Yazarlar
BEĞENİLMEKTEN ÖTE: İNSAN NEDEN KABUL GÖRMEK İSTER?
Sosyal medyada paylaştığımız bir fotoğrafa gelen beğeni sayısı, yaptığı olumlu davranışta aferin bekleyen çocuk, toplum içinde kendi fikrimizi belirtmekten korkmak, bir arkadaşımızın bizi ne kadar onayladığı ya da toplum içinde nasıl algılandığımız … Farkında olalım ya da olmayalım, insan olarak hepimiz bir yerlerde “onaylanmak” istiyoruz. Bu yalnızca bir ego meselesi değil; bu, ruhsal yapımızın en temel taşlarından biri olan kabul görme ihtiyacı ile doğrudan ilgili. İnsan olarak doğamız gereği sosyal varlıklarız ve kimlik gelişiminden itibaren birçok alanda kabul görmeye ihtiyaç duyarız. Özellikle erken çocukluk yıllarımızda kurulan ilişkilerde sevgi ve onayla karşılaşmak, kendilik değerimizin inşasında temel rol oynar. Bu ihtiyaç yaşam boyu sürer; çünkü kabul görmek, “ben yeterliyim” duygusunu besler. Bu yüzden bireyler fark etmeden başkalarının beklentilerine göre şekillenebilir, kendi fikirlerini bastırabilir. Onay almak uğruna “kendisi olmayan” davranışlar sergileyebilir. Gülümsediği hâlde içten içe kırgın olan, hayır diyemediği için tükenen birçok insanın ortak noktası, aslında yalnızca görülmek ve kabul edilmek istemesidir.
Psikolojide bu ihtiyaç, bireyin benlik gelişiminde oldukça merkezi bir yer tutar. Özellikle gelişim psikolojisi kuramlarına göre, çocukluk döneminde bakım verenlerin çocuğa sunduğu sevgi ve onay, çocuğun “ben değerliyim” algısını inşa eder. Ancak bu sevgi çoğu zaman koşulludur ve çocuk, sadece “uslu olduğunda”, “başarı gösterdiğinde” ya da “ebeveynin beklentilerine uyduğunda” takdir edilir. Bu da çocuğun zihnine şu temel inancı yerleştirir: “Sevilmek için bir şeyleri hak etmeliyim.” Psikanalitik kuramda buna “koşullu benlik” denir; kişi zamanla öz benliğinden uzaklaşıp, toplumun onaylayacağı bir “ideal benlik” kurgular. Aslında tam olarak yetişkinlikte onay arama davranışımızın kökeni de buraya uzanır. Sürekli birilerine “yeterli” ya da “doğru” olduğumuzu kanıtlama çabamız, bir zamanlar koşullu olarak aldığımız sevginin izlerini taşır. Ve bu durum sadece bireysel değil, kültürel bir gerçekliktir. Kolektif toplumlarda “başkaları ne der?” cümlesi, bireyin içsel ihtiyaçlarının önüne geçer. Onaylanmak, sevilmenin şartı hâline gelir.
Carl Rogers’ın da belirttiği gibi, insanın psikolojik olarak sağlıklı gelişimi için koşulsuz olumlu kabule ihtiyaç vardır. Ancak gerçek hayat her zaman bu kadar ideal değildir. Bu noktada Carl Jung’un da dediği gibi, “Kabul edilmediğimiz yerde iyileşemeyiz.” Bu yalnızca başkalarından değil, kendimizi de kabul görmemiz gerektiğini hatırlatır. Çünkü içsel barış, dışarıdan gelen onaya değil, içeride kurulan şefkatli diyaloğa bağlıdır.
Peki çözüm nedir?
Kabul görmek istemek bizim insani olarak en temel ihtiyacımızdır. Sevildiğimizi bilmek, değerli hissetmek ve ait olmak, ruhsal sağlığımızın temel taşlarını oluşturur. Bu ihtiyaç asla “yanlış” ya da “zayıflık” değildir. Ancak bu ihtiyaç hayatımızın merkezine yerleştiğimizde ve tüm kararlarımızı belirlemeye başladığında, benliğimizi yavaşça başkalarının ellerine bırakırız. Kendi değerimizi, aldığımız alkışlarla ölçmeye, kendimizi bir başkasının gözünden tanımlamaya başlarız. Burada bireyin, kendi iç sesini oluşturmaya ve onayı önce kendinden almayı öğrenmeye ihtiyacı vardır. Onay bir ihtiyaç olabilir, ama bağımlılık hâline geldiğinde özdeğerimizi tehdit eder ve kendi içsel onayımızı aramaya başladığımızda, başkalarının onayı bir ihtiyaç değil yalnızca bir yankı olur.
Yazarlar
GELECEĞİN BUGÜNE KIRILMASI: HEDONİK ARBİTRAJ VE ERKEN TÜKETİLEN HAYATLAR
Finans matematiği bize gelecekteki bir nakit akışının bugünkü değerinin, aradaki zamana ve piyasa şartlarına göre aşınacağını söyler. Gelecekteki bir parayı bugünün parasına tahvil etmek için rasyonel bir “iskonto oranı” kullanırız. Ancak modern insan, bu finansal formülü alıp kendi ömür hikâyesine uygularken yanlış bir mantık hatası yapıyor: Gelecekteki huzurlu günlerini, yaşlılık güvenliğini, mesleki özgürlüğünü ve ruhsal dinginliğini bugünün anlık hazları için iskonto ediyor. Kendi yarınını, bugünün tabiri caizse hesap bilmez birer tüketicisi olarak harcıyor. Karşımıza çıkan bu tablo, davranışsal finansın ve modern sosyolojinin dikkat çekici tartışma alanlarından biridir: Geleceğin bugüne kırılması ve erken tüketilen hayatlar.
Hedonik arbitraj: Risksiz kâr yanılsaması
Finans literatüründe arbitraj, aynı menkul kıymetin veya malın farklı piyasalardaki fiyat boşluklarından yararlanarak, sıfır riskle anında kâr elde etme sanatıdır. Modern dünya insanı ise parayı yönettiğini sanırken, aslında psikolojik bir tuzağın, yani “Hedonik Arbitraj”ın pençesinde kıvranıyor.
Sürekli yükselen fiyatlar, enflasyonist beklentiler ve “yarın nasıl olsa daha pahalı olacak” korkusu, bireyin zihninde rasyonel bir savunma mekanizması gibi duran ama aslında onu çürüten bir felsefe doğurdu: “Bugün tüket, yarın zaten alamayacaksın.” Kişi, gelecekteki belirsizlikten kaçıp bugünün “ucuz” hazzını satın aldığında risksiz bir kâr elde ettiğini, sisteme karşı avantaj sağladığını düşünüyor. Hafta sonu bütçesini aşarak gittiği lüks restoranı, kredi kartının asgarisini ödeyerek çıktığı plansız tatili, cebindeki son nakit akışıyla aldığı teknolojik oyuncağı birer “kazanç” hanesine yazıyor.
Ancak bu bir arbitraj değildir; çünkü finansal piyasalarda arbitrajın maliyeti sıfırken, hedonik arbitrajın maliyeti doğrudan insanın geleceğidir. Bugün piyasa şartlarının arkasına sığınarak hesap etmeden tüketilen her an ve her kuruş, aslında 10-20 yıl sonraki yorgun, yaşlanmış ve sığınacak bir liman arayan kendimizi zor durumda bırakabiliyor. Bugünün anlık haz peşinde koşan aktörü, gelecekteki kendisinin hamisi, koruyucusu olmak yerine; onu negatif etkileyen bir sebep sonuç zinciri haline gelebiliyor.
Yaşam tarzında vade uyuşmazlığı krizleri
Bankacılık sektörünün en büyük kabuslarından biri vade uyuşmazlığıdır. Kısa vadeli mevduatlarla (kaynaklarla), uzun vadeli kredileri (varlıkları) fonlamaya kalkarsanız, ilk likidite krizinde sisteminiz duvara toslar. Modern insanın yaşam tarzı tam olarak bu yapısal krizle maluldür.
Gençlik enerjisi, çalışma azmi, fiziksel sağlık ve zaman; doğası gereği “kısa vadeli ve geçici” kaynaklardır. Bunlar bizim elimizdeki en kıymetli mevduattır. Ancak birey, bu geçici ve hızla eriyen kaynakları, ömür boyu sürecek uzun vadeli borçların, bitmek bilmeyen taksitlerin ve yapısal olarak düşürülemeyen lüks tüketim alışkanlıklarının fonlanmasında harcıyor.
Bireysel vade uyuşmazlığı tablosu
────────────────────────────────────────────────────────
GEÇİCİ KAYNAKLAR (Kısa Vade) │ KALICI YÜKÜMLÜLÜKLER (Uzun Vade)
──────────────────────────── │────────────────────────────
• Gençlik Enerjisi & Sağlık │ • Katlanarak Büyüyen Taksitler
• Üretkenlik ve Çalışma Azmi │ • Yapışkan Yaşam Tarzı Maliyeti
• Net ve Özgür Zaman Dilimi │ • Sürekli Statü Kanıtlama Borcu
Yaş 40’a veya 50’ye geldiğinde, o kısa vadeli kaynak (gençlik ve yüksek çalışma temposu) doğallığıyla tükendiğinde, geriye fonlanması giderek zorlaşan, katılaşmış bir “yaşam tarzı maliyeti” kalıyor. Finansal krizlerde şirketlerin düştüğü “likidite sıkışıklığı”, insanda tükenmişlik hissi ve derin bir varoluşsal kriz olarak tezahür edebiliyor. Zamanında geleceğe yatırım yapmak yerine, geleceği bugüne kıranlar; vadeleri dolduğunda hayatın tahsilat dairesiyle tek başına yüzleşmek zorunda kalıyorlar.
Carpe Diem deformasyonu ve iskonto oranının suistimali
Yüzyıllardır insanlığa rehberlik eden “Carpe Diem” (Günü Yakala) felsefesi, günümüzde öyle bir deformasyona uğratıldı ki, artık bir yaşam bilgeliğinden ziyade bir “pazarlama sloganı” haline geldi. Bize sunulan popüler kültür anlatısı, anı yaşamayı felsefi bir derinlikle değil, kredi kartını pos cihazından geçirme hızıyla ölçüyor.
Bu durum psikolojik iskonto oranımızın rasyonel sınırların dışına çıkmasına neden oluyor. Yarın sarsılmaz bir ekonomik güce sahip olmanın değeri, bugün elit bir mekanda içilecek kahvenin veya sosyal medyada sergilenecek bir kıyafetin anlık dopamin salgısının gerisinde kalıyor. Gelecek, bugünün iştahlı ve sabırsız nefsi tarafından adeta bir açık artırmada ucuza kapatılıyor, haraç mezat satılıyor.
Oysa gerçek finansal güç ve sarsılmazlık, bugünün anlık kârlarıyla ya da ne kadar hızlı harcayabildiğinizle ölçülmez. Gerçek gücü açıklamak için kullanılabilecek finansal benzetmelerden biri Net Aktif Değer kavramıdır; yani üzerinizdeki tüm yükümlülükleri, tüm görünmez prangaları ve borçları çıkarttığınızda elinizde kalan saf, dokunulmaz özkaynaktır. Hayatın net aktif değeri ise, kimseye minnet etmeme lüksünüz, sevmediğiniz bir duruma “hayır” diyebilme özgürlüğünüz ve kriz anlarında sığınabileceğiniz o huzurlu, borçsuz alanınızdır.
Sonuç: Hayat portföyünü yeniden dengelemek
Bir portföy yöneticisi piyasadaki risklere göre varlık dağılımını nasıl yeniden dengeliyorsa, insanın da hayat portföyünü masaya yatırması gerekiyor. Sürekli “bugün” ağırlıklı, yüksek riskli ve geleceği sömüren bir portföy yapısı, sürdürülebilir değildir.
Hedonik arbitraj peşinde koşarken risksiz kâr ettiğini sananlar, aslında en büyük riski alanlardır; çünkü zamanın ve ömrün telafisi, finansal zararların telafisi gibi mümkün değildir. Bugün geleceğimizden harcayarak yaptığımız her fuzuli harcama, yarın aynaya baktığımızda yüzleşeceğiniz o yaşlı ve yorgun insana haksız birer borç senedi imzalatmaktır.
Çözüm; hayatı tamamen bir kıtlık psikolojisiyle, hiç yaşamadan geleceğe istiflemek de değildir. Asıl deha, bugünün hak edilmiş hazları ile geleceğin sarsılmaz kalesi arasında dengeli, rasyonel ve dürüst bir köprü kurabilmektir. Piyasanın ve popüler kültürün dayattığı o yüksek “iskonto oranlarını” reddedin. Bırakın başkaları bugünün sahte arbitraj fırsatlarıyla övünsün; siz yarınınızı bugünden inşa eden, kendi hayatının sarsılmaz ve bağımsız fon yöneticisi olun. Günün sonunda, o alkışlar ve anlık hazlar bittiğinde, size kalan tek şey bugünden geleceğe miras bıraktığınız o huzurlu ve özgür zemin olacaktır.
Sonuç olarak belirtmek isterim ki bu yazı bir finansal tavsiye niteliği taşımamaktadır. Burada ortaya konulan görüşler, bireysel davranışlarımızın, zaman tercihlerimizin ve tüketim alışkanlıklarımızın uzun vadeli sonuçları üzerine düşünsel bir değerlendirmeden ibarettir.
Yazarlar
HEYBENİN EN AĞIR YÜKÜ: SALİM KOCABA’NIN GEÇ KALAN AYNASI
Şenay Kahraman
Geçen hafta “Vira Bismillah” diyerek çıktığımız bu uzun soluklu yolculukta, nesiller boyu aktarılan tramva yolculuğunun ilk durağından yaşanmışlıklarla örülü ağın ilk hikayesinden serüvene başlıyoruz. Okumaya hazırsanız arkanıza yaslanın çünkü bu yolculuk biraz sarsıcı olabilir. 1900 lü yılların başında geçen Deliorman coğrafyasından, insan kalbinin hem en cömert hem de en kırılgan yanını yüzümüze bir tokat gibi çarpan, yaşanmış bir hayat hikayesinin tanığı olacaksınız. Bu; malın mülkün değil, asıl zenginliğin “vefa” olduğunu anlatan Salim Kocaba’nın hikayesidir.
Salim Kocaba, Deliorman’ın uçsuz bucaksız topraklarına sahip, herkesin gıptayla baktığı bir toprak zenginiydi. Hayat ona cömert davranmıştı ama bir gün en büyük dayanağını, eşini elinden alınca beş çocuğuyla (dört kız, bir oğlan) bir başına kalakaldı. Eskilerin deyimiyle “Ana gidince baba enişte olur ya da ana gidince çocuklar çil yavrusu gibi dağılır” deyimlerinin boşuna söylenmediğini Salim Kocaba bize en ağır şekilde öğretecek bu hikayede. Anneannem hep derdi bu laflar boşuna söylenmemiş hepsinin var bir yaşanmışlığı diye. Herkes kendi acısının filozofu olmuşçasına yürekten dile dökülen bu sözlerin bir de şu yönü vardı “Sap döner keser döner gün gelir hesap döner.” İşte bu sözün de boşa söylenmediğini yine bu hikayede bulacağız. Sigmun Freud yıllar önce sanki bu hikayeden ilham alarak “Tramvanın zorlantısı kuramını” ortaya atmıştı. Bu kuramın bize bireylerin yaşadıkları olayları nasıl kendinden sonraki nesillere aktarıldığının en çarpıcı örneği olacağını ne Salim Kocaba ne de çocukları henüz bilmiyordu. Şimdi hikayemize geri dönelim ve görelim tramva nasıl bir tohum gibi ruhumuza ekilip filizlenip boy vererek içimizde büyümeye devam ediyor.
Evin direği yıkılınca, çocuklarına bir anne, evine bir düzen olsun diye yeniden evlendi Salim Kocaba. Evlendi evlenmesine de bilmiyordu ki, o eve getirdiği yeni nefes, kendi canından olan evlatlarının yuvasını dağıtarak, nesiller boyu aktarılan tramvanın fitilini ateşleyip, onların hayatını tarumar edecekti.
Üvey anne çıkmazı ve fırındaki ilk karşılaşma
Yeni eş, Salim Kocaba’nın çocuklarını istemedi. O koca topraklara, o geniş eve Salim’in kızları ve tek oğlu sığamadı. Salim Kocaba, eşiyle evlatları arasında sıkışıp kaldı ve ne yazık ki o dönem çaresizlikten mi, yoksa basiretsizlikten mi bilinmez, dört evladını akrabalarının yanına gönderdi. Çocuklar, kendi babalarının varlığı içinde öksüz ve yetim büyüdüler. Deyim yerindeyse anneleri ölünce çocuklar çil yavrusu gibi dağıldı.
Evlatların içinde sadece Sabiha kalmıştı. Kalmıştı kalmasına ama Sabiha için o ev bir yuva değil, adeta bir hapishanenin küflü duvarlarına dönmüş, ne zaman berat edeceği belli olmayan bir mahkumun sığınağı olmuştu. Üvey annenin olur olmadık nedenlerle kurduğu tuzaklar, Salim Kocaba’nın kulağına fısıldanan yalanlar…
Salim Kocaba, eşinin dolduruşlarına gelip öz kızı Sabiha’yı defalarca acımasızca dövdü. Oysa o meşhur “emici zihinler” o yaşlarda neyi kaydederse, geleceğin aynası o oluyordu. Sabiha o evde korkuyu ve adaletsizliği kadınların her durumda haksızlığa boyun eğmeyi gerektiğini öğrenirken; babası ise bir kadının sözleriyle kendi canından olan kızının hak etmediği yükünün vebalini…
Yıllar akıp gitti. Akrabaların yanında büyüyen, en küçük kızından olan torununu, tıpkı bir yabancı gibi köyün fırınında tanıdı Salim Kocaba. Fırıncı dayanamadı Salim Kocaba’nın vicdansızlığına ve yılların sessizliğini bozdu. “Salim tanıdın mı bu kızı?” Her zaman ki umursamazlığı yoktan saymanın artık kendisinde arsızlığa dönüştüğü vurdumduymazlıkla sordu Salim Kocaba “Çıkaramadım kim acaba” diyebildi. Fırıncı belki vicdana gelir de kalbi yumuşar diye bir umutla; “senin torunun” dedi. Ama nerden bilebilirdi ki kalbi mühürlenmiş olan Salim Kocaba’nın bu tanışmanın kalbine tesir etmeyeceğini. Yine bilindik umursamazlığı ile “Aaa maşalah maşallah” diyerek küçük kızın başını yarı okşar yarı panikle sever gibi yapıp, kaçar gibi uzaklaştı Salim Kocaba. O gün dede torunun ilk ve son karşılaşması oldu ama değersizliğin dokunuşu torununda baki kaldı. Kendi evlatlarını uzağa savurmuş bir dedenin, torunuyla bir fırında yabancı gibi tanışması, hayatın ona kestiği ilk sessiz faturaydı.
Vefasızlığın sınır kapısı
Gel zaman git zaman, çocuklar büyüdü. Salim Kocaba yaşlandı, o heybetli gövdesi büküldü. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç dalgası başladığında, Salim Kocaba hayatının en büyük kumarını oynadı. Kendi öz çocuklarına son vefasını gösterme şansını vermişti kader ona ama o yine kendi çocuklarını el üstünde tutmak yerine, elinde avucunda ne varsa, bütün varlığını üvey çocuklarına ve eşine devretti. “Beni yaşlılığımda el üstünde tutarlar” diye düşündü.
Geri sayım başladığında, üvey evlatları ve eşi eşyalarını topladı. Türkiye’ye gitmek için yola çıkarken, arkalarında bir enkaz gibi Salim Kocaba’yı bıraktılar. Onu götürmek istemediler. Her şeyini uğruna feda ettiği o insanlar, sınırı geçerken yaşlı adamı Bulgaristan’da kendi vicdanı ile baş başa bırakıp, arkalarına bile bakmadan kaçar gibi gittiler.
Salim Kocaba’nın o an döktüğü gözyaşları ne de yalvarışları çare olmadı dermanına. Arabanın arkasından can havliyle feryat etti:
“Yalvarırım beni burada bırakmayın! Beni götürün, gerekirse köprüden geçerken denize atın ama burada bırakmayın… Ben her şeyimi size verdim. Bu halimle kendi öz çocuklarımın yüzüne nasıl bakarım? Ne olur bırakmayın…”
Ama nafile…
Arabanın tekerlekleri döndü, toz bulutu havaya karıştı ve Salim Kocaba’yı kendi vicdan azabıyla baş başa bırakıp gittiler.
İncinen yerden sarılmak istenen yaralar
Peki sonra ne mi oldu? Hani o olur olmadık nedenlerle dayak yiyen Sabiha vardı ya…
Hani o evden uzaklaştırılan diğer üç kız ve bir oğlan…
İşte o öz evlatlar, babalarının kendilerine yaşattığı tüm acılara, o kırık çocukluk hatıralarına rağmen arkalarını dönmediler babalarına sahip çıktılar.
Neden mi; “Çocuklar incindikleri yerden onarılmak ister” diye. Çocuklar anneleri onlara kızsalar hatta dövseler bile ağlarken anne diye ağlayıp onlara sarılmak istemelerinin nedeni de tam olarak bu. İncindiği yerden onarılmak. Tıpkı Salim Kocaba’nın çocukları gibi. Babalarına nefretle değil, şefkatle sarıldılar. İncindikleri yerden onarılmak babalarının son zamanlarında açtığı yaraları onarabilmek adına. Salim Kocaba, her şeyini verdiği üvey çocukları tarafından terk edilirken; hiçbir şey vermediği, hatta çocukluklarını ellerinden aldığı öz evlatlarının dizinin dibinde son günlerini yaşadı. Onlar babalarına baktılar, onu yalnız bırakmadılar ama o yaralı ruhları iyileşemedi. Geçmişin yarasını sarmak o kadar kolay olmadı.
Görünmez miras: Nesiller boyu taşınan kambur
Salim Kocaba’nın bu sarsıcı hikayesi, Deliorman’ın tozlu yollarında kalmış eski bir anıdan çok daha fazlasıdır. Bu hikaye, aslında her birimizin hayatında var olan, o nesiller boyu aktarılan “görünmez bağların” ve travmaların en somut aynasıdır.
Pedagojide ve psikolojide sıkça gördüğümüz çok ağır bir gerçek vardır: Anne babanın ruhunda açılan ve iyileşmeyen her yara, bir sonraki nesle aktarılır. Salim Kocaba’nın çocuklarına yaşattığı o terk edilmişlik, adaletsizlik ve sevgisizlik hissi, aslında o çocukların ruhuna ekilen karanlık birer tohumdur. Bu travma zincirinin ilk halkası böylece oluştu. Bireylerin kendi çocukluklarında yaşadıkları olayları kendi evlatlarına aynı öfkeyle, aynı sertlikle yaklaşma olasılığı çok yüksektir. Çünkü insan, çocukken kalbine hangi duygu yüklenmişse, büyüdüğünde etrafına onu yansıtmaya meyillidir.
O öz evlatlar, maruz kaldıkları o ağır travmayı bir intikam mekanizmasına dönüştürmediler. Babalarını cezalandırmak yerine, ona şefkatle sarılarak aslında kendi içlerindeki o yaralı çocuğu onarmak istediler ama nafile. Travmanın o karanlık ve yıkıcı bağını, kendi iradeleri ve vefalarıyla yıkmak o kadar kolay olmayacaktı. Nesiller boyu bir kambur gibi aktarılan o “terk edilme” acısını, kendi adaletleriyle bir şifa hikâyesine dönüştürme çabaları anlamsız kaldı.
Sevgili okurlar; dünya malı dünyada kalıyor ama insanın insana ettiği ne vefa ne de vefasızlık unutulmuyor. Bizler geçmişin yüklerini, ailemizden devraldığımız o görünmez travmaları fark edip, onları onarmadığımız sürece nesilden nesile aktarıyoruz. İşte bu hikayede bunu somut olarak göreceğiz. Bakalım haftaya Sabiha’nın hikayesiyle bu travma nasıl vuku bulmuş, Sabiha nasıl bir hikayenin kahramanı olmuş hep birlikte göreceğiz. Kısmetimizde vefalı yüreklerle karşılaşmak, geçmişin yaralarını sevgiyle sarabilmek olsun.
Haftaya Sabiha’nın hikayesinde, buluşmak üzere, hoşçakalın.
Yazarlar
GÖNÜL İNSANI OLMAK
Gönül kelimesi kültürümüzde çok derin izler bırakmıştır. Gönül insanı, mantık ve çıkardan ziyade sevgi, şefkat, hoşgörü ve merhamet gibi duygularla hareket eden kişidir.
Dilimizde gönül bağı, gönül Birliği, gönül alma, gönül verme, gönül hırsızı, gönlü bol, gönüllü, gönül eri, gönül gezdirmek gibi birçok deyimler vardır.
Gönül insanı Ahlaklı bir insandır. Merhametli bir insandır. Kul hakkına riayet eden bir insandır.
Emin, güvenilir. elinden ve dilinden başkasının zarar görmediği insandır.
Eliyle diliyle bir başkasını rencide etmeyen, incitmeyen insandır.
Gönül insanın kıblesidir. Hiç kimsenin kalbini kırmayın, incitmeyin. Çünkü müminin kalbi Allah evidir. Gönül insanı yaratılmışları yaratandan ötürü sever. Gönül insanı kötülüğe daima iyilikle karşılık verir. Gönül insanı karakter sahibidir. Kendisine her konuda güvenilir. Karşındakini anlayan bir insandır. Gönül insanının gönül kapısı, sofrası herkese açıktır.
İnsanların acılarını, sevinçlerini paylaşır iyi ve kötü günde insanların daima yanlarında olur. Gönül insanı herkesle iyi geçinir, insanlarda kusur aramaz, hatalarından dolayı kimseyi azarlamaz ve ayıp aramaz
Gönül insanı fedakârdır, kendisinden çok başkaları için yaşar. Gönül insanı her işini Allah rızası için yapar. Hizmetten hizmete koşar. Allah ile olunca ömür de hoştur ölüm de hoştur. Gönül ellerini üzerinde Türk milleti yükselmiştir.
Anadolu sultanları dediğimiz Yunus Emre, Mevlana, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli gönül erleridir. Çünkü onlar Allah aşkı, Peygamber sevgisi ile yaşamışlar ve insanlara aşılamaya çalışmışlardır. Gönül insanı vefakârdır, özverilidir. Gönül insanı kendini ve yaptıklarını hesaba çeker. Yaptığı her işi en güzel şekilde yapmaya çalışır.
Gönüllü kuruluşlara gidip biraz gönül ile bakarsanız görürsünüz ki gönüllüler hayatlarının her anında gerçek paylaşmayı yardımlaşmayı severler ve gerçek dostturlar.
Yunus Emre ne güzel söylemiş: Dostun evi gönüllerdir. Gönüller yapmaya geldim.
Gönlü güzel insanların gönlünde olmak ne güzel!
-
Bursa Bölge7 yıl agoKaracabey’de cinayet: 1 ölü
-
Genel3 yıl agoKARACABEYLİ DUAYEN SANATÇI SEVENLERİNİ ÜZDÜ
-
Genel1 yıl agoKARACABEY BELEDİYESİ’NDE GÖREV DEĞİŞİKLİKLERİ
-
Bursa Bölge7 yıl agoRABBİMİZ BİZDEN NELER İSTİYOR
-
Güncel2 yıl agoİYİ VE KÖTÜ AHLAK
-
Güncel7 yıl agoARAPÇA’DA “VAV” HARFİ
-
Güncel4 yıl agoHAKİM VE SAVCILARA ANLAMLI VEDA
-
Ekonomi6 yıl agoSütaş’tan “Tereyağı” açıklaması




Warning: Undefined variable $user_ID in /home/u2093656/public_html/wp-content/themes/zox-news/comments.php on line 49
You must be logged in to post a comment Login