Yazarlar
GÖRÜNMEZLİK PRİMİ: FİNANSAL SESSİZLİĞİN GİZLİ GETİRİSİ
Bir önceki yazımızda kişisel bilançolarımızın pasif tarafındaki o görünmez prangaları, sırf başkalarını etkilemek için imzalanmış tabiri caizse “statü senetlerini” ve yüksek kaldıraçlı yaşamların ruhsal maliyetlerini masaya yatırmıştık. Vitrinleri büyütmenin bizi nasıl birer “sosyal borç” sarmalına sürüklediğini ve hayatımız üzerindeki tasarruf yetkisini nasıl elimizden aldığını görmüştük. Gelin bu hafta, o vitrinleri tamamen karartmanın, yani modern dünyanın en büyük tabularından birini yıkarak “görünmez kalmanın” finansal, operasyonel ve ruhsal getirisini konuşalım. Çünkü gürültünün ödüllendirildiği bu çağda en yüksek getiri, hiçbir konvansiyonel yatırım enstrümanında değil; bizzat “Görünmezlik Primi”nde saklı.
Finans literatüründe risk primini, likidite primini veya vade primini hepimiz biliriz; üstlenilen her belirsizlik veya mahrumiyet için piyasa bize bir ek getiri sunar. Peki ya “görünmezlik primi”? Modern sosyoloji ve davranışsal ekonomi bize gösteriyor ki, varlığını, başarısını, birikimini ve tüketim gücünü dışarıya sergilemeyen birey, aslında portföyüne en risksiz, en yüksek getirili ve enflasyona karşı en dayanıklı primi ekliyor demektir.
Peki, radarın altında uçmak, yani o çok özlenen “sessiz güce” dönüşmek bize tam olarak ne kazandırır? Madalyonun bu sessiz ve derin yüzünü, kurumsal finansman ve strateji disiplininin temel kavramlarıyla inceleyelim:
Sosyal arbitraj ve beklenti yönetimi maliyeti
Sermaye piyasalarında bir şirketin hisse fiyatını ve piyasa değerini belirleyen en önemli unsurlardan biri “beklenti yönetimi”dir. Eğer piyasaya sürekli çok agresif, çok parıltılı ve iddialı büyüme projeksiyonları sunarsanız, şirket ne kadar harika işler yaparsa yapsın, o devasa beklentinin bir tık altında kaldığı an hisseleri beklenen fırsatı vermeyebilir. Üstelik o yüksek beklentiyi fonlamak için şirket, sürekli kısa vadeli ve yüksek maliyetli operasyonlara girişmek zorunda kalabilir.
Bireysel hayatta da durum birbirine paralel denebilir. Sürekli lüksünü, gittiği mekanları, başarısını, unvanlarını ve “en iyi anlarını” dijital ya da sosyal vitrinlerde sergileyen insan, çevresinde yapay bir “yüksek beklenti duvarı” örer. Çevreniz sizi o vitrinle tanımlamaya başladığı an, o vitrinin altına düşemezsiniz. Bu durum, zamanla hayat bilançonuzda katılaşmış birer sabit maliyete ve sosyal taahhüde dönüşür.
Görünmez kalmayı seçtiğinizde ise, üzerinizdeki toplumsal beklenti katranını sıfırlarsınız. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğünü, hangi ligde oynadığınızı tahmin etmeye çalışmasını yönetmek zorunda kalmadığınızda, muazzam bir enerji ve zaman arbitrajı sağlarsınız. Vitrini fonlamak için harcayacağınız tüm entelektüel ve finansal sermaye, doğrudan gerçek işinize, yani özkaynağınızı içeriden büyütmeye harcanır.
Tüketim tuzaklarından korunma sigortası ve hedonik koruma
Görünür olmak, doğası gereği küresel bir karşılaştırma ekosisteminin içine gönüllü olarak yazılmaktır. Algoritmaların, reklam mekanizmalarının ve sosyal çevrenin sürekli “daha fazlasını tüket, daha yukarıyı hedefle, geri kalma!” diye fısıldadığı; tabiri caizse FOMO’nun (Geri Kalma Korkusu) kurumsallaştığı bir dünyada yaşıyoruz.
İşte bu gürültülü ekosistemde radarın altında uçmak, en ucuz ve en etkili “hasar sigortası”dır. Görünmezlik, sizi finansal bağımsızlığın en büyük düşmanı olan “Görünme Maliyeti” tuzağından korur. Sırf bir ortama ait hissetmek, bir statüyü tescillemek ya da birilerine gizli bir mesaj vermek için yapılmayan, yani rasyonel olmayan her harcama, doğrudan net aktif değerinize eklenen saf, vergisiz ve net birer kazançtır. Vitrin için harcanmayan her kuruş, gelecekteki özgürlüğünüzün satın alma opsiyonudur.
Asimetrik bilgi ve hamle özgürlüğü
Oyun teorisinde ve piyasalarda en büyük stratejik güç, herkesin bildiği değil, sadece sizin bildiğiniz, sizin kontrolünüzde olan bilgidir. Eğer kartlarınızı, finansal gücünüzün gerçek boyutunu, bir sonraki hamlenizi veya entelektüel derinliğinizi sürekli masaya açık bir şekilde saçarsanız, dış etkenlere karşı tamamen açık ve kırılgan hale gelirsiniz. Sosyal sermayenizi ve gücünüzü ne kadar çok “ciro” ederseniz, o kadar çok spekülasyona ve dışsal müdahaleye zemin hazırlarsınız.
Oysa bir sonraki stratejik hamlesini, birikimini veya zihinsel kapasitesini kimsenin tam olarak kestiremediği bir insan, muazzam bir asimetrik güce sahiptir. Sessizce kendi işine odaklanan, gölgelerde büyüyen ve gürültü çıkarmadan katma değer üreten aktörler, makroekonomik kriz anlarında veya hayatın ufak sarsıntılarında en esnek, en manevra kabiliyeti yüksek yapılardır. Çünkü onların gücü dışarıdan manipüle edilemez, sınırları başkalarının sığ algıları tarafından çizilemez. Gerçek güç, tahmin edilemez olmaktır.
Sonuç: Sahne Işıkları vs. masa lambası
Modern insan, ne yazık ki hayat sahnesinde spot ışıklarının altında, hiç tanımadığı insanların alkışları eşliğinde eriyen birer aktör gibi yaşamayı “başarı” ve “itibar” sanıyor. Oysa sahne ışıkları insanı kör eder; dışarısını görmenizi engellerken sizi sürekli gözetlenen bir nesneye dönüştürür.
Gerçek sarsılmazlık, finansal bağımsızlık ve zihinsel dinginlik ise; o gürültülü, yüksek kaldıraçlı ve sahte sahnelerden kendi iradenizle inip, kendi çalışma masanızın loş lambası altında, sessizce ve sabırla inşa ettiğiniz o derin dünyada saklıdır.
Bırakın vitrinler, unvan çılgınlığı ve sahte ihtişamlar başkalarının olsun. Bırakın onlar her adımlarını, her başarılarını ve her tüketim tercihlerini dijital ayak izleriyle topluma ciro edip geçici birer alkış satın alsınlar. Siz içeride; kimsenin tahmin edemediği, kimsenin ölçemediği ama başınızı yastığa koyduğunuzda size o mutlak, sarsılmaz bağımsızlığı veren sessiz gücün mimarı olun. Unutmayın; en büyük zenginlik, ne kadar çok şeye sahip olduğunuz veya dışarıya ne kadar büyük göründüğünüz değil; ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunuz, ne kadar az insana minnet ettiğiniz ve bunu hiç kimseye kanıtlama gereği hissetmediğiniz o saf özgürlük alanıdır.
Günün sonunda, gürültülü ve yüksek kaldıraçlı bir iflasın parıltılı aktörü olmaktansa, sessiz bir bağımsızlığın görünmez lideri olmak, hayat bilançonuz için her zaman en yüksek getirili yatırımdır.
Her zaman olduğu gibi belirtmek isterim ki; bu yazı bir finansal veya yatırım tavsiyesi niteliği taşımamaktadır. Burada ortaya konulan görüşler, vitrinlerimizi karartırken ruhlarımıza, zamanımıza ve cüzdanlarımıza kazandırdığımız o görünmez özgürlük payı üzerine dürüst bir iç muhasebe değerlendirmesinden ibarettir.
Yazarlar
ODAKLANMIŞ SERMAYE DAĞITIMI: “DERİNLİK ARBİTRAJI” VE SADELEŞEN BİLANÇONUN STRATEJİK HAMLESİ
Bir önceki hafta, “Sermaye Azaltımı” stratejimizle bilançomuzu sadeleştirip, bizi yavaşlatan o atıl yükümlülüklerimizden muafiyet talep ettik. Hayat bilançomuzun aktif tarafında biriken o hantal varlıkları; bize katma değer üretmeyen, sadece birer “gölge pasif” gibi omuzlarımızda taşıdığımız o fiziksel ve dijital yükleri bünyemizden arındırmaya çalıştık… Şimdi, o loş masanın başında; temizlenmiş, hafiflemiş ve artık hiçbir gereksiz yükün ağırlığını hissetmeyen o “stratejik özne” olarak yeni bir soruyla karşı karşıyayız: Peki, şimdi ne olacak? Boşa çıkan bu devasa “Ruhsal Serbest Nakit Akışı”nı, hayatın hangi alanına, hangi kaldıraçla yatıracağız?
Modern dünya bizi sürekli bir “yayılım” içine çekmeye çalışır. Daha fazla unvan, daha geniş bir sosyal çevre, daha karmaşık bir görünürlük… Hepsi birer “yatay büyüme” tuzağı olarak nitelendirilebilir. İstatistiksel olarak baktığımızda, tabiri caizse herkesin her şey hakkında fikir sahibi olduğu, herkesin birer “içerik üreteci” konumuna zorlandığı bu çağda, bilginin değeri de tıpkı enflasyonist bir ortamdaki para gibi hızla erimektedir. İşte tam da burada, finansal piyasaların en temel kuralı devreye girer: “Derinlik Arbitrajı”.
Arbitraj; piyasalardaki fiyat farklılıklarından yararlanmayı esas alan bir finans kavramıdır. Bizim arbitrajımız ise piyasadaki “sığlık” ile kendi “derinliğimiz” arasındaki makastır. Herkes vitrinini parlatıp, sığ sularda kulaç atarak trendlerin peşinden koşarken; siz tek bir disiplinde, tek bir uzmanlık alanında veya kendi ruhsal köklerinizde derinleştiğinizde, piyasa tarafından taklit edilmesi güç “entelektüel özsermaye” biriktirirsiniz. Bu, piyasadaki “ortalama” bilginin fiyatının düştüğü noktada, sizin sunduğunuz o nadir ve rafine değerin kıymetini artırır. Sığlık, rekabetin en yüksek olduğu yerdir; derinlik ise taklit edilmesi güç bir rekabet avantajının inşa edilebileceği alan olarak nitelendirilebilir.
Bu noktada, finansal disiplinin en güçlü mihenk taşını, yani “Bileşik Getiri”yi, hayatınızın merkezine yerleştirmeniz gerekebilir. Ancak değerlendirilen olgu bu seferki “Odaklanmanın Bileşik Getirisi”dir. Sermayenizi, enerjinizi ve zamanınızı sürekli yeni, verimsiz ve dışarıya gösteriş yapmaktan öteye gitmeyen alanlara dağıtmak yerine, onu tek bir noktaya, her gün aynı saatte, aynı yoğunlukta ve aynı disiplinle yatırmak; 1 yıl sonraki entelektüel sermayenizi, rastgele dağıtılmış 10 yıllık bir çabadan çok daha büyük bir boyuta taşıyabilir. Siz içeride, o sessiz masada, kendi özsermayenizi tahkim ederken; dışarıdakiler vitrinlerini fonlamak için kaldıraçlı riskler üstlenmeye, yapay bir görünürlük oluşturarak kendi özbenliklerini piyasaya ciro etmeye devam etsinler. Siz ise sessizce, kendi değerinizi ‘’titizlikle’’ inşa etmeye devam edin.
Unutmayın; operasyonel sadeleşme bir nihai durak değil, operasyonel bir kaldıraç yöntemi olarak nitelendirilebilir. Bu aşamadan sonra atacağınız her adım, bir cerrahın hassasiyetiyle, sadece katma değer üreten noktaya dokunmalıdır. Gürültü yaparak değil; o sessizliğin içindeki yoğunlaşmış bilgi ve tecrübe akışıyla etki yaratmalısınız. Artık “neye sahip olduğunuz” veya “vitrinde ne sergilediğiniz” değil; neyi, ne kadar derinden anladığınız sizin gerçek özsermayenizdir. Modern dünyada en nadir bulunan emtia dikkattir ve bu dikkati nerede yoğunlaştırdığınız, sizin tek gerçek finansal ve ruhsal servetinizdir. Bilançonuza yazacağınız en büyük aktif, artık eşyalar veya mülkler değil; o loş masanın başında disiplinle inşa ettiğiniz, keskinleştirilmiş zihinsel derinliğiniz olacaktır.
Süreç sadece bir “çıkarma” işlemi değil, aslında bir “yeniden yapılandırma” sanatıdır. Bilançosunu sadeleştiren birey, dış dünyanın dayattığı tüm gürültülü beklentilerden, o anlamsız “statü” göstergelerinden ve başkalarına kanıtlama zorunluluğundan kendisini azade kılar. Bu, pasif bir vazgeçiş değil, aktif bir “seçici odaklanma”dır. Siz o masada sessizce derinleştiğiniz sürece, dışarıdaki piyasanın dalgalanmaları, unvan hırsları veya tüketim yarışları sizin için birer gürültüden ibaret kalacaktır. Gerçek özgürlük, elinizdeki kaynakları ne kadar verimli yönettiğinizde değil; o kaynakları kullanırken ne kadar az insana ve ne kadar az objeye ihtiyaç duyduğunuzda saklı olabilir.
Sonuç olarak; sermaye azaltımı yaptıktan sonraki tek hedefiniz, “daha azla daha çok” değil, “daha azla daha derin” bir etki yaratmaktır. Kalabalıkların o sahte ihtişamı karşısında, siz kendi derinliğinizin sessiz, sarsılmaz ve kopyalanamaz gücünü inşa edin. Vitrini karartmanın getirdiği o “radar altı” olma lüksü, artık sizin en büyük stratejik avantajınızdır. Bu avantajı, kendi ustalığınızı sergilemek, entelektüel bağımsızlığınızı korumak ve kimseye bir şey kanıtlama gereği duymadan, sadece kendi standartlarınız için üretmek için kullanın. Zira günün sonunda herkes, kendi hayat bilançosunun tek denetçisidir ve o masadan kalkarken elinizde kalan en büyük servet, başkalarının ne düşündüğü değil, kendi derinliğinizle ne inşa ettiğiniz olacaktır.
Yineleyerek belirtmek isterim ki; bu metin herhangi bir finansal veya yatırım tavsiyesi içermemektedir. Burada paylaşılanlar, tamamen kavramsal bir çerçevede, hayat bilançolarımızı hafifletirken elde edebileceğimiz entelektüel ve ruhsal kazanımlar üzerine yapılmış şahsi bir durum tespitinden ve felsefi bir muhasebe değerlendirmesinden ibarettir. Bu yazıda yer verilen değerlendirmeler tamamen metaforik, felsefi ve kavramsal bir bakış açısını yansıtmaktadır. Finansal piyasalara, sermaye piyasası araçlarına veya herhangi bir yatırım kararına ilişkin tavsiye niteliği taşımamaktadır. Kullanılan finans ve muhasebe kavramları, bireysel gelişim ve yaşam yönetimine ilişkin düşünceleri açıklamak amacıyla mecazi anlamda kullanılmıştır.
Yazarlar
HÂKİM VE SAVCI YARDIMCILARI BUGÜN NASIL SEÇİLİYOR?
2025 ilanında toplam 1.000 kişilik hâkim ve savcı yardımcısı kadrosu açılmış, en az 2.000 adayın mülakata çağrılması öngörülmüştür. Eşit puanlı adaylar nedeniyle fiilî sayı daha da artabilir.
2802 sayılı Kanun’a göre yazılı sınavdan en az 70 alanlar arasından kadronun bir katı fazlası mülakata çağrılır. Bu oran 2024’te düşürülmüş; önceki sistemde toplam üç kat aday mülakata alınıyordu.

Yazılı sınav birincisi elenirken son sıralardaki aday kazanabilir mi?
Mevcut sistem buna imkân vermektedir. Belirleyici unsur yalnız mülakatın yüzde 30 ağırlığı değil, ayrıca uygulanan 70 puanlık bağımsız eleme barajıdır.

Mülakat barajını geçenler arasında da sıralama değişebilir. Mülakattaki 70–100 aralığı nihai puanda dokuz puana kadar fark yaratır; bu etki yazılı sınavdaki yaklaşık 12,86 puanlık farkı tersine çevirebilir.
Basına yansıyan yüksek puanlı adaylar
Mülakat sistemine ilişkin tartışmaların büyümesinin nedenlerinden biri, yazılı sınavlarda dereceye girdikleri hâlde birden fazla kez mülakatta elenen adayların kamuoyuna yansıyan örnekleridir.
Basında yer alan haberlere göre Emre Pişiren, idari yargı hâkimliği yazılı sınavlarında bir kez Türkiye sekizincisi, iki kez Türkiye birincisi olmuş; son sınavında 98,5 puan almasına rağmen üç mülakatta da başarısız sayılmıştır.
Avukat Volkan Hacımahmutoğlu ise farklı hâkimlik sınavlarında 23.707 aday içinde 55’inci, 20.762 aday içinde 108’inci ve avukatlıktan geçiş sınavında 4.446 aday içinde 11’inci olduğunu; buna rağmen üç mülakatta da elendiğini açıklamıştır. Aday, mülakatlarından birinde kendisine soru yöneltilmediğini, başka bir görüşmenin ise çok kısa sürdüğünü ileri sürmüştür.
Yazılı sınavda olağanüstü başarı gösteren bir adayın hangi somut gerekçeyle mesleğe uygun bulunmadığını kamuoyunun ve yargı mercilerinin denetleyebilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Bir aday iki kez Türkiye birincisi olduğu hâlde mülakatta elenebiliyorsa, “Neden?” sorusunun karşılığı yalnızca sayısal bir puan olmamalıdır.
Mülakat kaldırılmalı mı?
Mülakatın savunulabilir bir amacı vardır. Yazılı sınav adayın hukuk bilgisini ve belirli ölçüde analitik düşünme kabiliyetini ölçerken; iletişim, muhakeme, stres altında davranış ve mesleki tutum gibi özelliklerin yalnızca çoktan seçmeli sınavla tam olarak ölçülemeyeceği ileri sürülebilir.
Bununla birlikte birkaç dakika süren, soruların ve cevapların tam olarak kayda geçirilmediği, verilen puanın hangi somut davranıştan kaynaklandığının açıklanmadığı bir görüşmenin; yıllarca süren hukuk eğitimi ve objektif yazılı sınav başarısından daha belirleyici hâle gelmesi hakkaniyet sorununa yol açar.
Önerilen Model: Yazılı Sınav Esaslı, Şeffaf ve Hakkaniyetli Seçim Sistemi
Hâkim ve savcı yardımcılığına girişte esas ölçüt, adayın objektif yazılı sınav başarısı olmalıdır. Nihai sıralama, yazılı sınav puanına göre belirlenmelidir.
Mülakat tamamen kaldırılabilir. Kaldırılmayacaksa nihai puana etkisi yüzde 5 veya yüzde 10 gibi düşük bir oranla sınırlandırılmalıdır. Böylece kısa süreli ve değerlendirilmesi büyük ölçüde kişisel kanaate dayanan bir görüşme, adayın yıllarca hazırlandığı yazılı sınavdaki başarısını ortadan kaldıramaz.
Mevcut sistemde adayın mülakattan 70 puanın altında alması, yazılı sınav sonucu ne kadar yüksek olursa olsun doğrudan elenmesine neden olabilmektedir. Bu bağımsız eleme barajı kaldırılmalıdır. Mülakat puanı yalnızca belirlenen düşük oran üzerinden toplam puana eklenmeli; tek başına adayın elenmesine yol açmamalıdır.
Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması ise adayları başarı bakımından sıralayan bir aşama olarak değil, yalnızca mesleğe kabulün önünde açık bir kanuni engel bulunup bulunmadığını inceleyen ayrı bir uygunluk denetimi olarak sürdürülmelidir.
Özetle önerilen sistem şu esaslara dayanmalıdır:
• ✓ Nihai sıralama ağırlıklı olarak yazılı sınav sonucuna göre yapılmalıdır.
• ✓ Mülakat kaldırılmalı veya etkisi yüzde 5–10 ile sınırlandırılmalıdır.
• ✓ Mülakatta 70 puan alamayan adayın otomatik olarak elenmesi uygulamasına son verilmelidir.
• ✓ Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması, yalnızca kanuni engellerin incelendiği ayrı bir denetim olarak uygulanmalıdır.
Güvenlik soruşturmasının da sınırsız ve gerekçesiz bir takdir alanına dönüşmemesi gerekir. Olumsuz değerlendirmenin somut olgulara dayanması, kişiye bildirilmesi ve etkili yargı denetimine açık olması hukuk devletinin gereğidir. Aksi hâlde mülakattaki subjektiflik yalnızca başka bir aşamaya taşınmış olur.
Sadece daha fazla hâkim ve savcı atamak yeterli mi?
Yargının ağır iş yükü, hâkim ve savcı sayısının artırılmasını gerekli kılabilir. Ancak liyakatli seçim yapılmadan gerçekleştirilecek sayısal artış, dosya yükünü kâğıt üzerinde azaltırken kararların niteliğini ve yargıya duyulan güveni zedeleyebilir. Buna karşılık en nitelikli kişilerin seçilmesi de bu kişilere insan gücünün sınırlarını aşan dosya yükü verilmesi hâlinde tek başına çözüm olmaz.
Sorun yalnızca hâkim ve savcı sayısı değildir. Zabıt kâtibi, yazı işleri müdürü, mübaşir, bilirkişi, adli tıp uzmanı, pedagog, sosyal çalışmacı, tercüman ve teknik personel de yargı hizmetinin ayrılmaz parçalarıdır. Tebligat yapılmamış, bilirkişi raporu gelmemiş veya kalem işlemleri tamamlanmamışsa hâkimin dosyayı incelemeye hazır olması yargılamayı tek başına ilerletemez.
Hızlı karar ile adil karar aynı şey değildir
Yargının hızlandırılması gereklidir; ancak hız tek başına başarı ölçütü olamaz. Bir dosya kısa sürede kapatılmış olsa bile tarafların delilleri gereği gibi incelenmemiş, savunmaları karşılanmamış veya karar yeterli gerekçe içermiyorsa etkili yargılama yapılmış sayılmaz.
Adaletin gecikmesi kadar aceleye getirilmesi de sakıncalıdır. Hâkim ve savcıların performansını yalnızca sonuçlandırdıkları dosya sayısıyla ölçmek, onları dosyanın niteliğinden çok niceliğine yöneltebilir. Yargı hizmeti üretim bandı mantığıyla yürütülebilecek bir faaliyet değildir.
Etkin yargının ölçüsü yalnızca kaç dosyanın kapatıldığı değil; kararların ne kadar isabetli, tutarlı, öngörülebilir, gerekçeli ve üst yargı denetimine dayanabilecek nitelikte olduğudur.
Sonuç: Adalet ne yalnızca sayı ne de yalnızca hızdır
Türkiye’de bir hâkimin önüne ortalama yüzlerce, bir Cumhuriyet savcısının önüne ise bin beş yüzü aşan dosya gelmektedir. Ceza soruşturması ve ilk derece yargılamasının evre ortalamaları birlikte düşünüldüğünde süreç bir yılı aşabilmekte; istinaf ve temyiz incelemeleriyle birkaç yıla ulaşabilmektedir. Bu veriler, gecikmenin önemli nedenlerinden birinin ağır iş yükü olduğunu açıkça göstermektedir.
Ancak iş yükü, liyakat konusundaki soruların sorulmasına engel değildir. Yazılı sınavda en yüksek puanı alan adayın gerekçesi açıklanmadan mülakatta elenebildiği; buna karşılık yazılı sıralamada çok daha gerideki bir adayın mülakat puanıyla öne geçebildiği bir sistem, hukuken mümkün olsa bile kamu vicdanında adalet duygusunu zedelemektedir.
Hâkim ve savcıları seçen bir sistemin kendisi adil görünmüyorsa, o sistemden çıkacak yargı kararlarına güçlü ve kalıcı güven oluşturmak da zorlaşır. Bu nedenle girişte yazılı sınav sıralaması esas alınmalı; mevcut güvenlik soruşturması yalnızca kanuni uygunluk denetimi olarak sürdürülmeli; gerçek mesleki liyakat ise üç yıllık yardımcılık döneminde somut çalışmalar ve çoklu değerlendirme üzerinden ölçülmelidir.


Kaynaklar ve veri notları
Bu yazıdaki sayısal veriler ağırlıklı olarak Adalet Bakanlığı ve ilgili kamu kurumlarının 2025 yılı istatistikleri ile yürürlükteki mevzuat üzerinden hazırlanmıştır. Basına yansıyan aday örnekleri, ilgili kişilerin kamuoyuna yansıyan beyanları olarak değerlendirilmiş; nepotizm hakkında kesin kişisel veya kurumsal isnatta bulunulmamıştır.
1. Adalet Bakanlığı – 2025 Adalet İstatistikleri
2. 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu – güncel metin
3. Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü – 2025 hâkim ve savcı yardımcılığı sınav ilanı
4. Hâkim ve savcı adaylarının seçimine ilişkin akademik değerlendirme
5. Sözlü sınav ve mülakatların hukuki niteliğine ilişkin akademik çalışma
6. Danıştay İDDK kararına ilişkin değerlendirme – sözlü sınavların denetlenebilirliği
7. Yüksek yazılı sınav puanına rağmen mülakatta elenen aday örneği
8. Farklı sınavlarda derece aldığı hâlde mülakatta elendiğini açıklayan aday örneği

Yazarlar
BURSA CHP’DE SÜRPRİZ GELİŞMELER
Gazeteci Okan Tuna, buhaftaki köşe yazısında CHP Bursa İl Örgütü’nde mutlak butlan kararının ardından yaşanan yeni gelişmeleri kaleme aldı. Tuna, belediye başkanları ve meclis üyelerinin resmi il başkanlığı yerine alternatif ofiste toplanmasının parti içindeki saflaşmayı net şekilde ortaya koyduğunu belirtirken, il ve gençlik kollarında görev değişiklikleri, disiplin süreçleri ile eski yönetime yönelik savcılık başvurusu ve mali inceleme iddialarını da yazısına taşıdı.
Okan Tuna’nın dikkat çeken köşe yazısı şöyle:
“Bursa’da…
Butlan kararı sonrasında ilk kırılma 9 Temmuz’da yaşandı.
O gün gerçekleştirilen Büyükşehir Belediye Meclisi öncesinde, her partinin yaptığı gibi CHP’nin belediye başkanları ve meclis üyelerinin Grup Toplantısı için adreslerinin neresi olacağı merak ediliyordu.
Nitekim;
Adres, CHP İl Başkanlığı yerine, Fomara’da kiralanan alternatif ofis oldu.
O buluşmaya;
CHP’nin Büyükşehir Meclisi’ndeki 41 üyesinin 30’u katıldı.
Katılamayanlar ya yurt dışındaydı, ya da mazeretliydi.
Buna rağmen;
Aynı saatlerde CHP İl Başkanlığı’na giden tek bir belediye başkanı veya meclis üyesi dahi olmadı.
Bu da;
Mevcut seçilmişlerin adresinin olası yeni parti olacağını açıkça gösterdi.
İşte…
O gün akıllara gelen en önemli soru, İl Başkanlığı’nın resmi Grup Toplantısı’na rağmen parti binasına gelmeyen belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri için herhangi bir işlem yapılıp yapılmayacağına dairdi.
Kulağımıza gelenler;
Alternatif ofiste Nihat Yeşiltaş başkanlığında toplanan Büyükşehir Belediye Meclisi üyelerinin sosyal medyadan paylaşılan fotoğraflarının, özel bir yazışma ile Ankara’ya CHP Genel Merkezi’ne bildirildiği yönünde.
Bu yönde;
İl Başkanı Turgut Özkan’ın da, Genel Merkez yöneticileriyle bir görüşme yaptığı biliniyor.
Bu yöndeki duyumumuz;
Resmi parti binasına gelmeyen ve Grup Toplantıları’na katılmayan seçilmişlerin, parti tüzüğüne göre suç görülen bu tercihleriyle ilgili bir karar alınmadığı yönünde.
Bu arada;
İl Kadın Kolu Başkanı Nigar Savaşkan Bölüker’in görevden alınıp yerine Nilüfer Belediyesi’nin eski meclis üyelerinden memur emeklisi Gülay İşdar’ın getirilmesinin ardından başka gelişmeler de yaşanıyor.
İlki;
İl Gençlik Kolu Başkanı Berkcan Bora’nın da görevden alınmasının an meselesi olduğu ve belirlenen yeni İl Gençlik Kolu Başkanı’nın yönetimini hazırladığı yönünde.
İkincisi de;
Butlan kararı sonrasında CHP’nin resmi İl Başkanlığı binasının duvarlarına Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine yazılar yazmaları ve parti binasına zarar vermeleri nedeniyle İl Gençlik Kolu yönetiminin tamamının “parti suçu” nedeniyle ihraç talebiyle disiplin kuruluna sevk edilmesi kararının benimsenmesi.
Yanı sıra;
CHP İl Başkanlığı’nda bir gelişme daha oldu.
Turgut Özkan başkanlığındaki CHP il yönetimi, görevden alınan eski İl Başkanı Nihat Yeşiltaş, Sayman ve İl Sekreteri hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak, parti defterlerinin teslim edilmemesi nedeniyle şikayetçi oldu.
Bu arada;
Bir not daha iletelim.
Eski yönetimden yeni yönetime kalan borçlar için de bir inceleme kararı alındı.
Bu yönde;
İlk etapta Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden BURFAŞ’a bir yazı yazılarak, BURFAŞ tarafından partiye gönderilen 5 milyon liralık alacağın ayrıntılı dökümü istendi mevcut il yönetimince.”
-
Bursa Bölge7 yıl agoKaracabey’de cinayet: 1 ölü
-
Genel3 yıl agoKARACABEYLİ DUAYEN SANATÇI SEVENLERİNİ ÜZDÜ
-
Genel2 yıl agoKARACABEY BELEDİYESİ’NDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ
-
Bursa Bölge7 yıl agoRABBİMİZ BİZDEN NELER İSTİYOR
-
Güncel2 yıl agoİYİ VE KÖTÜ AHLAK
-
Güncel7 yıl agoARAPÇA’DA “VAV” HARFİ
-
Güncel4 yıl agoHAKİM VE SAVCILARA ANLAMLI VEDA
-
Ekonomi6 yıl agoSütaş’tan “Tereyağı” açıklaması




Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login