Connect with us

Yazarlar

SOSYAL MEDYANIN TOPLUMSAL ALGIYI DEĞİŞTİRME GÜCÜ

Günümüz dünyasında sosyal medya, yalnızca bireylerin birbirleriyle iletişim kurduğu bir alan olmanın ötesine geçmiş, toplumsal algıyı doğrudan şekillendiren ve toplumsal normları değiştiren bir güç haline gelmiştir.

Peki, bu etkileşimin bireyler üzerinde nasıl bir etkisi vardır?

Sosyal psikolojinin temel kavramlarından biri olan sosyal kanıt, bireylerin bir durum karşısında ne düşüneceklerini veya nasıl tutum içerisinde olacaklarını başkalarının tepkilerine bakarak belirlemeleri prensibine dayanır. Sosyal medyada beğeni sayıları, yorumlar ve paylaşımlar, bir içeriğin doğruluğu veya kabul edilebilirliği hakkında güçlü bir mesaj verir. Örneğin, binlerce kez beğenilmiş bir gönderi, çoğu insan için doğru veya önemli kabul edilme eğilimindedir. Bu durum özellikle yanlış bilgilerin hızla yayılmasına ve bireylerin düşüncelerini bilinçsizce yönlendirmesine neden olur.

Bireylerin yüksek etkileşimler alan yanlış bilgi etrafında toplanması, bilgiyi olumsuz bir şekilde işlemelerine sebep olur. Bu sebeplerin birçoğu biz fark edemesekte hayati önem taşıyan konularda bilinçsizce davranmamıza ve bilimin ışığından bizi uzaklaştırıp kitlenin kabul ettiği gerçeği benimsemek zorunda kalmamıza yol açar.

Bununla birlikte bilgiye eleştirel veya yayılan bilgiyi kabul etmemek bireyler için aksi takdirde dışlanma veya eleştiri alma riski taşır. Örneğin, belirli bir sosyal hareketin sosyal medyada yaygınlaştığında ve desteklediğinde, bireylerin toplum içi uyumunu sağlamak adına bu harekete katılabilir veya destek gösterileri içerisinde görülebilir. Ancak bu durumda, kendilerini sorgulamadan, yalnızca ‘’uyum sağlamak’’ amacıyla yapıldığında kişinin gerçekleriyle çakışabilir. Sosyal medya, sosyal kanıt seviyelerini güçlendirerek, göstereceğiniz doğru, önemli veya kabul edilebilir olup olmadığının belirlenmesinde kritik bir rol oynuyor. Ancak bu sürecin bilinmesi ve ayrıntısının sorgulayıcı bir bakış açısıyla ele alınması, sürdürülebilmesi ve sağduyulu çözümlerin verilmesi için oldukça önemlidir.

Gerçeği kimin perspektifinden görüyoruz?

Çerçeveleme (framing), bir olayın veya bilginin nasıl sunulduğuna bağlı olarak insanların algılarının değişmesini ifade eder. Medya kuruluşları ve sosyal medya fenomenleri, haberleri veya olayları belirli bir bakış açısıyla sunarak kitlelerin o konu hakkındaki düşüncelerini biçimlendirebilir. Örneğin, aynı olay bir platformda kahramanlık olarak sunulurken, başka bir platformda trajedi olarak lanse edilebilir. Bu durum, insanların olayları farklı perspektiflerden görmesine ve sosyal medyanın bir tür “algı yöneticisi” olarak işlev görmesine neden olur.

Kitle psikolojisi

Fransız sosyolog Gustave Le Bon’un kitle psikolojisi teorisine göre, bireyler bir kalabalığın parçası olduklarında rasyonel düşünme kapasiteleri azalabilir ve duygularıyla hareket etmeye daha yatkın hale gelirler. Sosyal medya, büyük kitleleri bir araya getirme ve kolektif tepkiler oluşturma konusunda güçlü bir etkiye sahiptir. Bir konu kısa sürede viral hale geldiğinde, insanlar olaylara bireysel bakış açısından değil, kitlesel bir bakış açısıyla tepki vermeye başlayabilir. Bu da özellikle kriz anlarında yanlış bilgilerin yayılmasını hızlandırabilir. Aynı zamanda kitlenin bireysel görüşünü yok sayabilir.

Sosyal medya, algıyı nasıl yönetebiliyor?

Büyük teknoloji şirketleri, algoritmalar aracılığıyla hangi içeriklerin öne çıkacağına karar verir. Bu algoritmalar, bireylerin daha fazla vakit geçireceği içerikleri teşvik eder ve bazen sansasyonel veya kutuplaştırıcı içerikler ön plana çıkar. Böylece, bireylerin gerçeklik algıları yönlendirilebilir ve toplumsal olaylara bakış açıları bilinçsizce şekillendirilebilir.

Özetle, sosyal medya güçlü bir araç olabilir ancak bu gücü nasıl kullanacağımız ve nasıl şekillendireceğimiz bizim elimizde. Toplumsal algının şekillendirilmesine karşı bilinçli olmak, eleştirel düşünme becerilerini geliştirmek ve farklı perspektifleri değerlendirmek, bireylerin manipülasyona karşı daha dirençli olmasını sağlar. Sosyal psikolojinin sunduğu bilgiler ışığında, dijital dünyanın sunduğu bilgileri sorgulamak ve geniş bir perspektifle değerlendirmek, toplumsal bilinç açısından oldukça önemlidir.

Continue Reading
Click to comment

Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply

Yazarlar

GÜVENDE HİSSETMEYEN BEYİN, AHLAKI UNUTUR MU?

Son zamanlarda aynı cümleyi çok sık duyuyoruz: “İnsanlık çok değişti.”

Oysa çoğu zaman değişen şey insanın özü değil, beyninin içinde bulunduğu haldir.

Beyin kendini güvende hissetmediğinde, hayatta kalma sistemi devreye girer. Bu sistemin önceliği iyi olmak, nazik olmak ya da anlayışlı olmak değildir. Önceliği hayatta kalmaktır. Bu noktada empati, sabır, nezaket ve toplumsal duyarlılık ikinci plana düşer. Çünkü beyin için artık en önemli soru şudur: “Tehlike var mı?”

Tehdit algısı yükseldiğinde beynin alarm merkezi olan amigdala daha aktif çalışır. Buna karşılık düşünmeyi, tartmayı, karşısındakini anlamayı sağlayan prefrontal alanlar daha az devrededir. Kişi daha hızlı tepki verir, daha çabuk yargılar, daha kolay savunmaya geçer. Daha az dinler, daha çok karşı çıkar.

Empati ise zihinsel bir yavaşlama ister. Karşıdakine yer açmayı, onun duygusuna alan tanımayı gerektirir. Ancak tehdit altındaki bir beyin için yavaşlamak lükstür. Sistem tetiktedir. Böyle bir durumda başkasının duygusuna odaklanmak beyin için gereksiz bir yük gibi algılanır.

Kriz dönemlerinde toplumsal sertleşmenin nedeni de budur. Ekonomik belirsizlikler, sosyal güvensizlik, adaletsizlik hissi, geleceğe dair kaygılar… Tüm bunlar bireylerin sinir sistemini sürekli alarm halinde tutar. Alarmda olan bireylerden oluşan toplum ise giderek daha tahammülsüz, daha keskin, daha yargılayıcı bir hale gelir.

Bu yüzden artık insanlar birbirini daha az dinliyor. Daha çabuk kırılıyor. Daha hızlı öfkeleniyor. Daha kolay dışlıyor. Çünkü kimse gerçekten kimseyi duyamıyor. Herkes kendi iç alarmının sesini bastırmaya çalışıyor.

Bugün tanık olduğumuz birçok iletişim kopukluğu ya da toplumsal duyarsızlık çoğu zaman kötü niyetten değil, güvende hissetmeyen beyinlerden kaynaklanıyor. Güvende hissetmeyen beyin önce kendini korur. Ahlak, empati ve toplumsal hassasiyet ise ancak güven hissi olduğunda sürdürülebilir hale gelir. Belki de bu yüzden toplumu iyileştirmenin yolu daha fazla öğüt vermekten değil, insanlara yeniden güven hissi kazandırmaktan geçiyor. Çünkü ancak güvende hisseden beyin düşünebilir, anlayabilir ve empati kurabilir.

Ve ancak o zaman insanlar birbirini gerçekten duymaya başlar.

Continue Reading

Yazarlar

KÖYLERİMİZ YENİDEN YAPILANDIRILIYOR

Hiç şüphesiz köyde ve köylerde yaşam, bildiğim kadarıyla insanlık tarihiyle yaşıttır. İnsanlık, şehirleşmeden önce kırsalda, köyde yaşamayı tercih etmiştir. Biz Türkler göçer topluluklar olduğumuz için, kalıcı yaşam merkezleri oluşturmak yerine hem kendi geçimimizi temin etmek hem de karnımızı doyurmak amacıyla yaşamımıza uygun yerlere göç etmek zorunda kaldık. Anadolu coğrafyasını kendimize yurt edindikten sonra ise kalıcı yaşam alanlarında yerleşmeye, kök salmaya başladık.

12. yüzyılların başlarında, o günkü yönetim ve idarenin tahsis ettiği —genellikle mera ve otlak olan— arazilerde yaşanabilir merkezler kurduk. Bunlar, uğraşları ve hayatları önce hayvancılık, daha sonra tarım olan insan topluluklarının oluşturduğu, bugün “köy” dediğimiz yerleşimlerdi. Köylerde yaşayan vatandaşlarımız, hem kendi geçimini sağlama mücadelesi verirken hem de milletinin ve devletinin ekonomik kalkınmasına alın terleriyle destek oldular. İşte bu nedenledir ki Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “Köylü milletin efendisidir” diyerek kalkınmanın köyden ve köylüden başlaması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.

Bizim köylümüz çalışkan, üretken ve kanaatkârdır. Devletine sadıktır, hedefini benimser; asla devletiyle kavga eden bir tutum içinde olmamıştır.

Şimdi diyeceksiniz ki, “Nereden çıktı bu köy muhabbeti?” Soracağınızı duyar gibiyim. 2025 yılının zannedersem son aylarıydı… Güzel Karacabeyimizin gündemi birden değişti. Muhalefet partilerimiz adeta kış uykusundan uyandı ve köylerimizin yerleşik düzenlerinin yeni bir imar planı ile yeniden düzenleneceği konusu gündeme getirildi. Karacabey Belediyesi’nin bu konuda ciddi çalışmalar yürüttüğü de ortaya çıktı. Bununla birlikte, fikri olan da olmayan da ortaya çıkıp görüş beyan etmeye başladı.

İşte o zaman, her zaman olduğu gibi “haydi gülüm keten helva” durumu yaşandı. Bizde adet böyledir: Bir fikir, bir düşünce ortaya çıkmadan kimse konuşmaz; ne zaman ki bir akil insan yeni bir şey söyler, işte o zaman statükocu koro hep bir ağızdan sesini yükseltir: “İstemezük!”

Tamam da kardeşim, şimdiye kadar neredeydiniz? Bu konuyu yıllardır neden görmezden geldiniz, neden çözüm üretmediniz? Karacabeyimizin köylerinin yeni bir yerleşim planlamasına bal gibi ihtiyacı olduğunu sağır sultan bile biliyordu.

Ben Karacabey’in köylerinde doğmuş, köylülüğüyle övünmüş bir Karacabey çocuğuyum. Bunu görüyorum ve bu yöndeki çalışmaları destekliyorum. Acı ama gerçek şu ki; köyün ve köylünün halinden, köyün tozunu toprağını yutmuş, gübre yığınlarının üstünde taklalar atarak çocukluğunu geçirmiş olanlar anlar. Bugün Karacabey Belediye Başkanımız Fatih Karabatı kardeşim de bu kültürden geldiği için söylediklerimi en iyi bilenlerden biridir.

Köylerin imar planlarının çıkarılması fikri gündeme gelince, ezbere konuşmak istemedim. Bu nedenle konuyla ilgili bilgi almak için Karacabey Belediyemizin çalışkan personellerinden Yazı İşleri Müdürü Nurullah kardeşime ulaştım. O da beni bu çalışmanın başındaki isim olan Bilal Toprak Bey ile tanıştırdı. Görüşmemizde anladım ki Bilal kardeşim, bu çalışmanın tüm detaylarına hâkim ve isteyen herkesin her an bilgi alabileceği yetkili bir makamdır.

Kaldı ki bu planlamanın, köylerimizin önümüzdeki elli yıllık ihtiyaçlarına cevap vereceğini özellikle vurguladı. Ayrıca Karacabey ve köylerinin bir an önce doğalgaza kavuşabilmesi için bu çalışmanın elzem olduğunu da üstüne basa basa ifade etti.

Eğer köyden kente göçün önüne geçmek istiyorsak; köylerimizi yeniden yaşanabilir alanlara dönüştürmek zorundayız. Köylerin doğalgazla buluşması, okulların yeniden açılması, öğretmenlerin köylerde ikamet etmesi, kanaatimce göçü durduracak en önemli unsurlardır.

Bu düşüncelerle Karacabey Belediyesi’nin başlattığı bu yenilikçi harekete destek vermek, her çevreden ve her kesimden insanın görevidir. Elbette aykırı fikirler de çıkacaktır; herkes görüşünü söyleyecektir.

Ancak her yenilikçi harekette olduğu gibi, bu süreçte de paydaşların kavga etmek yerine ortak akılda buluşması, birbirini kırmadan, dökmeden dinlemesi gerekir.

Köylerimizi modern yaşam alanlarına dönüştürmek için herkesin elini taşın altına koymasını temenni ediyorum. Karacabeyimizin yarınları için ışıl ışıl caddeleri, pırıl pırıl sokakları olan örnek köylerde yaşama umuduyla bu çalışmalara desteğimi sunuyorum.

Rabbim bana; köyümde ve köylerimde doğalgazla ısınan, ocakları doğalgazla yanan, sivrisineklerden arındırılmış bir yaşam görmeyi nasip etsin. Fatih Başkan ve ekibini bu çalışmalardan dolayı kutluyor; köyümüz ve köylümüz için yapılacak her türlü çalışmayı, amasız fakatsız YÖREM ailesi olarak desteklediğimizi ifade ediyorum.

Biliyorum ki bu böyle geldi, böyle gitmeyecek. Köyleri mahalle yaptık ama köy, köyde yaşayanlarla birlikte huzurlu bir yaşamı hak ediyor.

Selamlar.

Continue Reading

Yazarlar

SÜT DİŞLERİ ‘nasılsa düşecek’ DEMEYİN!

Ortalama 6 ay-1 yaş dönemi itibariyle sürmeye başlayan süt dişleri 2 yaş civarı tamamlanır. Bunu 6 yaş ile 12 yaş arasıda “karışık dişlenme dönemi” dediğimiz süt dişlerinin sırası ile düşüp yerine daimî dişlerin çıktığı dönem izler. Bu yaşlar çocuğa göre farklılık gösterebilir ve bu çoğunlukla patolojik bir durum değildir.

Çiğneme, konuşma ve estetik açıdan görev üstlenen süt dişlerinin esas önemli işi altındaki daimî dişlerin sürmesine rehberlik etmek ve onlar oluşumunu tamamlayana kadar ağızda kaplayacakları yeri korumaktır. Bu sebeple eğer herhangi bir nedenle (çürük ya da travma vb.) erken kaybedilirlerse yerlerine mutlaka ‘yer tutucu’ uygulanmalıdır.

İlk süren süt dişi itibari ile ağız temizliği nemli bir bez ile yapılabilir.1 yaş itibari ile ebeveyn yardımıyla dişler çocuğa uygun fırça ve macun kullanılarak fırçalanmalıdır. Tüm süt dişleri tamamlanınca düzenli diş hekimi kontrolleri başlar.

Hiçbir şikâyeti yokken diş hekimi ile tanışıp düzenli kontrollere giden bir çocukta ileride asla ‘diş hekimi fobisi’ oluşmayacaktır. Alacağı hijyen eğitimi, yapılacak koruyucu uygulamalar (fissür örtücü, flor vb), dişlerde oluşabilecek problemlerin ilerlemeden yakalanabilmesi sayesinde de ağız ve diş sağlığı korunmuş olur.

Çıkan ilk daimî dişler itibari ile (6-7 yaş) yapılacak ortodontik muayene sonucu kapanış bozuklukları ve gelişimsel problemler erken yaşta tespit edilip ilerlemeden tedavi edilebilmektedir.

Bu sebeple lütfen “süt dişleri nasılsa düşecek” demeyin..!

Merak ettiğiniz soruları Instagram “dishekimikevseryorur” sayfası aracılığıyla bize ulaştırabilirsiniz. Hepinize sağlıklı dişler güzel gülüşler dilerim.

Continue Reading

Trending