Yerel
ÖZTÜRK, “DAHA KAÇ KADININ ÖLMESİ GEREKİYOR?”

Zafer Partisi Karacabey İlçe Hukuk İşleri Başkanı Av. Yunus Emre Öztürk, 18 yaşındaki Gökçe Alkan’ın öldürülmesinin ardından yaptığı basın açıklamasında, kadın cinayetlerine karşı etkin mücadele çağrısında bulundu. Öztürk, koruma mekanizmalarının güçlendirilmesi, mevcut yasaların etkin uygulanması ve ihmali bulunanların hesap vermesi gerektiğini vurguladı.
Karacabey’de Gökçe Alkan’ın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan cinayet, kadınların yaşam hakkı ve kadına yönelik şiddetle mücadele konularını bir kez daha gündeme taşıdı. Zafer Partisi Karacabey İlçe Hukuk İşleri Başkanı Av. Yunus Emre Öztürk, yayımladığı kapsamlı basın açıklamasında, kadın cinayetlerinin ardından yapılan taziye mesajları ve açıklamaların yeterli olmadığını belirterek, somut adımlar atılması gerektiğine dikkat çekti.
Kadına yönelik şiddetin yalnızca cezai yaptırımlar çerçevesinde ele alınamayacağını ifade eden Öztürk; koruma kararlarının etkin uygulanması, kamu kurumlarının sorumluluklarını yerine getirmesi, şiddetin toplumsal düzeyde önlenmesi ve çocukların şiddetten uzak bir anlayışla yetiştirilmesi gerektiğini kaydetti.
Gökçe Alkan’ın ölümünün Karacabey için derin bir acı olduğunu belirten Öztürk, kadınların güven içinde yaşayabildiği bir Türkiye için hukuki ve toplumsal mücadelenin sürdürülmesi çağrısında bulundu.
Av. Yunus Emre Öztürk’ün açıklaması şöyle:
“Karacabey’de henüz 18 yaşındaki Gökçe A.’nın vahşice katledilmesi, hepimizin vicdanında derin bir yara açtı. Hayatının baharında, geleceğe dair sayısız hayali bulunan genç bir kızın yaşamı acımasızca sona erdirildi. Bir anne evladını, bir aile kızını, ülkemiz ise gencecik bir insanını kaybetti.
Ancak ülkemizde yaşanan kadın cinayetlerinin ardından artık alıştığımız bir manzara var. Önce büyük bir öfke, ardından taziye mesajları, sosyal medyada paylaşılan birkaç fotoğraf, yapılan açıklamalar ve nihayet derin bir sessizlik…
Sonra bir başka kadın öldürülüyor. Aynı cümleler yeniden kuruluyor. Aynı acılar yeniden yaşanıyor.
Soruyorum: Daha kaç kadın öldürülecek? Daha kaç anne evladını toprağa verecek? Daha kaç genç kızın geleceği elinden alınacak?
Kadın cinayetlerini her defasında münferit bir olay gibi değerlendirmekten vazgeçmek zorundayız. Ortada yıllardır devam eden, yüzlerce kadının yaşamına mal olan ve çözümü sürekli ertelenen ağır bir toplumsal sorun bulunmaktadır.
Rakamlar ortada, peki sorumlular nerede?
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de en az 294 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Aynı yıl 23 kadın, haklarında koruma kararı bulunmasına rağmen hayatını kaybetti.
2026 yılının yalnızca eylül ayında 28 kadın öldürüldü, 19 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu.
Bu rakamları okurken üzerinde biraz düşünelim.
Bir yılda yüzlerce kadın öldürülüyor. Yüzlercesinin ölümü şüpheli kalıyor. Koruma kararı bulunan kadınlar dahi hayatta kalamıyor.
Peki, daha ne olması gerekiyor?
Her cinayetten sonra adaletin yerini bulacağı söyleniyor. Faillerin en ağır şekilde cezalandırılacağı açıklanıyor. Kadına yönelik şiddetle mücadelede kararlı olunduğu ifade ediliyor.
Ancak kadınlar öldürülmeye devam ediyor.
Artık kamuoyunun soyut açıklamalardan ziyade somut sonuçları görmeye hakkı vardır. Koruma mekanizmalarının neden bazı kadınların hayatını kurtaramadığı açıklanmalı, uygulamadaki eksiklikler tespit edilmeli ve ihmali bulunan kamu görevlileri hakkında gerektiğinde hukuki sorumluluk işletilmelidir.
Yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediği, her olayda ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Bir hukukçu olarak açıkça ifade etmek isterim ki Türk hukukunda kadına karşı kasten öldürme suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren nitelikli haller arasında düzenlenmiştir. 6284 sayılı Kanun kapsamında şiddete maruz kalan veya şiddet tehlikesi altında bulunan kadınlara yönelik koruyucu ve önleyici tedbirler öngörülmüştür. Israrlı takip, tehdit, yaralama ve diğer şiddet fiilleri bakımından da ceza hukukumuzda çeşitli yaptırımlar bulunmaktadır.
Görüldüğü üzere mevzuatımızda kadına yönelik şiddetle mücadeleye ilişkin önemli düzenlemeler mevcuttur. Ancak asıl mesele, bu kanunların ne ölçüde etkin uygulandığıdır.
Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Her şey kanun yapmaktan ibaret değildir. Aksine her şey o kanunları uygulamak ve uygulatmaktan ibarettir.” sözü, bugün yaşadığımız sorunları adeta özetlemektedir.
Kadın cinayetleri devam ederken koruma tedbirlerinin etkinliği, şiddet ihbarlarına verilen karşılık ve suç işlenmeden önceki müdahale mekanizmaları ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Koruma kararlarının gerektiği gibi denetlenmediği, şiddet tehdidinin yeterince değerlendirilmediği ve kamu görevlilerinin ihmallerinin karşılıksız kaldığı durumlarda vatandaşların devlete ve adalete olan güveni kaçınılmaz olarak sarsılmaktadır.
Kanunları çıkarmakla övünenler, o kanunların neden her zaman kadınların hayatını koruyamadığının da hesabını vermelidir. Kadınların yaşam hakkının korunması konusunda daha fazla vaat duymak yerine, mevcut kanunların kararlılıkla uygulanmasını ve sorumluluğu bulunanların hesap vermesini istiyoruz.
Tehdit edilen bir kadının şikayeti yeterince araştırılmıyorsa, hakkında uzaklaştırma kararı verilen kişi bu kararı ihlal edebiliyorsa, tehlike altındaki bir kadın kendisini koruyacak kurumlara zamanında ulaşamıyorsa ortada sorgulanması gereken ağır bir kamu yönetimi sorunu vardır.
Bir kadının korunabilmesi için mutlaka ağır yaralanması mı gerekiyor? Devletin harekete geçmesi için mutlaka bir cinayetin işlenmesi mi bekleniyor?
Şiddet geçmişi bulunan, tehditlerini sürdüren veya koruma kararlarını ihlal eden kişiler bakımından risk değerlendirmeleri titizlikle yapılmalı; gerektiğinde elektronik izleme dahil kanuni tedbirler derhal uygulanmalıdır.
Yargılamaların makul sürede sonuçlandırılması, delillerin eksiksiz toplanması, cezaların kanuna uygun ve tutarlı biçimde uygulanması sağlanmalıdır.
Özellikle infaz sisteminin mağdurların güvenliğine etkisi değerlendirilmeli; yüksek riskli şiddet faillerinin tahliye sonrasındaki durumlarına ilişkin hukuka uygun koruma ve gözetim mekanizmaları güçlendirilmelidir.
Kadınların yaşam hakkı söz konusu olduğunda kurumlar arasındaki iletişimsizlik, bürokratik gecikme ve görev ihmali kabul edilemez.
Toplumsal çürümenin üzerini örtemeyiz. Kadına yönelik şiddeti yalnızca ceza kanunları üzerinden tartışmak yeterli değildir. Toplum olarak şiddeti nasıl bu kadar sıradanlaştırdığımızı da sorgulamak zorundayız.
Küçücük çocukların şiddet görüntüleriyle büyüdüğü, televizyon ekranlarında ve sosyal medya platformlarında mafyatik yaşam tarzının özendirildiği, silahın ve kaba kuvvetin bir güç ve saygınlık göstergesi olarak sunulduğu bir ortamda yaşıyoruz. Özellikle bazı televizyon dizilerinde suç örgütü liderlerinin kahramanlaştırılması, kadınların erkeklerin hakimiyeti altında, kendi iradesi ve kişiliği olmayan, adeta sahip olunabilecek bir mal gibi gösterilmesi son derece tehlikelidir. Sokaklarda, bu dizilerdeki mafya karakterlerinin saç kesimlerini, giyim tarzlarını, konuşmalarını ve kabadayı tavırlarını taklit eden çocuklarla ve gençlerle karşılaşıyoruz. Henüz hayatın başındaki çocukların bilim insanlarını, sanatçıları veya başarılı meslek sahiplerini örnek almak yerine, ellerinde silahla dolaşan kurmaca suç örgütü liderlerine özenmesi, üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir toplumsal sorundur. Kadını aşağılayan, şiddeti meşrulaştıran, kıskançlığı ve baskıyı sevginin göstergesi olarak sunan yapımların toplum üzerindeki etkileri ciddiyetle ele alınmalıdır. Ekranlarda şiddeti yücelten, kadını değersizleştiren bir anlayışın yaygınlaşmasına göz yumarken toplumda şiddetin azalmasını beklemek ne kadar gerçekçidir?
Şiddetin hiçbir bahanesi olamaz. Kadınları aşağılayan söylemleri, baskıcı davranışları ve şiddeti mazur gören toplumsal kabulleri açıkça reddetmek zorundayız.
Bu nedenle ailede başlayan eğitim, okullarda sistemli biçimde sürdürülmelidir. Çocuklara insan yaşamının değeri, kadın ve erkeklerin eşit insan onuruna sahip olduğu, başkalarının haklarına saygı gösterilmesi gerektiği ve şiddetin kabul edilemezliği öğretilmelidir.
Öfke kontrolü, empati, sağlıklı iletişim ve çatışma çözümü konularında eğitim programları hazırlanmalıdır. Öğretmenler, aileler ve rehberlik servisleri riskli davranışları erken tespit edebilmek için desteklenmelidir.
Toplumun her kesiminde şiddete karşı ortak bir bilinç oluşturulmadıkça, yalnızca cezaları ağırlaştırarak beklenen sonuca ulaşılması mümkün olmayacaktır.
Zafer Partisi olarak kadınlara yönelik her türlü ayrımcılıkla mücadele edilmesini, kadına karşı şiddetin, cinsel tacizin ve istismarın önlenmesini ve ortadan kaldırılmasına yönelik etkili politikaların hayata geçirilmesini benimsiyoruz. Bu yaklaşım doğrultusunda, Zafer Partisi Karacabey İlçe Başkanlığı Hukuk İşleri Başkanı olarak, kadınların yaşam hakkını koruyacak mekanizmaların güçlendirilmesi gerektiğini özellikle vurguluyorum. Devletin temel görevlerinden biri vatandaşlarının can güvenliğini sağlamaktır. Kadına yönelik şiddetle mücadelede emniyet, yargı, eğitim, sosyal hizmetler ve sağlık kurumları arasında etkin bir iş birliği kurulmalıdır.
Kadınların şiddet ortamından uzaklaşabilmelerini sağlayacak barınma, istihdam, psikolojik destek ve ücretsiz hukuki yardım imkanları geliştirilmelidir. Şiddet mağdurlarının başvurularını etkisiz bırakan idari aksaklıklar giderilmeli, ihmali tespit edilen kamu görevlilerinin sorumluluğuna gidilmelidir. Kadın cinayetleri konusunda siyasi partilerin birbirleriyle tartışarak zaman kaybetmesi yerine uygulanabilir çözümler üzerinde çalışması gerekmektedir. Kadınların yaşam hakkının korunması, bütün siyasi görüşlerin üzerinde tutulması gereken ortak bir sorumluluktur.
Gökçe’nin ardından geriye ne kalacak?
Gökçe henüz 18 yaşındaydı. Daha yaşayacağı yıllar, gerçekleştireceği hayaller, sevinçleri, başarıları ve umutları vardı. Bugün asıl konuşmamız gereken, genç bir kadının yaşamının böylesine korkunç bir şiddet eylemiyle sona erdirilmiş olmasıdır.
Gökçe’nin ölümü karşısında duyduğumuz öfke birkaç gün sonra kaybolmamalıdır.
Karacabey’de yaşanan bu olay, kadınların can güvenliği konusunda yerel yönetimlerden kamu kurumlarına, eğitimcilerden ailelere ve siyasetçilere kadar herkesin sorumluluğunu yeniden gündeme getirmelidir.
Hiç kimse kendisini bu sorumluluğun dışında göremez. Her kadın cinayetinin ardından aynı vaatleri dinlemekten yorulduk. Artık kadınların ölmediği bir Türkiye görmek istiyoruz. Bu cinayete ilişkin yargı sürecinin titizlikle yürütülmesini, maddi gerçeğin bütün yönleriyle ortaya çıkarılmasını ve sorumluların adil yargılama sonucunda kanunun öngördüğü yaptırımlarla karşılaşmasını bekliyoruz.
Gökçeye Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum. Bugün Karacabey’de bir anne evladının yasını tutuyor. Ve o annenin acısı, hepimize ağır bir sorumluluk yüklüyor.
Gökçe’yi unutmayacağız. Kadın cinayetlerini kanıksamayacağız. Bu ülkenin kadınlarının korkmadan yaşayabilmesi için hesap sormaya, hukuk içinde mücadele etmeye ve somut çözümler talep etmeye devam edeceğiz.”
Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login