Yazarlar
KANADI KIRIKLARIN MİRASI: MUHLİSE’NİN SESSİZ TAŞIYICILIĞI

Sevgili okurlar, geçen hafta Salim Kocaba’dan kızı Sabiha’ya kalan o ağır mirasın, vefa ile nasıl bir şifaya dönüştüğünü konuşmuştuk. Ancak travma dediğimiz o sinsi gölge, bazen yön değiştirir; görünürde iyileşen bir yaranın sızıntısı, en masum olanın, en savunmasız olanın ruhuna akıverir. İşte şimdi sıra, Sabiha’nın en küçük kızı Muhlise’nin hikayesinde…
Muhlise, hayata adeta bir sıfır geride başlamıştı. Henüz altı aylık bir bebekken, babasını o elim tren kazasında kaybetmişti. Büyüdüğü köyde, akranları arasında hep buruktu boynu; arkadaşları ona arkasından hep “bir kanadı kırık” derlerdi. Muhlise, yetimliğin ne demek olduğunu henüz kelimelerle tanımlayamadan, annesi Sabiha’nın gözyaşlarıyla anlattığı o acı hikayelerin, o bitmek bilmeyen yasın fark etmeden en büyük taşıyıcısı oluverdi. Annesinin acısı, Muhlise’nin çocuk ruhuna şekil veren bir kalıba dönüştü.
Yarım kalan türkü ve kırılan diğer kanat
Muhlise’nin içindeki o hüzün, okul yıllarında müziğe, türkülere sığınmasına vesile oldu. Okulun müzik kursuna gidiyor, belki de içindeki o kırık kanadın acısını ezgilerle iyileştirmeye çalışıyordu. Ancak geçmişin o yoksulluk ve çaresizlik travması, annesi Selime’nin yakasını bırakmamıştı. Evdeki sert yaşam mücadelesinin ortasında, bir gün koyunlar bahçeyi talan edince Sabiha’nın içindeki o eski korku ve öfke patlak verdi.
Öfkeyle okula koşan Sabiha, Muhlise’yi kursun ortasında, arkadaşlarının gözü önünde kolundan tuttuğu gibi dışarı fırlattı. “Ben seni türkücü yapmayacağım, okul bitti!” diyerek haykırdı. Sabiha, kendi çocukluğunda babasından yediği darbelerin, üvey annesinden gördüğü zulmün acısını, farkında olmadan kendi evladının en büyük hayalini elinden alarak yansıtmıştı. Muhlise’nin zaten kırık olan o tek kanadı, annesinin bu sert darbesiyle oracıkta, tamamen kırıldı.
Kısırdöngünün pençesinde bir evlilik
Annesine duyduğu o derin kırgınlık ve evdeki baskı, Muhlise’yi genç yaşta büyük bir hataya sürükledi. Annesinden habersizce evden kaçarak evlendi. Sığındığı o yeni yuvanın ona şifa olacağını sanıyordu ama travmanın o amansız bir çekim gücü vardır; insan, çocukken bildiği ve tanıdığı o tanıdık acıya doğru adeta sürüklenir.
Muhlise’nin kocası onu aldattı, acımasızca dövdü. Bu zorlu süreçte Muhlise evladını, canının bir parçasını kaybetti. Normal şartlarda bir kadının arkasına bakmadan kaçması gereken bu cehennemde, Muhlise o geçmişten gelen “travmanın zorlantısı” yüzünden çakılıp kaldı. Annesinin yoksulluğa ve acıya katlandığı gibi, o da şiddete ve sadakatsizliğe katlanmak zorunda olduğunu hissetti içten içe. Kendini o boşanmanın eşiğinden bir türlü kurtaramadı; tam 20 yıl boyunca o ağır zinciri boynunda taşıdı.
Nihayetinde, ruhunda kalan son güç kırıntısıyla o 20 yıllık evliliği bitirdi bitirmesine ama heybesindeki o ağır yükü tamamen yere bırakamadı. Tıpkı dedesi Salim’in Sabiha’ya, Sabiha’nın da kendisine devrettiği gibi; Muhlise de bu görünmez, bu ağır travma kamburunu kızı Feraye’ye devretti.
Feraye’nin omuzlarındaki yük: Zincir nerede kırılacak?
Şimdi hikaye, Deliorman’ın tozlu yollarından çıkıp Feraye’nin ürkek omuzlarında yeniden şekilleniyor. Bir tren kazasıyla başlayan o babasızlık, şiddet, terk edilme ve boyun eğme senaryosu, şimdi Feraye’nin hayat sahnesinde bir gölge gibi geziniyor.
Sevgili okurlar; fark etmediğimiz, yüzleşmediğimiz her acı, çocuklarımızın hayatında birer kadere dönüşüyor. Muhlise kendi kanatlarının kırıklığıyla Feraye’yi büyüttü; şimdi soru şu: Feraye bu ağır mirası sırtlanıp götürecek mi, yoksa o görünmez bağları fark edip bu zinciri kıran o güçlü kadın mı olacak?
Haftaya, Feraye’nin omuzlarındaki bu yükle nasıl yüzleştiğini ve bu acı aktarımın modern dünyadaki yansımalarını konuşacağız. Heybemin bu en derin sızısında buluşmak üzere, sevgiyle kalın…
Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login