Connect with us

Yazarlar

AKRAN ZORBALIĞI ÇOCUĞUN MESELESİ Mİ, YOKSA TOPLUMUN MU?

Son yıllarda Türkiye’de akran zorbalığına dair haberlerin, okul içi vakaların ve sosyal medya yansımalarının arttığını görüyoruz. Çoğu zaman bu durum “çocuklar arasında olur”, “bizim zamanımızda da vardı” diyerek normalleştiriliyor. Oysa sosyal psikoloji bize şunu çok net söylüyor: Zorbalık bireysel bir sorun değil, sosyal bir öğrenme ürünüdür.

Bir çocuk zorbalık yapmayı çoğunlukla öğrenir. Gücü, statüyü, dışlamayı, alay etmeyi; bazen evden, bazen okuldan, bazen de içinde yaşadığı toplumun sessizliğinden…

Sosyal psikoloji bize zorbalığın tek başına ortaya çıkmadığını söyler. Zorbalık; güç ilişkilerinin, grup normlarının ve öğrenilmiş davranışların ürünüdür. Bir çocuk zorbalık yapmayı çoğu zaman bilinçli olarak seçmez; bunu, içinde bulunduğu çevrede gördüğü ilişkilerden öğrenir. Gücün alkışlandığı, alayın normalleştirildiği, sessiz kalmanın güvenli olduğu bir ortamda zorbalık kendine rahatça yer bulur.

Bu noktada “seyirci etkisi” kavramı devreye girer. Bir zorbalık anına ne kadar çok kişi tanık olursa, müdahale eden kişi sayısı o kadar azalır. Çünkü sorumluluk dağılır. Çocuklar da yetişkinler de “nasıl olsa biri durdurur” diye düşünür. Oysa her sessizlik, zorbalığın bir adım daha güçlenmesine hizmet eder. Çocuklar bunu çok erken fark eder: Kimse bir şey yapmıyorsa, demek ki yapılabilir.

Okullarda zorbalık çoğu zaman ancak görünür olduğunda, yani fiziksel hale geldiğinde ciddiye alınır. Oysa psikolojik zorbalık; dışlanmak, alay edilmek, yok sayılmak, lakap takılmak gibi davranışlar çocuk ruhunda derin izler bırakır. Bir sınıfta bu davranışlar karşılıksız kalıyorsa, o sınıfın iklimi çocuklara şunu öğretir: Güçlü olan kazanır, farklı olan yalnız kalır.

Öğretmenlerin burada rolü yalnızca kural koymak değil, ilişkiyi düzenlemektir. Çünkü çocuklar en çok ilişkiler içinde öğrenir. Alaycı bir dilin, küçük düşürücü bir şakanın sınıf içinde karşılıksız kalması, zorbalığı besler. “Dayanmayı öğrenmeli” denilen her çocuk, aslında yalnız bırakılmış olur. Güvende hissetmeyen bir çocuk ise ne öğrenebilir ne de gelişebilir.

Aileler açısından da benzer bir hassasiyet söz konusudur. Zorbalığa uğrayan bir çocuğa hemen çözüm sunmak, öğüt vermek ya da “takma kafana” demek çoğu zaman iyi niyetlidir ama yeterli değildir. Çocuk önce anlaşılmak ister. Zorbalık yapan tarafta olan bir çocuk içinse mesele “kötü çocuk” olmak değildir; çoğu zaman bu, çocuğun öğrendiği bir baş etme yoludur. Davranışla çocuğu ayırabilmek, değişimin ilk adımıdır.

Toplumsal düzeyde baktığımızda ise yetişkin dünyasının dili, çocukların dünyasını doğrudan şekillendirir. Sosyal medyada alaycı üslubun, aşağılayıcı mizahın, linç kültürünün normalleştiği bir ortamda çocuklardan empati beklemek gerçekçi değildir. Çocuklar söylenenlerden çok, yapılanları öğrenir.

Akran zorbalığı bu yüzden bir çocuğun değil, bir toplumun aynasıdır. Kimlerin konuştuğu kadar, kimlerin sustuğunu da gösterir. Sessiz kaldıklarımız, görmezden geldiklerimiz ve “olur böyle” dediklerimiz büyür. Ve en çok da çocukların iç dünyasında yer eder.

Bir çocuğun kendini güvende hissetmesi lüks değil, haktır. Zorbalığı önlemenin yolu mucizevi yöntemlerden değil; duyarlı yetişkinlerden, tutarlı duruştan ve ilişkide kalabilmekten geçer. Çünkü her çocuk, kendisini koruyacak en az bir yetişkine ihtiyaç duyar.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

GÜVENDE HİSSETMEYEN BEYİN, AHLAKI UNUTUR MU?

Son zamanlarda aynı cümleyi çok sık duyuyoruz: “İnsanlık çok değişti.”

Oysa çoğu zaman değişen şey insanın özü değil, beyninin içinde bulunduğu haldir.

Beyin kendini güvende hissetmediğinde, hayatta kalma sistemi devreye girer. Bu sistemin önceliği iyi olmak, nazik olmak ya da anlayışlı olmak değildir. Önceliği hayatta kalmaktır. Bu noktada empati, sabır, nezaket ve toplumsal duyarlılık ikinci plana düşer. Çünkü beyin için artık en önemli soru şudur: “Tehlike var mı?”

Tehdit algısı yükseldiğinde beynin alarm merkezi olan amigdala daha aktif çalışır. Buna karşılık düşünmeyi, tartmayı, karşısındakini anlamayı sağlayan prefrontal alanlar daha az devrededir. Kişi daha hızlı tepki verir, daha çabuk yargılar, daha kolay savunmaya geçer. Daha az dinler, daha çok karşı çıkar.

Empati ise zihinsel bir yavaşlama ister. Karşıdakine yer açmayı, onun duygusuna alan tanımayı gerektirir. Ancak tehdit altındaki bir beyin için yavaşlamak lükstür. Sistem tetiktedir. Böyle bir durumda başkasının duygusuna odaklanmak beyin için gereksiz bir yük gibi algılanır.

Kriz dönemlerinde toplumsal sertleşmenin nedeni de budur. Ekonomik belirsizlikler, sosyal güvensizlik, adaletsizlik hissi, geleceğe dair kaygılar… Tüm bunlar bireylerin sinir sistemini sürekli alarm halinde tutar. Alarmda olan bireylerden oluşan toplum ise giderek daha tahammülsüz, daha keskin, daha yargılayıcı bir hale gelir.

Bu yüzden artık insanlar birbirini daha az dinliyor. Daha çabuk kırılıyor. Daha hızlı öfkeleniyor. Daha kolay dışlıyor. Çünkü kimse gerçekten kimseyi duyamıyor. Herkes kendi iç alarmının sesini bastırmaya çalışıyor.

Bugün tanık olduğumuz birçok iletişim kopukluğu ya da toplumsal duyarsızlık çoğu zaman kötü niyetten değil, güvende hissetmeyen beyinlerden kaynaklanıyor. Güvende hissetmeyen beyin önce kendini korur. Ahlak, empati ve toplumsal hassasiyet ise ancak güven hissi olduğunda sürdürülebilir hale gelir. Belki de bu yüzden toplumu iyileştirmenin yolu daha fazla öğüt vermekten değil, insanlara yeniden güven hissi kazandırmaktan geçiyor. Çünkü ancak güvende hisseden beyin düşünebilir, anlayabilir ve empati kurabilir.

Ve ancak o zaman insanlar birbirini gerçekten duymaya başlar.

Continue Reading

Yazarlar

KÖYLERİMİZ YENİDEN YAPILANDIRILIYOR

Hiç şüphesiz köyde ve köylerde yaşam, bildiğim kadarıyla insanlık tarihiyle yaşıttır. İnsanlık, şehirleşmeden önce kırsalda, köyde yaşamayı tercih etmiştir. Biz Türkler göçer topluluklar olduğumuz için, kalıcı yaşam merkezleri oluşturmak yerine hem kendi geçimimizi temin etmek hem de karnımızı doyurmak amacıyla yaşamımıza uygun yerlere göç etmek zorunda kaldık. Anadolu coğrafyasını kendimize yurt edindikten sonra ise kalıcı yaşam alanlarında yerleşmeye, kök salmaya başladık.

12. yüzyılların başlarında, o günkü yönetim ve idarenin tahsis ettiği —genellikle mera ve otlak olan— arazilerde yaşanabilir merkezler kurduk. Bunlar, uğraşları ve hayatları önce hayvancılık, daha sonra tarım olan insan topluluklarının oluşturduğu, bugün “köy” dediğimiz yerleşimlerdi. Köylerde yaşayan vatandaşlarımız, hem kendi geçimini sağlama mücadelesi verirken hem de milletinin ve devletinin ekonomik kalkınmasına alın terleriyle destek oldular. İşte bu nedenledir ki Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” diyerek kalkınmanın köyden ve köylüden başlaması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.

Bizim köylümüz çalışkan, üretken ve kanaatkârdır. Devletine sadıktır, hedefini benimser; asla devletiyle kavga eden bir tutum içinde olmamıştır.

Şimdi diyeceksiniz ki, “Nereden çıktı bu köy muhabbeti?” Soracağınızı duyar gibiyim. 2025 yılının zannedersem son aylarıydı… Güzel Karacabeyimizin gündemi birden değişti. Muhalefet partilerimiz adeta kış uykusundan uyandı ve köylerimizin yerleşik düzenlerinin yeni bir imar planı ile yeniden düzenleneceği konusu gündeme getirildi. Karacabey Belediyesi’nin bu konuda ciddi çalışmalar yürüttüğü de ortaya çıktı. Bununla birlikte, fikri olan da olmayan da ortaya çıkıp görüş beyan etmeye başladı.

İşte o zaman, her zaman olduğu gibi “haydi gülüm keten helva” durumu yaşandı. Bizde adet böyledir: Bir fikir, bir düşünce ortaya çıkmadan kimse konuşmaz; ne zaman ki bir akil insan yeni bir şey söyler, işte o zaman statükocu koro hep bir ağızdan sesini yükseltir: “İstemezük!”

Tamam da kardeşim, şimdiye kadar neredeydiniz? Bu konuyu yıllardır neden görmezden geldiniz, neden çözüm üretmediniz? Karacabeyimizin köylerinin yeni bir yerleşim planlamasına bal gibi ihtiyacı olduğunu sağır sultan bile biliyordu.

Ben Karacabey’in köylerinde doğmuş, köylülüğüyle övünmüş bir Karacabey çocuğuyum. Bunu görüyorum ve bu yöndeki çalışmaları destekliyorum. Acı ama gerçek şu ki; köyün ve köylünün halinden, köyün tozunu toprağını yutmuş, gübre yığınlarının üstünde taklalar atarak çocukluğunu geçirmiş olanlar anlar. Bugün Karacabey Belediye Başkanımız Fatih Karabatı kardeşim de bu kültürden geldiği için söylediklerimi en iyi bilenlerden biridir.

Köylerin imar planlarının çıkarılması fikri gündeme gelince, ezbere konuşmak istemedim. Bu nedenle konuyla ilgili bilgi almak için Karacabey Belediyemizin çalışkan personellerinden Yazı İşleri Müdürü Nurullah kardeşime ulaştım. O da beni bu çalışmanın başındaki isim olan Bilal Toprak Bey ile tanıştırdı. Görüşmemizde anladım ki Bilal kardeşim, bu çalışmanın tüm detaylarına hâkim ve isteyen herkesin her an bilgi alabileceği yetkili bir makamdır.

Kaldı ki bu planlamanın, köylerimizin önümüzdeki elli yıllık ihtiyaçlarına cevap vereceğini özellikle vurguladı. Ayrıca Karacabey ve köylerinin bir an önce doğalgaza kavuşabilmesi için bu çalışmanın elzem olduğunu da üstüne basa basa ifade etti.

Eğer köyden kente göçün önüne geçmek istiyorsak; köylerimizi yeniden yaşanabilir alanlara dönüştürmek zorundayız. Köylerin doğalgazla buluşması, okulların yeniden açılması, öğretmenlerin köylerde ikamet etmesi, kanaatimce göçü durduracak en önemli unsurlardır.

Bu düşüncelerle Karacabey Belediyesi’nin başlattığı bu yenilikçi harekete destek vermek, her çevreden ve her kesimden insanın görevidir. Elbette aykırı fikirler de çıkacaktır; herkes görüşünü söyleyecektir.

Ancak her yenilikçi harekette olduğu gibi, bu süreçte de paydaşların kavga etmek yerine ortak akılda buluşması, birbirini kırmadan, dökmeden dinlemesi gerekir.

Köylerimizi modern yaşam alanlarına dönüştürmek için herkesin elini taşın altına koymasını temenni ediyorum. Karacabeyimizin yarınları için ışıl ışıl caddeleri, pırıl pırıl sokakları olan örnek köylerde yaşama umuduyla bu çalışmalara desteğimi sunuyorum.

Rabbim bana; köyümde ve köylerimde doğalgazla ısınan, ocakları doğalgazla yanan, sivrisineklerden arındırılmış bir yaşam görmeyi nasip etsin. Fatih Başkan ve ekibini bu çalışmalardan dolayı kutluyor; köyümüz ve köylümüz için yapılacak her türlü çalışmayı, amasız fakatsız YÖREM ailesi olarak desteklediğimizi ifade ediyorum.

Biliyorum ki bu böyle geldi, böyle gitmeyecek. Köyleri mahalle yaptık ama köy, köyde yaşayanlarla birlikte huzurlu bir yaşamı hak ediyor.

Selamlar.

Continue Reading

Yazarlar

SÜT DİŞLERİ ‘nasılsa düşecek’ DEMEYİN!

Ortalama 6 ay-1 yaş dönemi itibariyle sürmeye başlayan süt dişleri 2 yaş civarı tamamlanır. Bunu 6 yaş ile 12 yaş arasıda “karışık dişlenme dönemi” dediğimiz süt dişlerinin sırası ile düşüp yerine daimî dişlerin çıktığı dönem izler. Bu yaşlar çocuğa göre farklılık gösterebilir ve bu çoğunlukla patolojik bir durum değildir.

Çiğneme, konuşma ve estetik açıdan görev üstlenen süt dişlerinin esas önemli işi altındaki daimî dişlerin sürmesine rehberlik etmek ve onlar oluşumunu tamamlayana kadar ağızda kaplayacakları yeri korumaktır. Bu sebeple eğer herhangi bir nedenle (çürük ya da travma vb.) erken kaybedilirlerse yerlerine mutlaka ‘yer tutucu’ uygulanmalıdır.

İlk süren süt dişi itibari ile ağız temizliği nemli bir bez ile yapılabilir.1 yaş itibari ile ebeveyn yardımıyla dişler çocuğa uygun fırça ve macun kullanılarak fırçalanmalıdır. Tüm süt dişleri tamamlanınca düzenli diş hekimi kontrolleri başlar.

Hiçbir şikâyeti yokken diş hekimi ile tanışıp düzenli kontrollere giden bir çocukta ileride asla ‘diş hekimi fobisi’ oluşmayacaktır. Alacağı hijyen eğitimi, yapılacak koruyucu uygulamalar (fissür örtücü, flor vb), dişlerde oluşabilecek problemlerin ilerlemeden yakalanabilmesi sayesinde de ağız ve diş sağlığı korunmuş olur.

Çıkan ilk daimî dişler itibari ile (6-7 yaş) yapılacak ortodontik muayene sonucu kapanış bozuklukları ve gelişimsel problemler erken yaşta tespit edilip ilerlemeden tedavi edilebilmektedir.

Bu sebeple lütfen “süt dişleri nasılsa düşecek” demeyin..!

Merak ettiğiniz soruları Instagram “dishekimikevseryorur” sayfası aracılığıyla bize ulaştırabilirsiniz. Hepinize sağlıklı dişler güzel gülüşler dilerim.

Continue Reading

Trending