürünlerden gündelik tüketim mallarına kadar pek çok alanda “yenisi varken eskisi yeterli mi?” sorusu, ihtiyaç kavramının sınırlarını daha da esnetmektedir.
Bu noktada dikkat çeken bir diğer unsur, tüketim hızının artmasıyla birlikte “değer algısının” da dönüşmesidir. Daha hızlı tüketilen ürünler, çoğu zaman daha kısa süreli bir memnuniyet sağlar. Bu durum da bireyi yeniden tüketmeye yönlendiren bir döngü oluşturur.
Yani tüketim, bir ihtiyacı karşılamaktan çok, sürekliliği olan bir hareket haline gelir.
Bu hareketlilik, bireysel düzeyde fark edilmese bile, zamanla ekonomik davranışların genel karakterini belirler. Sürekli ve alışkanlığa dayalı talep, piyasada canlılık yaratırken; aynı zamanda dengenin korunmasını zorlaştıran bir etki de oluşturabilir.
Dolayısıyla tüketim alışkanlıkları, yalnızca bireyin bütçesiyle sınırlı bir konu olmaktan çıkar; daha geniş bir ekonomik çerçevede anlam kazanır.
Burada önemli olan, tüketimi tamamen sınırlamak ya da ortadan kaldırmak değil; onu daha bilinçli bir zemine oturtabilmektir. İhtiyaç ile alışkanlık arasındaki farkı ayırt edebilmek, bu dengenin sağlanmasında temel bir rol oynar.
Çünkü bilinçli tüketim, yalnızca harcamayı azaltmak anlamına gelmez; aynı zamanda karar süreçlerini daha sağlıklı hale getirir.
Birey, neyi neden aldığını sorguladıkça, tüketim davranışı da daha net bir çerçeveye oturur. Bu durum da hem bireysel hem de genel ekonomik yapı açısından daha öngörülebilir bir denge oluşturur.
Sonuç olarak, modern dünyada tüketim kaçınılmaz bir gerçekliktir. Ancak bu sürecin sağlıklı bir dengede ilerleyebilmesi, ihtiyaç ile alışkanlık arasındaki farkın fark edilmesine bağlıdır.
Tüketim, doğru kullanıldığında hayatı kolaylaştıran bir araçtır. Ancak kontrolsüz bir alışkanlığa dönüştüğünde, fark edilmeden yön veren bir güce de dönüşebilir.
Belki de asıl mesele şudur:
Tüketim hayatımızı şekillendiren bir tercih mi, yoksa zamanla bizi şekillendiren bir alışkanlık mı?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca bireysel yaşam tarzlarını değil, içinde bulunduğumuz ekonomik yapının yönünü de belirleyecek kadar önemlidir.
-
Bursa Bölge6 yıl agoKaracabey’de cinayet: 1 ölü
-
Genel1 yıl agoKARACABEY BELEDİYESİ’NDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ
-
Genel3 yıl agoKARACABEYLİ DUAYEN SANATÇI SEVENLERİNİ ÜZDÜ
-
Bursa Bölge7 yıl agoRABBİMİZ BİZDEN NELER İSTİYOR
-
Güncel2 yıl agoİYİ VE KÖTÜ AHLAK
-
Güncel6 yıl agoARAPÇA’DA “VAV” HARFİ
-
Güncel4 yıl agoHAKİM VE SAVCILARA ANLAMLI VEDA
-
Ekonomi6 yıl agoSütaş’tan “Tereyağı” açıklaması





Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login